PARLAK TASARIM
 PARLAK TASARIM
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam14
Toplam Ziyaret210570
EĞİTİCİ BİLGİLER

HİKAYELER,ŞİİRLER VE ÖZLÜ SÖZLER

ADİL PAYLAŞTIRMA 

        Aslan, kurt ve tilki arkadaş olup avlanmaya çıkıkmışlar. Günün sonunda, bir öküz, bir keçi ve bir de tavşan avlayan kafadarlar avlarını bir mağaraya getirmişler. Aslan kurda dönerek; “hadi bakalım!” demiş. “Şu hayvanları paylaştır da karnımızı doyuralım.”

        Kurt ezile büzüle; “Ey büyük sultanım!” demiş. “Şu öküzü siz buyurun, keçi benim, tavşan da tilki kardeşin olsun.” Aslan birdin çok kızmış ve “Bire küstah”  demiş. “sen kim oluyorsun?  Ben varken sana yap etmek düşer mi?” sonra da, bir pençe darbesiyle kurdu yere sermiş. Bu kez tilkiye dönüp; “Öyle aval aval bakma da paylaştır şu avları bakalım.” Demiş. Tilki; “Haşmetli sultanım!” diye başlamış söze. “Pay etmek haddim değil ama madem emir buyurdunuz söyleyeyim. Tavşan sabah kahvaltınız, öküz öğlen yemeğiniz olur. Keçiyi de akşam yersiniz.

        Aslan bu paylaştırmadan çok haşlanmış ve tilkiye, bu kadar adil bir paylaştırmasını nereden öğrendiğini sormuş. Tilki de; “Yüce efendim!” demiş. “ Şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim.”

 

Not: Bu  paylaştırma ne kadar doğrudur?

        Siz olsanız aslanın yerinde ne yapasınız?

        Paylaşmada esas alınacak kurallar nelerdir?

 

AĞAÇ DİKEN İHTİYAR

        Ağaç dikmekle meşgul yaşlı birisini gören padişah. Hoşbeşten sonra sormuş. “Büyük bir ihtimalle diktiğin ağaçların meyvesini yiyemeyeceksin ne diye uğraşıyorsun?”

        Yaşlı adam; “Oğul” demiş. “Bizden evvelkilerin ağaçların meyvelerini biz yedik bizim diktiklerimizin meyvesini bizden sonrakiler yesinler diye uğraşıyorum.”

        Bu cevap padişahın çok hoşuna gitmiş ve çıkarıp bir kese altın vermiş. İhtiyar; “Allah’a hamd ederim ki başkalarının diktiği fidanlar seneler sonra meyve verirken benim diktiklerim daha dikerken meyveye durdular. Diyerek cömert yabancıya teşekkür etmiş.

        Bu cevapta padişahın hoşuna gitmiş ve çıkarıp yaşlı adama bir kese altın daha vermiş. Aksakallı ihtiyar; “Allah’ıma şükürler olsun ki başkalarının diktiği fidanlar senede bir kez meyve verdiği halde benim diktiklerimi iki defa meyve verdiler.”

        Padişah ihtiyarın bu cevabına da hayran kalmış ve çıkardığı bir kese altını verdikten sonra yanındaki zata dönüp burada daha fazla durmayalım, yoksa bu ihtiyar bizde para bırakmayacak.

 

ORMANCILAR

 

Ağaçların kökleri

Kardeş gibi toprakla

Senin bizce farkın yok

Dalgalanan bayrakla.

 

Ormancıyız, keseriz

Seni kesen her eli

Vatanını sevenler

Ormanı da sevmeli.

 

Seni candan sevmeyen

Duygusuzlar utansın

Toprak eğer vatansa

Sen de bize vatansın.

 

AĞAÇ SEVGİSİ

 

Kucak açarşın herkese

Bu dost, şu düşman demeden

İyilik yaparsın herkese

Bir karşılık beklemeden

 

Güzel yurdumun süsüsün

Bulutlara dal uzatan

Kırın, yeşil örtüsüsün

Gölge veren, dal uzatan,

 

 

Ne kadar çok çeşidin var

Elma, armut, meşe, kavak

Tatsız geçer sensiz bahar

Sensiz toprak olur kurak.

 

 

AĞAÇLAR VE ÇOCUKLAR

 

Kış gelince çocuklar

Paltolarımızı

Çizmelerimizi giyeriz

 

Yaz gelince de soyunuruz

Tüm bunlardan

 

Peki neden

Ağaçlar

Kış gelince soyunurlar da

Yaz gelince kış gelmiş gibi

Yapraklara örtünüyorlar

 

 

CEVİZ AĞACI

 

(Çocuk, elleri ceplerinde cevizleri şakırdatarak girer.)

ÇOCUK : (Mutlu bir ifadeyle)Bugün içinizdeki en mutlu çocuk benim. Çünkü bugün doğum günüm… Yalnız benim değil, ağacımın da doğum günü… Ne o? Şaşırdınız mı? Ne yani, ağaçların doğum günü olamaz ma? Olur, olur. Bal gibi olur!

İsterseniz baştan anlatayım. Öğretmenimiz beni çağırdı. Orman Haftası ile ilgili ne yapabilirsin diye sordu. Ben şaşırdım tabii. Anneme, babama sordum. Şiir oku dediler. Sonra dedem geldi aklıma. Onun benim için diktiği ceviz ağacını hatırladım. Bununla ilgili bir şeyler anlatmak hoş olur diye düşündüm. İşte, anlatıyorum…Efendim, ben doğunca dedem de çok sevinmiş. Küçük bahçesine bir ceviz ağacı dikmiş. Çünkü bahçesinde elma var, armut var, erik, incir ne ararsanız var. Sadece ceviz ağacı yok. O da benim için ceviz ağacını uygun görmüş… Geçen yaz dedemin köyüne gitmiştik. Ağacım ne kadar da büyümüş! Tatil boyunca ona su verdim. Gölgesinde oynadım. Dallarına konan kuşların türküsünü dinledim.

Birkaç gün önce dedem geldi. Gelirken bana ceviz de getirmiş. (Cevizleri gösterir.) Nereden mi ? Benim ağacımdan… Fazla değil ama olsun .. İsterdim ki her çocuğun meyve ağacı olsun. Çocuklar ağacı, ormanı daha çok sevsin. (Cevizleri önde oturanlara dağıtır. Seyircileri selamlayarak çıkar.)

 

DOĞANIN ÖFKESİ

 

Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar bir köyü varmış. Dağın tepesindeki evinde, yeşillikler ve kuş sesleri içinde mutlu yaşayıp gidermiş.

Bir yaz günüymüş. Köylü, işlerini bitirip, bir ağacın altına oturmuş. Ta aşağıdaki ekili, yemyeşil tarlalara bakıp içini çekmiş : “ Benim de böyle bir tarlam olsa, eker biçerdim. Para kazanır, daha mutlu yaşardım” diye düşünmüş. Hep bu düşünceyle yatıp kalkmaya başlamış… Bir gün kararını vermiş. Ormandaki ağaçları kesip, tarla açmış. Toprağı sürdükten sonra buğday ekmiş.

İlk yıl ovadaki kadar olmasa da iyi ürün almış. Sonraları verim düşmüş. Ağaç, ağacın kökleri tutmazsa yamaç yerde toprak durur mu? Yağmur suları alıp götürmeye başlamış toprağı. Alt taraftan kayalar görünür olmuş. Köylü , yine de toprağı ekip biçmeyi sürdürmüş.

Sıcak mı sıcak bir yaz günüymüş. Köylü, ekini (buğdayı) kesip toplamış. Dövenle dövmüş. Taneleri saplardan temizlemek için savurması gerek. Rüzgar olmayınca ne yapsın? Dua etmiş Tanrı’ ya.

Çok geçmemiş, öyle bir rüzgar çıkmış ki, her şeyi savurup atmış. Ayakta zor duran köylü, kızıp köpürmüş :         “ Buğdayımı mahvettin! Tüh sana! ” demiş, tükürmüş rüzgara. Rüzgar da, bir üflemiş : tükürük gerisin geri,         “ Şap!”  diye köylünün yüzüne çarpmış.

Çaresiz kalan köylü, oracığa çöküp ağlamaya başlamış. Islak yüzünü rüzgara dönerek : “ Sana tüküreceğime, kendi yüzüme tükürmeliymişim. Bunu sen hatırlattın bana. Ama göre bak, kestiğim her ağacın yerine bir fidan dikeceğim. Burayı yine cennet yapacağım.” demiş.

Köylü, biriktirebildiği parayla fidanlar alıp dikmiş. Ne yazık ki, fidanların büyüyüp, kocaman ağaç olduklarını görememiş. O ormanda çocukları yaşıyormuş şimdi.

 

İYİLEŞMEK

Pencereleri açtım

Güneş dolsun içeri

Şapkası kuşku ağaç

Gülümse mavi mavi

 

Yola kaçan top sarı

Unutma kuralları

Bakarsın gerçek olmuş

Çocukluk rüyaları

 

Kara geceden beri

Pespembe düşlerim var

Kuşlar bekleyin beni

Sizinle yarışım

 

AĞAÇLARIN TOPLANTISI

         Meraklı Ayşe, arkadaşı sincaptan bugün ağaçların çok önemli bir toplantı yapacaklarını duymuştu. Ağaçlardan izin alarak toplantıyı katılmak istediğini söyledi.

         Toplantıyı büyük çınar ağacı başlatmıştı.

-         arkadaşlar! Bugün burada ağaçların karşılaştıkları sıkıntıları dinlemek üzere toplanmış bulunuyoruz. Hepiniz hoş geldiniz, dedi.

Daha sonra çam ağacı söz aldı.

-         Geçen hafta pikniğe gelenler piknik ateşini söndürmeden gidince neredeyse kül oluyorduk. Fil ve arkadaşları yangını büyümeden söndürdüler. Böylelikle büyük bir felaketi de önlemiş oldular.

Elma, armut, kayısı, şeftali ve birçok meyve ağacını temsilen kiraz ağacı konuşmaya başladı.

-         Bizler hayvanlara, insanlara faydalı olalım diye bol bol meyve veriyoruz. Ama bazı çocuklar meyveleri yemiyor, çürütüp çöpe atıyor. Çocukların bol bol meyve yemesi gerekiyor. Bizler bu duruma çok üzülüyoruz, dedi.

Söğüt ağacına sıra gelmişti.

-         Ormandaki bazı hayvanlar ve yaramaz çocuklar dallarımızı kopartıyor, bize:

-         Ormandaki bazı hayvanlar ve yaramaz çocuklar dallarımızı kopartıyor, bize zarar veriyorlar, dedi.

Ayşe bir köşede kızararak ağaçları dinliyordu. Sıkıntıdan ter içinde kalmıştı.

Palamut ağacı:

-                    Arkadaşlar biliyoruz ki ağaçtan yapılan masa, sandalye, dolap, oyuncaklar ve -

Çınar ağacı tekrar söze başladı:

-                     arkadaşlar! Hepiniz haklısınız. Ayrıca biz ağaçların canlılara sayılamayacak kadar çok yararları vardı. Havayı temizliyor, güçlü köklerimizle toprağı sıkıca tutuyoruz.      Toprak kayması ve sel baskınlarını da önlüyoruz. Birçok hayvan da ormanda yaşıyor. Onlara ev sahipliği yapıyoruz, diyerek sözlerine devam ediyordu.

Ayşe toplantının sonuna kadar kalmak istiyordu ama hava kararmaya başlamıştı. Eve gitmek için izin alarak toplantıdan ayrıldı.

Ertesi gün okula giden Ayşe , toplantıda duyduklarını, ağaçların yararlarını arkadaşlarına tek tek anlattı. Öğretmeni de Ayşe’ye teşekkür etti.

Öğrenciler ve öğretmenleri doğayı ve yaşadıkları çevreyi temiz tutmaya ve korumaya söz verdiler. Bütün kasabada ağaç dikme kampanyası başlattılar. Ayşe, arkadaşları ve ağaçlar artık çok mutluydu.

 

 

 

 YARDIMSEVER ÖMER

         Güzel ve güneşli bir güdü. Ömer ve annesi küçük kardeşlerini teyzelerine bırakarak alış verişe çıktılar.

         Önce kasaptan tavuk eti ve ciğer aldılar. Parasını ödeyerek kasaptan ayrıldılar. Pazara gitmek için caddeden karşıya geçmeleri gerekiyordu. Trafik polisi düdüğünü çalarak araçları durdurdu. Yayalar karşıdan karşıya geçtiler.

         Caddeyi geçtikten sonra Pazar yerine geldiler. Pazarda her türlü sevme ve meyve vardı. Önce pırasa, havuç, lahana, patates, aldılar. Poşetler ağır olduğu için Ömer de annesine yardım ediyordu.

         Meyve almak için pazarın içine doğru yürümeye başladılar. Hava çok sıcaktı, Pazar da çok kalabalıktı.

         Birden; “İmdat cüzdanımı çaldılar, yakalayın!” diye bir ses duyuldu. Hırsız adam cüzdanı çalmış kaçıyor, polis de kovalıyordu. Ömer ve annesi de olay yerine geldiler. Bir de ne görsünler komşuları yaşlı Hasan dede yerde baygın yatıyor. Zavallı yaşlı Hasan dede cüzdanı çalınınca korkudan ve sıcaktan bayılmış.

         Ambulansa heber verildi.l az sonra ambulans geldi. Ömer, annesi vee yaşlı Hasan dede ambulansa binerek hastaneye gittiler. Doktor,  Hasan dedeyi muayene etti ve hemşireye serum takmasını söyledi. Yaşlı Hasan dede 4-5 saat sonra kendine gelebildi.

         Ömer ve annesi yaşlı Hasan dedeyi bir taksiye bindirerek evine götürdüler. Olayı duyan komşuları, yaşlı Hasan dedeyi ziyarete geldiler. Birden kapı çalındı. Gelen polisti, hırsız yakalanıp hapishaneye atılmıştı. Cüzdanı getirip Hasan dedeye teslim etti. Yaşlı dede:

-         Teşekkür ederim, dedi.

Ömer ve annesi de Hasan dedeye: Geçmiş olsun! Diyerek oradan ayrıldılar. Teyzesinden kardeşini alarak eve geldiler. Ömer, akşam olanları babasına, olanları bir bir anlattı. Babası:

- Yavrum başkasına ait olan hiçbir şey alınmaz. Hırsızlık çok kötü bir davranıştır. Yaşlı Hasan dedenin başına da kötü şeyler gelebilirdi. Annenle ve seninle komşumuz Hasan dedeye yardım ettiğiniz için gurur duyuyorum, diyerek onlara sarıldı.

 

AKBABA VE ÇAYLAK

         Akbaba ile çaylak, güneşli bir yaz günü, beraberce uçuşa çıkmışlar.

         Hava berrak, her taraf yeşilliklerle kaplıydı. Etrafı seyrede seyrede yükseldiler. Yükseldikçe içlerindeki uçma isteği artıyordu.

         Artık bir hayli yüksekteydiler.

Akbaba  çaylağa dedi ki:

-         Uağı benden daha fazla gören bir kuş veya bir insan olduğunu zannetmiyorum.

Çaylak, akbabanın bu sözlerinde biraz övünme kokusu aldı.

-         bu bir iddiadır. İddiayı ortaya atmak kolaydır. Fakat ispatı gerekir. Haydi bakalım, şu ovanın etrafında neler görüyorsun? Bana söyle.

Akbaba, çaylağın inanmamış görünmesine biraz içerledi: “Ona gördüklerimden öyle bir şey söyleyeyim ki, benim gözlerimin ne keskin olduğunu anlasın.” Diye düşündü.

         Akbaba:

 Eğer sözüme inanırsan, ovanın şu tarafındaki ağaçların yanında bir tanecik buğday görüyorum, dedi.

Bunu söyledikten sonra gururla çaylağa baktı. Akbabanın bu sözü ne çaylak şaşırdı. Fakat soğukkanlılığını elden bırakmadı:

-                    Pekala! Haydi öyleyse, inelim bakalım! Sözün doğru mudur? Gerçekten orada bir buğday tanesi var mıdır?

Birlikte, hızla aşağıya doğru süzüldüler.

Akbaba gördüğü buğday tanesinden gözünü ayırmıyor, ona yaklaştıkça heyecanlanıyordu.

Çaylak, hemen o yakınlardaki ağaca kondu. Akbaba, buğday tanesine doğru uçtu.

Fakat ne yazık ki o bir tuzağın buğdayıydı.

Akbaba, buğdayı alayım derken tuzağa yakalandı.

Zavallı akbaba, bir buğday tanesi için tuzağa esir olacağını bilemedi.

Düşünmedi ki her sedef, içinde inci taşımaz. Her tuzağa esir olacağını bilemedi.

Akbabanın tuzağa tutulduğunu gören aylak ona seslenerek:

- Arkadaş, tuzağı göremedikten sonra, taneyi görmüşsün bundan ne çıkar?…. dedi.

 

KÜÇÜK KIRMIZI BALIK

         Eskiden, çeşik çeşit balıkların yaşadığı kocaman bir deniz varmış. Bu denizde Küçük Kırmızı Balık da yaşarmış.

         Küçük Kırmızı Balık çok alımlı, çok güzelmiş. Görenler oına hayran olurmuş. Kırmızı pulları, güneş ışığında pırıl pırıl parlıyormuş. Kara gözlü bir balıkmış. Yüzgeci, beyaz bir tülü andırıyormuş.

         Küçük Kırmızı Balık, güzel olmasına güzelmiş ama kimseyi beğenmezmiş. Hiçbir balıkla oynamaz, herkese tepeden bakarmış.

         Aynı yaşta olan diğer küçük balıklar, onunla oynamak istermiş. ;O ise ince, tatlı sesiyle:

-         Ben güzelim. Sizin gibi çirkin balıklarla arkadaşlık edemem. Oyun oynamak istemem, dermiş. Sonra da yavaşça kendini sulara bırakır, süzüle süzüle uzaklaşırmış.

Güneşli bir yaz sabahı, yüzgeçlerini yelpaze gibi sallayarak uyanmış. Sabah kahvaltısını yapıp hemen gezintiye çıkmış.

Bir deniz yıldızı ona hayran hayran bakmış. Biraz ötede bir deniz kestanesi:

-         Merhaba. Demiş.

Küçük Kırmızı Balık şöyle bir bakmış. Sonra da kendini beğenmiş tavrıyla oradan uzaklaşmış. Suların serinliği çok hoşuna gitmiş. Ne kadar uzaklaştığını bile anlayamamış. Birden kocaman bir balık görmüş. Kocaman balık, iri dişlerini göstererek Küçük Kırmızı Balık’a yaklaşmış. O da ne yapacağını şaşırmış.  Kaçması imkansızmış. Olanca kuvvetiyle bağırmaya başlamış. Öylesine bağırmış ki sesini kısa zamanda bütün balıklar duymuşlar. Hemen Kırmızı Balık’ın yardımına koşmuşlar.

Bu sırada kocaman balık iyice yaklaşmış, ağzını açmış. Küçük Kırmızı Balık7ı yiyeceği sırada neye uğradığını anlayamamış.

Yardıma gelen balıklar, kocaman balığın kuyruğunu, yüzgeçlerinin, sırtını ısırmaya başlamışlar. Kocaman balığın canı çok yanmış. Kurtuluşu kaçmakta bulmuş.

Küçük Kırmızı Balık, kurtulduğu için çok sevinmiş. Arkadaşlarından da özür dilemiş.Dış güzelliğin değil, huy güzelliğinin  gerçek güzellik olduğunu anlamış.

-Beni bağışlayın. Bir daha sizi üzmeyeceğim. Hatamı anladım. Kendini beğenmek, iyi bir davranış değil, demiş.

Defalarca özür dilemiş.

O günden sonra bütün balıklar, Küçük Kırmızı Balık’ı daha çok sevmişler. Artık balıklar huzur içinde yaşamaya başlamışlar.

 

ALİŞ ÇOBAN

  Aliş Çoban, yetim bir çocuktu. İşi, yürekli bir yakınının sürülerini otlatmaktı. Bir gün kendisine hızla yaklaşan bir atlı gördü. İri yarı, pala bıyıklı bir adamdı. Aliş Çoban’ın yanına varınca, atını durdurup seslendi:

-        Hey çocuk, dedi. Zengin olmak ister misin?

Aliş, bu beklenmedik soru karşısında biraz şaşırmıştı. Gülümseyerek cevap verdi:

-        Zengin olamayı kim istemez ki. Ama nasıl?

-        Şu koyunları bana sat. Sana binlerce lira veririm.

-  Nasıl olur? dedi Aliş. Bu koyunlar benim değil ki, bunlar bana emanet.

Pala bıyıklı adam bir kahkaha attı.

-        Şu düşündüğün şeye bak, dedi. Sahibi nereden görecek? Paraları alır, ortalıktan kaybolursun.

-  Hayır diye başını salladı Aliş Çoban. Ben emanete hıyanetlik edemem. Sahibi görmese bile, Allah görmüyor mu? Hadi git başımdan.

O anda, beklenmedik bir şey oldu. Pala bıyıklı adam, attan inip Aliş’i kucaklayıp öptü.

- Aferin sana Aliş, dedi. Sen artık benim çobanım değil, oğlumsun. Sonra da Aliş’in meraklı bakışları altında, takmış olduğu takma bıyığını çıkartıp attı.

Meğer bu garip adam, Aliş’in dürüstlüğünü sınamaya gelen sürülerin sahibi değilmiymiş!

 

ANDROKLE VE ASLAN 

         Bir zamanlar zalim bir adamın Androkle diye bir kölesi vardı. Androktle bir fırsatını bularak  yanından kaçtı. Ormana sığındı. Ne yapacağını bilemez bir halde ağaçlar arasında dolaşırken önüne bir aslan çıktı. Önce hemen kaçmayı düşündü ise de aslanın ağlıyormuş gibi ses çıkardığını inlediğini gördü.

         Androkle hayvanın yanına yaklaşınca aslan pençesini uzattı. Hayvanın pençesi kan içinde idi. Büyük bir diken etine girmiş yarmıştı. Androkle hemen dikeni çıkardı ve gömleğinden yırttığı bir parça bezle de hayvanın yarasını sardı. Aslan Androkle’ye ne kadar minnettar kaldığını göstermek istercesine sarıldı ve bir köpek gibi eline yaladı. Daha sonra da Androkle’yi kendi inine götürdü. Yarası kısa bir zamanda iyileşen aslan her gün ormana çıkıyor avlanıyor, efendisi Androkle’ye yiyecek egetiriyordu.

         Fakat bir gün beraberce avlandıkları bir sırada avcılar ikisini de yakalayarak bir sirke götürdüler. Aslana bir süre hiç yiyecek verilmeyecek ve ondan sonra da Androkle bu aç hayvanın önüne bırakılacaktı.

         Androkle’nin aslanın önüne çıkarılacağı gün bütün şehir halkı meydanı doldurmuş; imparator ve saray ileri gelenleri ile localarındaki yerlerini almışlardı. Önce kendisine günlerdir yiyecek verilmeyen aslan getirildi. Kafesten çıkarılır çıkarılmaz meydanı dört dönmeye başladı. Parçalayacak birini aradı. Ardından Androkle de getirildi. Ve imparatorun locası önünde zincirleri çözüldü. Aslan kükreyerek kurbanın üzerine yürüdü. Fakat Androkle’nin önüne gelir gelmez onu tanıdı ve herkesin köleyi parçalayacağını sandığı bir sırada kucaklarcasına Androkle’ye sarıldı.

         İmparator böyle bir manzarayı ilk defa görmüştü. Androkle’nin huzuruna getirilmesini emretti ve ona kim olduğunu sordu. Androkle’de başından geçenleri imparatora anlattı. Onun hikayesi imparator ve yanındakilerin derinden etkiledi. İmparator Androkle’yi affederek serbest bıraktı. Aslanın da kendisinin özgür hayatını sürdürmesi için yeniden ormana bırakmasını emretti.

 

PİYES:

HAYVANLARI SEVİYORUM

(Anne, koltuğa oturmuş gazete okumaktadır. Tolga, avuçlarının arasında sıkı sıkı tuttuğu şeyle “fındık faresi” girer)

 TOLGA:

-         Anne, bugün günlerden ne?

ANNE: Perşembe.

TOLGA: Onu sormuyorum.

ANNE: 4 Ekim.

TOLGA: Hayır anne, onu da sormuyorum. Bugün özel bir gün. Ben onu soruyorum.

ANNE: Bu gün hayvanları Koruma Günü’ydü. Sen onuf soruyorksun.

TOLGA: Aferin! Bunu bildin anneciğim. Şimdi de avuçlarımın arasındakini bil bakalım.

ANNE: (Merakla) yaaa, demek avuçlarının arasında bir hayvan var, öyle mi?

TOLGA: Evet, bir lhayvan var.

ANNE: Çok da küçükmüş. Zavallıcık!

TOLGA: Evet, küçük. Fındık kadar bir şey.

ANNE: Ay! Ne duygulu bur çocuksun Tolga. Dremek bugün bir hayvanı koruyorsun?

TOLGA: (Sabırsızca) Evet, anne… hayvanın adını soruyorum!

ANNE: Kedi mi?

TOLGA: Olur mu anne? Koskoca kedi avucuma sığar mı hiç?

ANNE: Ne bileyim yavrum? Belki bir kedi yavrusudur?

TOLGA:(Sert) O da avucuma sığmaz!

ANNE: O kadar küçük demek ki. O zaman olsa olsa fare olur bu.

TOLGA: (Sevinçle zıplar. Avuçlarını açar)  Fare ya! Nasıl da bildrin şıp diye?

ANNE: Ayyy! (Koltuğun üstüne çıkar) Tolga! Çıkar şu hayvanı buradan. Gözüm görmesin!

TOLGA: (Seyircilere bakarak) Şu büyüklarimiz de çok tuhaf! Hayvanları koruyalım derler. Sonra da kaldırıp atmamızı isterler!(Söylene söylene odadan çıkar.)

 

 

GÖÇMEN KUŞLAR

Gittiğiniz hep dizi dizi

Bıraktınız ülkemizi

İlkbaharda gene gelin

Unutmayın sakın bizi

 

Gelmeden kış yağmadan kar

Gidin gidin güzel kuşlar.

Uzak güney illerinede

Bol yiyecek, bol güneş var.

 

Türkülerle gidersiniz

Kim gösterir size yol, iz?

Ürkütmez mi kalbinizi?

Yüce dağlar, çoşkun deniz?

 

Gökte olup sıra sıra

Kayboldunuz ufuktlarda

Göçmen kuşlar, güzel kuşlar

Yine gelin ilkbaharda…

           ZEKİ TUNABOYLU

 

ARININ TÜRKÜSÜ

Ben çalışkan arıyım,

Altın gbi sarıyım.

 

Borumu öttürererek,

Gezerim çiçek çiçek.

 

Her yaprağı yoklarım,

Her goncayı koklarım.

 

Kaçırıp böcekleri,

Emeriml çiçekleri

 

 

Demem bu sarı, bu al,

Her gülden alırım bal.

 

Kim sorsa: “Hani yuvan?”

Derim: “Yuvamdır kovan!”

 

Tuttuğum: iş yoludur,

Kovanım bal doludur!

        CENAP ŞAHABETTİN

 

DOST HAYVANLAR

Ne karıncayı incit

Kardeşim,

Ne serceyi kışıla.

Dostumuz hayvanları

İnsan gibi karşıla

 

İyilik dediğin şey

Kardeşim,

Karşılıksız olmalı.

O kuş gibi yüreğin

Hep sevgiyle dolmalı.

      AZİZ  SİVASLIOĞLU

 

FIKRA:

 

RENGARENKW

Küçük Burcu, annesine sormuş:

-         anne, kelebekler ne yerler?

Annesi yanıt vermiş:

-         Çiçekleri yerler, kızım.

Küçük Burcu:

-         anladım, denmiş. Onun için böyle rengarenk oluyorlar.

 

AKILLI ÇOCUK:

         Annesi kümes önünde duran Sevim’e, sormuş:

-         kızım, ne yapıyorsun?

-         Tavuklara kaynar su veriyorum.

-         Neden?

-         Haşlanmış yumurta yumurtlasınlar diye…

 

BİLMECELER:

1. Dalda durur, elde durmaz    (Kalem)

2. iki çubuk bir makas, hokkabaz mı hokkabaz. (Leylek)

3. Bol emek verir, kendi yemez yedirir. (arı)

4. Ne iliği var ne kemiği, pir dereye pır tepeye.(Kelebek)

5. Karşıdan baktım hiç yok, yanına vardım pek çok. (Karınca)

6. Daldan dala, kırmızı pala (Sincap)

7. Daldan dala atlarım, kuyruğumdan sarkarım. (Maymun)

8. Kafası tarak gibi kuyruğu orak gibi. (Horoz)

9. Ayakları kürekli, ne kadar da yürekli, su da bir gemi. (Ördek)

10 Horul horul uyur, mırıl mırıl konuşur. (Kedi.)

 

ÖZLÜ SÖZLER:

Karıncadan örnek al, yazdan kışa hazırlan. (Türk Atasözü)

Yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi saf olun. (Hz. İsa)

Kuşlar, doğa adlı annenin güzel çalgıcılarıdır. (Gavin Dauglas)

Yılanın öcünü kertenkeleden alma. (Oğuz Kağan)

Sığır otları yer, insanlarda sığırları (Moğol Atasözü)

Arı da yılan da aynı çiçekten yararlanır. (Metastaise)

Hayvanları sevmeyen insanları da sevmez.

 

ASLAN VE ÖKÜZLER

        Günlerdir ağzına bir şey koyamamış aslan, bir çayırda otlayan üç öküz gördü. Öküzlerden birini kendi bulunduğu tarafa doğru çekerek parçalamak istedi ise de başarılı olamadı. Daha sonra, üçüne karşı cepheden hücumu denedi, fakat hemen bir daire halinde savunmaya geçen öküzler karşısında aslan, nasıl saldırırsa saldırsın, öküzlerin boynuzları ile karşılaşıyordu.

        Aslan, bunun üzerine bir plan tasarladı. Öküzlerin, birbirleri aleyhine kötü sözler söylediklerini yaydı. Aralarına fitne soktu. O zamana kadar birbirlerinden ayrılmayan öküzler de, başka yerlerde otlamak için bir anda dağıldılar. Aslanın istediği de zaten buydu. .böylece, üçü beraber otlarken öküzlere hiçbir şey yapamayan aslan, onları teker teker yakaladı, parçaladı ve yedi.

 

ANA FİKİR:   Birlik ve beraberlikten kuvvet doğar.

 

 

GÜVERCİN VE ARKADAŞLARI

        Bir şehrin kenarında kuşların çok bulunduğu bir yer varmış. Avcılar buraya sık sık gelirmiş.

        Bir gün bir avcı, sırtında bir ağ, elinde bir sopa ile gelmiş. Ağını atmış, üstüne taneleri serpmiş. Bir yere gizlenerek beklemeye başlamış. Çok geçmeden bir sürü güvercin gelmiş. Güvercinlerin bir beyi varmış. Ağları fark edememişler. Taneleri yemeye başlamışlar ve tuzağın iççine düşmüşler. Avcı, durma çok sevinmiş. Güvercinler,y kurtulmak için çırpınmaya başlamışlar. Fakat kurtulamamışlar.

        Güvercinlerin beyi demiş ki:

-                    Buradan kurtulabilmek için birlikte hareket edelim. Hiçbiriniz kendi canını üstün tutmasın. Hepimiz birlikte tek bir kuş gibi uçalım. Böylece, hep birlikte kurtulalım.

Bunun üzerine güvercinler, ep birlikte kanat çırpmışlar, uçmaya başlamışlar. Gökyüzüne yükselmişler.

Avcının bu duruma canı sıkılmış. Fakat ümidini kesmemiş. Nasıl olsa düşerler diye, güvercinlerin gittikleri yönlere doğru koşmaya başlamış.

Güvercinler, avcının peşlerinde olduğunu görmüşler. Avcıya görünmemek için şehrin üzerinden uçmaya karar vermişler. Avcı, şehrin içinden güvercinleri takip edememiş. Ümidini keserek takipten vazgeçmiş.

Güvercinlerin beyinin bir fare dostu vardı. Güvercinleri sarmış olanağı kesmesi için ona gitmeye kara verirler.

Güvercinler, uça uça farelerin bulunduğu yere ulaşmışlar. Farenin adı Zeyrek’miş.

Güvercinlerin beyi:

-        zeyrek, diye seslenmiş.

Zeyrek:

-        Sen kimsin? Diye sormuş.

-          Ben senin dostunum. Güvercinlerin be,işim.

Fare hemen koşmuş. Dostunun ayağındaki ipleri dişleriyle kesmeye başlamış. Güvercinlerin beyi buna razı olmamış.

-        Önce arkadaşlarımı kurtar, sonra bana gel, demiş.

Bunun üzerine fare:

- işte benim seni sevmemin sebebi de bu huyun ya! Demiş. Fare bütün ağı parçalamış. Güvercinler de böylece kurtulmuş.

 

 

MIZIKACILAR

 

Uzaklarda, çok uzaklarda bir köy varmış. Bizim Çilli Horoz da bu köyde yaşıyormuş.

Günlerden bir gün, sahibi, horozu kesmek istemiş. O da evden kaçmış. Yolda yürürken kediye rastlamış. Kedi eskisi gibi fare tutamıyormuş. Bu yüzden onu evden atmışlar. Horoz ile kedi arkadaş olmuşlar. Ormana doğru yürümeye başlamışlar. Çok geçmeden önlerine bir köpek çıkmış. Zavallının sırtı yara bere içindeymiş. Onu her gün dövüyorlarmış. İki arkadaş köpeği de aralarına almışlar. Yola devam etmişler. Biraz gittikten sonra önlerine yaşlı bir eşek çıkmış. Sahibi onu, eskisi gibi taşıyamadığı için sokağa atmış.

Üç arkadaş, eşeğe :

-         Biz şehre mızıkacılık yapmaya gidiyoruz. İstersen bizimle gelebilirsin, demişler.

Eşekte onlara katılmış. Böylece dört arkadaş, birbirlerinden güç alarak yollarına devam etmişler.

Akşam olmuş. Kedi ile horoz bir ağaca çıkmışlar. Eşekle köpek ise ağacın altına yatmışlar. Bu sırada horoz, uzakta bir ışık görmüş. Hemen arkadaşlarına haber vermiş.

Dört arkadaş, geceyi güvenli bir yerde geçirmek umuduyla ışığa doğru yürümüşler. Önlerine küçük bir ev çıkmış. Eşek, içeriye bakınca ne görsün ? Hırsızlar, bir masanın başına oturmuş, yemek yiyorlarmış. Dört arkadaş hemen bir plan yapmışlar.

Köpek, eşeğin üzerine çıkmış. Köpeğin üzerine kedi, kedinin üzerine de horoz çıkmış. Sonra hep bir ağızdan bağırmaya başlamışlar. Neye uğradıklarını anlayamayan hırsızlar, evden kaçıp gitmişler.

Dört arkadaş, o şirin eve yerleşmişler. Yemişler, içmişler. Sırası geldikçe de çalışmışlar. Birlikte mutlu bir hayat sürmüşler.

 

ASLAN VE YUNUSBALIĞI 

        Hayvanlar kıralı bir gün, deniz kenarında mağrur bir eda ile gezinirken su üstünde güneşlenen bir yunus balığı gördü: “Merhaba yunus balığı” diye gürledi. “seni gördüğüme çok sevindim uzun zamandır seninle birlikte olmak istiyordum. Ben hayvanlar kralıyım sen de balıklar kıralı. Eğer ikimiz bir birlik kurarsak kimse sırtımızı yere getiremez.”

        Yunus balığı “dediklerin doğru cevabını verdi.

        Bir süre sonra yine deniz kenarına gelen aslan sahilde gezinen boğa ile amansız bir kavgaya tutuştu. Kavganın kendisi için iyi gitmediği bir sırada aslan yunus balığından yardım istedi. Gel gelelim yunus balığı denizdan çıkıp kendisine yardım edecek durumda değildi. Bununla birlikte aslan kısa bir zaman sonra üstünlüğünü kabul ettirdiği boğayı kaçırdı. Daha sonra yunus balığına dönerek onu azarladı.

        Sen ne biçimsin arkadaşsın. Boğa beni öldürebilirdi sen ise bana yardım için kılını kıpırdatmadın.

        Yunus balığı sesiz kalarak aslana şunları söyledi: “ Aslan kardeş kendimize dost ararken onların sadece güçlü kuvvetli olmalarını değil bir güçlükle karşılaştığımız zaman size yardım edebilecek duygulara sahip olup olmadıklarına daha dikkat etmeliyiz.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AKBABA VE ÇAYLAK

         Akbaba ile çaylak, güneşli bir yaz günü, beraberce uçuşa çıkmışlar.

         Hava berrak, her taraf yeşilliklerle kaplıydı. Etrafı seyrede seyrede yükseldiler. Yükseldikçe içlerindeki uçma isteği artıyordu.

         Artık bir hayli yüksekteydiler.

Akbaba  çaylağa dedi ki:

-         Uağı benden daha fazla gören bir kuş veya bir insan olduğunu zannetmiyorum.

Çaylak, akbabanın bu sözlerinde biraz övünme kokusu aldı.

-         bu bir iddiadır. İddiayı ortaya atmak kolaydır. Fakat ispatı gerekir. Haydi bakalım, şu ovanın etrafında neler görüyorsun? Bana söyle.

Akbaba, çaylağın inanmamış görünmesine biraz içerledi: “Ona gördüklerimden öyle bir şey söyleyeyim ki, benim gözlerimin ne keskin olduğunu anlasın.” Diye düşündü.

         Akbaba:

 Eğer sözüme inanırsan, ovanın şu tarafındaki ağaçların yanında bir tanecik buğday görüyorum, dedi.

Bunu söyledikten sonra gururla çaylağa baktı. Akbabanın bu sözü ne çaylak şaşırdı. Fakat soğukkanlılığını elden bırakmadı:

-                    Pekala! Haydi öyleyse, inelim bakalım! Sözün doğru mudur? Gerçekten orada bir buğday tanesi var mıdır?

Birlikte, hızla aşağıya doğru süzüldüler.

Akbaba gördüğü buğday tanesinden gözünü ayırmıyor, ona yaklaştıkça heyecanlanıyordu.

Çaylak, hemen o yakınlardaki ağaca kondu. Akbaba, buğday tanesine doğru uçtu.

Fakat ne yazık ki o bir tuzağın buğdayıydı.

Akbaba, buğdayı alayım derken tuzağa yakalandı.

Zavallı akbaba, bir buğday tanesi için tuzağa esir olacağını bilemedi.

Düşünmedi ki her sedef, içinde inci taşımaz. Her tuzağa esir olacağını bilemedi.

Akbabanın tuzağa tutulduğunu gören aylak ona seslenerek:

- Arkadaş, tuzağı göremedikten sonra, taneyi görmüşsün bundan ne çıkar?…. dedi.

EN İYİ ARKADAŞ

 

Pınar, en iyi arkadaşının kim olduğunu merak ediyordu. Kimdi gerçekten en iyi arkadaşı ? Köpeği Boncuk mu, yoksa kedisi Tırmık mı ? Kafesteki kuş da olabilirdi…

“ Bunu şimdi anlarım ” dedi Pınar. Kafesin yanına gitti. Minik, Pınar’ın geldiğini görünce kanatlarını çırptı, neşeyle öttü.

“ Söyle bakalım Minik, benim en iyi arkadaşım kim ? Sen misin yoksa ? ”

Minik, yine kanatlarını çırptı. Neşeyle öttü. “ Tabi ki  en iyi arkadaşın benim ” demek istedi.

Pınar, “ Teşekkür ederim Minik “ dedi. “ Bir de Tırmık’ a sorayım. Çok merak ettim de…”

Tırmık, koltuğun üstünde uyuyordu. Pınar onu okşayıp sevdi. Tırmık, keyifle mırıldandı. Gözlerini açıp baktı.

Birkaç kez miyavladı. Sanki, “ Boşuna arama.. En iyi arkadaşın benden başkası değil ” diyordu.

“ Demek Tırmık’ a dediklerimi duydun, ha ? … İyi ama, en iyi arkadaşımın sen olduğundan pek emin değilim ” dedi Pınar.

Bunun üzerine Tırmık, yerlerde yatıp yuvarlanmaya başladı. Pınar’ın yüzünü yaladı. Tatlı tatlı miyavladı.

Pınar ses çıkarmadı. “ En iyisi, bir de Boncuk ’a sorayım, “ dedi.

Bahçeye çıkıp, “ Boncuk! ” diye seslenince, uzaktan bir “ Hav! ” sesi duydu.

Boncuk, gelir gelmez Pınar’ın üstüne atladı. Çevresinde dönüp durmaya başladı.

Pınar kızdı : “ Şımarma, dur!… İyi arkadaşımsan söz dinlemelisin, ” dedi.

Boncuk, başını yere eğip iniltiyi andıran sesler çıkardı. “ Kırıldım sana ” der gibiydi. “ Birlikte gezip oynamıyor muyuz ? Seni korumuyor muyum ? ” diye soruyordu sanki.

Pınar ise bir türlü karar veremiyordu. Sahi, kimdi en iyi arkadaşı ?  “ Dur bakalı ” dedi, “ Bunu bir de Zeynep’e sormalıyım. ”

“ Zeynep ” adı, Pınar’ın aklını başına getirdi. “ Nasıl da düşünemedim! ” diye kızdı kendine. “ Benim en iyi arkadaşım tabii ki Zeynep! ” diye bağırda. “ Baksana, ilk önce onun adı geldi aklıma. Ah, canım Zeynep’im!… Her şeyimizi paylaşırız seninle. En güzel oyunları birlikte oynarız. Okulda gözlerim ilk önce seni arar. Birçok arkadaşım var ama, en iyi arkadaşım sensin benim! ”

Pınar, Zeynep’i çok sevdiğini anladı. Onu özledi. Oysa o gün okulda birlikteydiler.

 

 

ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU

 

Mevsim yazmış. Hava güzelmiş. Anne ördek kuluçkaya yatmış, yumurtaları ısıtıyormuş. Çok geçmemiş yumurtalar birbiri ardına çatlamış içlerinden ördek yavruları çıkmış. “ Vak, vak! ” diyerek ayakta durmaya çalışıyorlarmış. Yavruların hepsi de anne ile babasına benziyormuş. Anne ördek, yavrularını keyifle izliyormuş ama, canı, üzerine yattığı büyük bir yumurta yüzünden çok sıkılıyormuş. Çünkü hala dışarıya çıkmamış. Onu ziyarete gelen yaşlı ördek : “ Bu bir hindi yumurtasına benziyor. Hele bir yumurtadan çıksın, suya girmezse daha iyi anlarsın,” demiş.

Anne ördek, son yumurtasının üzerinde birkaç gün daha yatmış. Sonunda yumurta çatlamış. İçinden “ Pip, pip ” diyerek iri ve çirkin bir yavru çıkmış.

Ertesi gün, hava oldukça güzelmiş. Anne ördek, yavruları gölün kıyısına indirmiş. Önce kendisi girmiş suya. Yavruları da  “ Vak, vak! ” diyerek suya atlamışlar. Hayret ! çirkin ördek yavrusu da peşlerinden girmiş suya. Çok da güzel yüzüyormuş hani, Anne ördek, onun için, ” Bu hindi yavrusu olamaz” diye düşünmüş. Ama ne yavrusu olduğunu bir türlü bulamamış.

O günün akşamı anne ördek ve yavruları kümeste pek rahat edememişler. Hem çok kalabalıklarmış, hem de çirkin ördek yavrusunu kimse aralarında görmek istemiyormuş. Yavru ördeklerden bazıları onu gagalamışlar. Bazıları da, “ Çok iri ve gülünç! ” demişler. Anne ördek ise, çirkin ördek yavrusuna sahip çıkmış, korumuş. Onu sevip tüylerini düzeltmiş.

İşin kötüsü, çirkin ördek yavrusunu kardeşleri gibi tavuklar da istemiyorlarmış. Bir yürüyüşe çıksalar, herkes onu itip kakıyormuş. Annesi de, ona “ En arkadan yürü. Böylece seni görmezler” diyormuş.

Yine bir gün göl kıyısına iniyorlarmış. Çirkin ördek yavrusu en arkadaşmış. Tavuklar koşup gagalamışlar onu. Yaramaz kız, “ Hele şuna bakın, kendini bir şey sanıyor! ” diye alay etmiş. Ördek yavrusu, kendisine yapılan bu haksızlıklara daha fazla dayanamamış. “ Bütün bunlar çirkin olduğum için başıma geldi. En iyisi buradan gitmek,” diye düşünmüş. Kanatlarını çırptığı gibi çitin üzerinden uçmuş. Yaban ördeklerinin yaşadığı bataklığa sığınmış. Geceyi orada geçirmiş.

Ertesi günün sabahı, avcılar gölün çevresini sarmışlar. Ortalık, ördeklerin ” Vak, vak! ” sesleriyle çınlamış. Vurulan ördeklerin tüyleri havada uçuşmuş. Çirkin ördek yavrusu, sazların arasına saklanmış. Av  köpeklerinden biri, onun kokusunu almış. Yavaşça sokulup, üzerine atlamış. Son anda ısırmaktan vazgeçmiş. Çünkü o bir ördek değilmiş. Avcılar yalnızca ördek avlıyorlarmış. Çirkin ördek yavrusu derin bir oh çekmiş. Avcılar gidene kadar beklemeye karar vermiş.

Akşam olmuş. Hava kararırken, bataklıktan uzaklaşmış. Yolda güçlü bir fırtına çıkmış. Ördekçik yolun üzerinde yıkık dökük bir kulübe görmüş. Kapının altından güçlükle içeriye girmiş.

Evin sahibi yaşlı bir kadınmış. Zavallının bir kedi ve tavuğundan başka bir şeyi yokmuş. Ördeği görünce sevinmiş. Belki yumurtlar da yumurtasını satarım, diye düşünmüş. Ne var ki, kedi ile tavuk, ördekçiğe rahatlık vermemişler. Onunla alay etmişler. Öyle ya, ördekçik kedi gibi sırtını kabartamıyormuş. Tavuk gibi yumurtlayamıyormuş. Sonunda ördekçik, alaylara dayanamayıp oradan da ayrılmış. Sularda doya doya yüzmüş.

Günler geçivermiş. Sonbahar gelivermiş. O günlerin birinde, bataklığa büyük, güzel kuşlar gelmiş. Hepsi de kar gibi beyazmış. Bunlar kuğu kuşlarıymış. Kuğu kuşları bir araya toplanıp, uzaklara doğru uçmuşlar. Ördekçik arkalarından “ Ne olur, beni de yanınızda götürün! ” diye bağırmış. Ama onu hiç biri duymamış.

Sonbahar, kış derken, bahar gelmiş. Ördekçik, büyük zorluklara göğüs germiş. Tek başına yiyecek bulmuş. Birçok tehlikeden kendini korumuş. Baharın gelmesi onu çok sevindirmiş.

Ördekçik, güzel bir gün sularda yüzerken yine o büyük kuşları görmüş. Onlara doğru yüzmüş.

Çünkü onlara çok benziyormuş. Bu yüzden de onları çok seviyormuş. “ Ne olursa olsun, ” demiş ördekçik, “ onların arasına girmeliyim…” Hayret ! Kuğular onu görünce sevinçle kanat çırpmışlar. Yavru kuğuyu aralarına alıp tüylerini okşamışlar, sevmişler. O günden sonra  çirkin ördek yavrusu, güzel bir kuğu yavrusu gibi yaşamış. Tüm kuğular gibi o da mutlu bir yaşam sürmüş.

 

AYININ VERDİĞİ DERS

 

 

            İki arkadaş parasız kalmışlar. Bunlar yörede çok iyi avcı olarak bilinirlermiş. Ayıları avlar, postlarını satarak geçimlerini sağlarlarmış. Paraları bitince de komşularından istemişler. Komşuları onlara istediği parayı vermiş.

-          Bu para öldüreceğiniz ayının postuna karşılıktır, demiş.

İki avcı arkadaş düşmüşler ormanın yoluna. Ayıyı avlayacaklar, postunu getirip komşularına vereceklermiş.

            Az sonra karşıdan bir ayı çıkagelmiş ki, ayı değil, sanırsın fil. Öylesine iri, öylesine de kızgın. Öyle bir kükreyerek gelişi var ki avcıların korkudan ödleri patlamış. Şaşırıp kalmışlar. Ayı postu derken kendi postlarının derdine düşmüşler. Birisi uyanıklık edip hemen bir ağaca tırmanıvermiş. Diğeri ise sipsivri kalmış ortalık yerde.

 

-          Ayılar ölülere dokunmazlar, diye geçirmiş içinden. Birden yatıp yere, ölü numarası yapmış. Ayı gelmiş yanına. Orasını burasını koklamış. Adam korkudan soluk bile almıyormuş. Ayı adamı evirmiş, çevirmiş, adamda yine bir canlılık belirtisi yok. Sonra ayı adamın ölü numarasını gerçekten yutmuş, çekip gitmiş.

Ağaçtaki avcı inerek arkadaşının yanına gelmiş, sormuş:

- Bakıyorum da ayıyla çok iyi anlaşıyordu. Ayı sana bir şeyler söylüyordu. Ne söyledi?

-          Ne söylesin, demiş arkadaşı. İki şey söyledi. Birisi öldüremeyeceğin ayının postunu satma, ikincisi de bundan sonra böyle korkak insanlarla arkadaşlık yapma.

 

En iyi arkadaşlık zor anlarda, ihtiyaç duyulan zamanlarda belli olur.

 

 

BİLMEK BAŞARMAKTIR 

         Bir gün okula gitmedim. Sokaklarda dolaştım durdum. Yaptığının kötü bir davranış olduğunu biliyordum. Bunu düşündükçe daha çok üzülüyordum.

         Yolda bir arkadaşımla karşılaştım. Okula neden gitmediğimi sordu. Okula neden gitmediğimi bir türlü anlatamadım. Yalan söylemeyi sevmiyordum. Söylemiyordum da. Ne söyleyeceğimi de bilemedim. Her zaman yaptığım gibi doğruyu söylemem gerektiğine karar verdim.

-         derslerde başarılı olamıyorum, dedim. Okulda da başarılı olamayacağım. Herkes benimle alay ediyor. Hem ben aptalın biriyim.

Arkadaşım şaşırdı:

-         Sen hiç de aptal değilsin, dedi.

-         Ben aptalın biriyim, dedim. Aptalın biriyim. Okuduğumu anlayamıyorum. Anlatıla8nları anlayamıyorum. Anlayamayınca da sorulara doğru cevap veremiyorum. Sen kanguruyu bilir misin? Ben bilmiyorum. Dün öğretmen bana kanguruyu sordu. Bilemedim. “Her halde kargaya benziyordur” dedim. Her zaman olduğu gibi bütün sınıf bana kahkahalarla güldü.

Arkadaşım gülmemek için kendini zor tutuyordu.

-         bak, bana sen de gülüyorsun, dedim.

Arkadaşım:

-         Sen kanguruyu hiç görmedin, dedi. Görseydin öyle demezdin. Sana kangurunun resmini göstereceğim. Kanguruyu sen de öğreneceksin.

Beni kütüphaneye götürdü. Kütüphaneye girdiğimde şaşakaldım. O kadar çüok kitabı hiçbir arada görmemiştim. Hem kitaplar çok güzel duruyorlardı. Düzenliydiler.

Kütüphaneci bizi güler yüzle karşıladı. Bize yardımcı oldu. Kütüphanecinin güler yüzü, tatlı dili bir anda beni kütüphaneye ısındırdı. Kütüphaneyi sedirdi.

Arkadaşım bir kitap aldı. Hayvanları anlatan bir kitaptı bu. Kanguruyu arayıp buldu. Bana kangurunun resmini gösterdi. Kanguru hakkında o kadar çok bilgi vardı ki… Kangurunun bir çok resmi de vardı. Kangurunun kargaya benzemediğini gördüm. Bir solukta kangurular hakkındaki yazılanları okudum, öğrendim. Artık kanguru kargaya benzemiyordu. Kanguru kanguruya benziyordu. Kangurunun kargaya benzettiğimi söylediğim sözüme ben de güldüm. Kanguru kanguruya benziyordu.

Arkadaşım:

-         Her gün kütüphaneye gel, kitap oku dedi. Ne kadar çok kitap okursan o kadar çok öğrenirsin. Okulda da başarılı olursun.

O günden sonra her gün kütüphaneye gittim. İstediğim kitapları alıp okudum. Bilgim arttı. Güzel bir Türkçe’m oldu. Okuduğumu anlıyordum. Hem de bir okuyuşta. Anlatılanları da anlıyordum. Kütüphaneyi çok sevdim. Kitaplarla arkadaş oldum…

Masal saatinde masal dinledim, masal anlattım. Kitap okuma saatinde okunan kitabı dinledim, kitap okudum. Şiir saatinde şiir dinledim, şiir okudum. Daha çabuk ve iyi anlar oldum, daha rahat anlatır oldum. Kütüphanedeki diğer eğitici öğretici ürünlerden de yararlandım. Bilgisayarla  orada tanıştım.

Kısa zamanda sınıfın çalıştan öğrencisi oldum.  Artık kimse benimle alay etmiyordu. Hatta bilmediklerini bana soruyorlardı. Bütün bunları görünce kütüphaneyi ve kitaplarımı daha çok sevdim. Kütüphaneye kitap okumak için daha çok geldim. Daha çok kitap okudum. Eve ödünç kitaplar aldım. Dergileri, gazeteleri okudum. Resim yaptım başarımla öğündüm.

Kütüphane haftasında bir ödül aldım. Aldığın ilk ödüldü. Dünyanın en güzel ödülü bir kitaptı bu ödül. Çok sevdiğim bir kitaptı. O yıl en çok kitabı ben okumuştum. Ödülü hak etmiştim. Kitap okuyarak her şeyi en güzel şekilde öğrendim. Kitap okumayı çok seviyorum..

 

 

 

 

 

 

OKUDUKÇA

 

Ne güzel yasadır :

Geceden sonra

Doğar güneş,

Aydınlanır dünya.

 

Okumak da böyledir :

Okudukça,

Aydınlanır aklımız,

Dolar ışıkla.

 

Kitap ışık, kitap arkadaş

Okuyup paylaşınca.

Bizi güzelleştirir,

Biz de seni, sevgili dünya!…

 

ÇOCUK KİTAPLARI HAFTASI

 

Çocuk kitap haftası

Safa geldi, hoş geldi!

Alnındadır yaftası

Sanmayınız boş geldi:

Çeşit çeşit kitaplar,

Türlü türlü dergiler…

Radyolarda kitaplar,

Okullarda sergiler…

Unutmayın şu sözü:

Yağmursuz nisan olmaz.

Her şeyin odur özü

Kitapsız insan olmaz.

Hikaye, roman, masal,

Hepsi burada sergide.

Ümitler tek sevgide!

Ne Hint’teyiz, ne Çin’de,

Türk Marş’ını çalalım!

Bu haftanın içinde,

Bol bol kitap alalım…

 

 

 

 

 

 

KİTAP

 

Okumayı, yazmayı

Bana kitap öğretir.

Karanlıkta gezmeyi,

Bana kitap öğretir.

 

Ayı, güneşi, suyu,

Dağı, ovayı, köyü,

Serçeyi, karıncayı,

Bana kitap öğretir.

 

Yiğitlik öyküsünü,

Yurdumuzun türküsünü,

Atatürk sevgisini,

Bana kitap öğretir.

 

Temizliği, görgüyü,

Doğruluğu, sevgiyi,

Kısaca her şeyi,

Bana kitap öğretir.

 

FIKRA

                                          KİTAP

 

Öğretmen, derste kitabın iyi bir arkadaş olduğunu anlattıktan sonra, sordu :

-         Söyleyin bakalım, kitap neden iyi bir arkadaştır?

Arka sıralardan bir çocuk yanıt verdi:

-         Borç istemez de ondan öğretmenim.

 

OKUMANIN TADI

 

Kitaplarda, en çok resimler ilgimi çekerdi. Kitabı okumak yerine, resimlerine bakıp geçerdim.

Bir gün babam eve geldiğinde :

-         Bak Emine, sana güzel bir kitap aldım. Senin gibi dördüncü sınıfa giden bir grup öğrencinin, birlikte yaptığı geziyi anlatıyor, dedi.

Babamın elinden kitabı aldım. Heyecanla sayfalarını karıştırdım. Bir de ne göreyim ? Kitapta hiç resim yok!

Canım sıkıldı. Kitabı masaya fırlattım :

-         Babacığım, bu nasıl kitap ? İçinde hiç resim yok. Bu kitabı sevmedim, dedim.

-         Gel Emine, şu sevmediğin kitabı da getir. Babam kitaptan bir bölüm açtı.

-         Ben okuyacağım, sen de okuduğum her cümlede geçenleri bir sinema perdesinde görür gibi hayal edeceksin.

“ … Cıvıl cıvıl kuş sesleri arasında, ormanda yürürken, bir yandan da şarkılar söylüyorduk. Karşımıza çağıl çağıl akan bir dere çıktıb Derede vıraklayan kurbağaların sesi, kuş seslerine karışıyordu. Derenin kenarındaki gölgeliğe kilimlerimizi yaydık. Getirdiğimiz yiyecekleri çıkardık. Soframızı kurduk…”

Babam otururken, ben de her duyduğum cümleyi hayal ediyordum. Bu iş çok hoşuma gitmişti.

O günden sonra kitaplarda resimler kadar yazılar da ilgimi çekmeye başladı. Aldığım her kitabı okuyor, bir yandan okuduklarımı haya ediyordum.

 

 

NE ÇOK ARKADAŞIM VAR

 

Birçok arkadaşım oldu benim, şimdi de ar. Onlarla oynadım, gezdim, ders çalıştım… Kimileriyle tartıştığım, küstüğüm de oldu. İstediğim zaman onları yanımda bulamayınca çok üzüldüm. Bazıları da ayrıldı benden, uzaklara gitti.

Yalnızlığı hiç sevmem. Bu yüzden yeni arkadaşlar aradım kendime. Kitapları keşfettim bu arada. Onlar her zaman elimin altındaydı. Her biri başka bir dünyaydı. Öğrenme isteği beni kitaplara daha çok bağladı. Onları daha çok sevmeye başladım. Harçlığımı çoğu zaman kitaplara yatırdım. Şimdi zengin kitaplığıma bakınca ne kadar iyi yapmışım diyorum.

Her halde çocukların arasında en zengin ve en mutlu olan benim. Benden daha mutlusu varsa kıskanmam onu. Kitaplarım bana kıskanmamayı da öğrettiler.

 

 

         ÇOCUK KİTAPLARI KONUŞUYOR

 

 

 

ÇOÇUK KİTAPLARI : Boy, boy, çeşit çeşidiz. Çocukların anlayabileceği bir dilde yazılmışız. “ Açıl kitabım, açıl “ derseniz, açılırız. Size neler neler anlatırız.

 

MASAL KİTABI : Bir varmış, bir yokmuş. Bir masal kitabı varmış. İçindeki masallar birbirinden güzelmiş. Çocukları alır ; Kaf Dağı’na götürürmüş. Onlar gezdirir, eğlendirirmiş. Heyecanlı anlar yaşatırmış. Her masalı mutlu sonla bitermiş. Bilin bakalım bu kitabın adı neymiş ?

 

ÖYKÜ KİTABI : Bana hikaye kitabı da derler. Dilim, masal dilinden farklıdır. Yani, olayları, kahramanları daha farklı anlatırım. Çoğu zaman, yaşadığımız hayatı yansıtırım. Bir ayna gibi… Gerçek dışı olaylarda anlatırım. Öykü deyip sakın küçümsemeyin. Hepinizin hayatında birçok öykü vardır. İşte ben, o öykülerin toplamıyım. Ne kadar çok öykü kitabı okursanız, o kadar zengin bir insan olursunuz. Bunu hiç unutmayın.

 

ŞİİR KİTABI : Her halde en üzgün çocuk kitabı ben olmalıyım. Çünkü sayımız çok az. Yayınevleri nedense çocuklar için şiir kitabı basmak istemiyorlar. “ Çocuklar şiiri sevmiyor ” diye mi düşünüyorlar ? Öyle ise yanılıyorlar. Şiir, öteki yazı türlerinin en güzelidir. Lütfen, bizi okuyun. Okurken “ hazır ol”da durmanıza gerek yok. Rahat olun. Doğal bir sesle okuyun şiirlerimizi. Bağırıp, çağırmadan okuyun. Sizi çok seviyorum.

 

ROMAN : Ben, öykünün ağabeyiyim. Ondan büyüğüm. Kalın oluşum, uzun oluşum sizi ürkütmesin. Bir başladınız mı beni elinizden bırakamazsınız.

 

ÇOCUK KİTAPLARI : Okumak, insanı insan yapar. Okumayan düşünemez. Düşünmeyen insan, yanlış doğruyu ayırt edemez. Düşündüklerini doğru düzgün söyleyemez. Biz en iyi arkadaşlarınız. Sizleri çok ama çok seviyoruz!

 

BİR YUDUM SU 

         Çanakkale’de Savaş şiddetli bir şekilde sürmektedir. İki tarafın da çok büyük can kayıpları vardı. Bir ara harp durur. İki taraf da yarlılarını aramaya başlar. Bir askerimiz Mehmetçiklerimiz arasında yaralı var mı, diye dolaşmaktadır. Bu sırada Mehmetçik, bir yaralıya rastlar. Yaralı: “Su! Su!...” diye inlemektedir. Anlaşılan son nefesini vermek üzeredir. Mehmetçik matarasını çıkarır ve yaralının kurumuş, çatlamış dudaklarına cennete giderken bir tat olsun diye uzatır.

         Ama tam bu sırada başka bir yerden “Su! Su!...” sesleri gelmektedir. Başka bir Mehmetçik son nefesinde bir yudum suya olan hasretini dile getirmektedir. Dudaklarını sudan çeken ilk Mehmetçik konuşamamaktadır; ama gözleriyle, su isteyen diğer yaralıyı işaret etmektedir. Ne kadar ısrar edilse de suyu içmemiş ve arkadaşı adına fedakarlık yapmıştır.

         Askerimiz koşar ve hemen suyu ikinci Mehmetçiğin çatlamış dudaklarına uzatır. Tam suyu içecekken yine yakınlardan başka bir vatan evladından “Su! Su!...” sesleri duyulur. İkinci yaralı da suyu içmez ve üçüncü askeri gözüyle işaret eder.

         Mehmetçik koşar üçüncü şehit adayına. Ama yetişemez. O çoktan sevdiklerine ulaşmıştır, şehit olan diğerleri gibi.

         Asker: “Bari döneyim de suyu içemeyen diğer askerlere yetiştireyim.” diye düşünür. İkinci askerin yanına gelir. Ama o da şehit olmuştur. “Bari ilk asker… İlk askere yetişeyim!” der… Koşar… Ama o da cennette kendisine hazırlanan baş köşeye çoktan kurulmuştur.

         Bir matara suyu kimse içememiştir. Her asker, bir başka asker için fedakarlık yapmıştır.

         Son nefeslerini verirken bile arkadaşlarını düşünmüşlerdir. Ve sonra en büyük makam olan şehitlik rütbesini kazanmışlardır.

 

DOĞRULUK VE ADALET 

         Mesut birinci sınıfta okuyordu. Arkadaşları ve öğretmenleri Mesut’u çok seviyorlardı. Ahmet akıllı ve dürüstü. Haklı olan arkadaşların daima arkasında idi. Ayrıca haksızlık yapılmasına da hiç mi hiç dayanamazdı. Hiç yalan söylemez yalan söyleyenlerle de arkadaşlık yapmaktan kaçınırdı. Doğru olanı her yerde hiç çekinmeden korkmadan söylerdi. Haksızlığa uğrayan bir arkadaşını gördüğünde dayanamaz, hemen yardıma koşardı.

         Günlerden bir gün teneffüs sırasında sınıflarında bir olay meydana geldi.

         Sınıfın akıllı ve aynı zamanda yaramaz çocuklarından biri sınıf başkanını, yardımcısını ve birkaç arkadaşını da ikna ederek sınıfta top oynamaya karar verdiler. Futbol topuyla bir oraya bir buraya derken bir ara yaramaz çocuğun vurduğu top öğretmen masasının üzerindeki çiçek dolu vazoya gelerek vazonun düşüp kırılmasına neden oldu. Bir an ortalığa derin bir sessizlik çöktü.Top oynayan çocuklar bu durum karşısında çok korktular. Yaramaz çocuk vazoyu oyuna kandırılarak zorla alınan sesiz, arkadaşlarını seven Gökhan’ın üzerine attılar. Gökhan her ne kadar “ben yapmadım” dediyse de suç onun üzerine kalmıştı. Başkan ve başkan yardımcısı da istemeyerekte olsa yaramaz çocuktan yana oldular.

         Bütün bu olup bitenlere sırasından şahit olan Mesut, arkadaşına çok üzülmüştü. Öğretmenleri zil çalınca sınıfa geldi. Vazonun yere düşüp kırıldığını görünce çok şaşırmıştı. Hemen sınıf başkanını çağırdı. Başkana vazoyu kimin kırdığını sordu. Başkan kısık ve ürkek bir sesle:

         -Gökhan kırdı öğretmenim dedi.

         Oyun oynayan bütün arkadaşları hep bir ağızdan “Evet öğretmenim Gökhan kırdı” dediler. Hepsi yalan söylemişlerdi. Çünkü başkanla oynamak hem güzel hem de onlar için bir ayrıcalıktı. Çünkü başkan herkesle oynamıyordu. Bu gruba karşı gelmek doğruyu söylemek bir daha onlarla oynamamak demekti. Bu sırada Gökhan hüngür hüngür ağlıyordu. Mesut arkadaşına yapılan haksızlığa dayanamıyordu. İzinsiz konuşmamak için kendini zor tutuyordu. Patlayacak bir yanardağ gibiydi. Öğretmen Mesut’a söz hakkı verdi. Mesut olup biteni bir güzel anlattı. Kimsede Mesut’a yalan söylüyor diyemiyordu. Çünkü Mesut’un yalan söylemediğini haksızlığa dayanamadığını bütün sınıf ve öğretmeni çok iyi biliyordu.

         Mesut; “Acaba beni dışlarlar mı, beni oynatmazlar mı?” diye hiç düşünmedi, düşünemezdi de

         Olayın doğrusunu anlattığında öyle bir rahatlamıştı ki kuş gibi hafiflemişti. Çünkü suçlular cezasını çekecek suçsuz olan haksız yere cezalandırılmayacaktı. Olay aydınlığa kavuşunca Gökhan Mesut’un yanına gidip teşekkür etti ve en doğru sözlü arkadaşının o olduğunu söyledi. Sonra da Mesut ile Gökhan birbirlerine candan arkadaşça sarıldılar.

         Yaptıklarından utanan başkan ve arkadaşları Gökhan’dan  özür dilediler.

 

FEDAKAR KADIN 

         Bir zamanlar, şiddetli bir kış sonucunda; kentin yakınındaki göl bu tutmuş. Halk, donmuş gölün üzerinde büyük bir eğlene düzenlemeye karar vermiş.

         Yaşlı, geç, kadın, erkek herkes şehri terk edip gölün üzerende toplanmışlar. Biri kızağa biniyor, birisi kayak kayıyor, kurulan çadırlardan coşkun bir müzik ve kahkahalar yükseliyormuş. Gençler sevinçle  sıçrayıp oynuyor, yaşlılar da bu eğlenceli manzarayı seyrediyormuş.

         Şehirde ise, sadece yaşlı ve fakir bir kadıncağız kalmış. Hasta olduğu için devamlı yatakta yatıyor, ayaklarını kullanamıyormuş. Evinin penceresinden, buz tutmuş gölü ve oyun oynayan neşeli insanları seyrediyormuş. Akşama doğru ufka bakarken küçücük beyaz bir bulutun belirdiğini görüp, müthiş bir korkuya kapılmış. Yeni evlendiği günleri hatırlamış birden. Eşiyle gölün üzerende gezerken yine böyle bir bulut görmüş, çok geçmeden de korkunç bir fırtına ile birlikte buzlar kırılmış . kötürüm kalması da ondanmış. Ne yazık ki, kocasını o kazada kaybetmiş.

         Yaşlı kadın; “Yine öyle olacak!” diye düşünmüş. Alabildiğine bağırmaya başlamış. Ama sesini kimse duymuyormuş. Bulut gittikçe büyüyüp kararıyor, kadın ise çaresiz bir şekilde kendi kendine konuşuyormuş; “ Fırtınanın çıkmasına az bir zaman kaldı” diyormuş. “Fırtına ile birlikte oluşacak dalgalar buzları kırıp, herkesi suya gömecek...”

         Bütün gücünü toplayan kadın, elleri üzerinde sürünerek yataktan yere inmeyi başarmış. Sobadan çıkardığı bir parça ateşle yatağını tutuşturmuş. Sonra da sürüne sürüne, güç bela evden dışarı çıkmış.

         Küçücük evi bir anda alevler sarınca, buzun üzerinde oynayanlar evin kime ait olduğunu hemen anlamışlar. Sakat kadını kurtarmak için herkes koşuşturmaya başlamış. Bu arada göğü siyah butlar tamamen kaplayıp, rüzgar çıkmış. Buz çatlayıp, sallanmağa başlamış. Yaşlı kadını kurtarmak için, en son kişi de sahile varınca, gökyüzü yırtılır gibi olmuş. Fırtına ile birlikte dev dalgalar gölü örtmüş. Buzlar kırılmış. Ama, hiç kimseye bir şey olmamış.

         Hasta ve sakat bir kadın, bütün varını yoğunu ateşe vererek şehir halkının kaçınılmaz bir ölümden, böylece kurtarmış. Çünkü bir insanın hayatı her şeyden daha değerliymiş bu yaşlı kadın için...

 

                            GÜVERCİNLE KAARINCANIN AARKADAŞLIĞI  

 

 

            Yemyeşil otlaklardan berrak ırmakların aktığı toprakların birinde kendi halinde bir karınca ve komşusu kır güvercini yaşarmış.İki komşu selamlaşırlar ve yemeklerini aramaya koyulurlarmış.

 

 

            Güneşin ışıl ışıl parlamasıyla neşelenen güvercin,önce gökyüzüne doğru kanat çırpar, sonra da tepelerden aşağı doğru süzülürken gözleriyle yerlere dökülmüş buğday tanelerini ararmış.Yiyecekler o kadar bolmuş ki hemencecik karnını doyurabiliyormuş.Büyük bir meşe ağacında gölgelenirken ,çalışkan karıncanın kendinden büyük bir buğday başağını yuvasına doğru taşıdığını görmüş.Öğleye doğru canı ırmağa doğru süzülüp biraz su içmek istemiş.

 

 

            Her zaman yaptığı gibi yukarılara doğru kanat çırpan güvercin tarlalarda buğday toplayan köylüleri,otlakta otlayan kuzuları,çayırlarda koşan çocukları görürmüş.Nehire doğru yürüyen avcıyı da gözünden kaçırmazmış.Nehire ulaştığında ürkek bakışlarla etrafı gözlermiş.Hiçkimsenin olmadığını görünce çabuk çabuk su içmeye başlamış.Ama minik minik dalgalarla boğuşan,yüzmeye çalışan birini farketmiş.Dikkatli bakınca bunun dostu karınca olduğunu farketmiş.Herhalde ırmak kenarında su içerken minik bir dalgayla sürüklenmiş olmalı diye geçirmiş içinden.Gagasında uzun bir saman çöpüyle uzanmış karıncaya doğru.Can korkusuyla çırpınan karınca,kurtulmuş tutunup saman çöpüne.Aceleyle büyük meşe agacına yönelirken güvercin,karıncanın “eksik olma ,sağol dostum” dediğini işitmiş.

 

 

            Zaman su gibi akıp geçmiş,günler birbirini takip etmiş.Güvercin gene su içmek için ırmak kenarına inmiş.Küçük kalbi küt küt atarken ancak birkaç yudum içebilmiş.Bir gümleme sesiyle dizlerinin bağı çözülmüş.Bir an hiç hareket edememiş,korkudan donakalmış.Patlama sesinin,bir avcının tüfeğinden çıktığını farkedince,ışıl ışıl parlayan tüylerine bakmış süzülen kırmızı kan varmı diye....Bu arada küçük dostu karıncanın bağırışını duymuş. ”Dostum durma uç”diye.Meğer avcı tam nişan alıp tetiğe basacakken,karınca bütün kuvvetiyle ısırıvermiş avcının ayağını.Canı yanan avcı tabiki ıskalamış avını.Güvercin:”eksik olma,sagol dostum”demiş karıncaya.Avcı bir daha tüfeğini doldurmaya fırsat bulamadan,güvercin çoktan uçup gitmiş yükseklere...

 

 

 

 

AYININ VERDİĞİ DERS

 

 

            İki arkadaş parasız kalmışlar. Bunlar yörede çok iyi avcı olarak bilinirlermiş. Ayıları avlar, postlarını satarak geçimlerini sağlarlarmış. Paraları bitince de komşularından istemişler. Komşuları onlara istediği parayı vermiş.

-          Bu para öldüreceğiniz ayının postuna karşılıktır, demiş.

İki avcı arkadaş düşmüşler ormanın yoluna. Ayıyı avlayacaklar, postunu getirip komşularına vereceklermiş.

            Az sonra karşıdan bir ayı çıkagelmiş ki, ayı değil, sanırsın fil. Öylesine iri, öylesine de kızgın. Öyle bir kükreyerek gelişi var ki avcıların korkudan ödleri patlamış. Şaşırıp kalmışlar. Ayı postu derken kendi postlarının derdine düşmüşler. Birisi uyanıklık edip hemen bir ağaca tırmanıvermiş. Diğeri ise sipsivri kalmış ortalık yerde.

 

-          Ayılar ölülere dokunmazlar, diye geçirmiş içinden. Birden yatıp yere, ölü numarası yapmış. Ayı gelmiş yanına. Orasını burasını koklamış. Adam korkudan soluk bile almıyormuş. Ayı adamı evirmiş, çevirmiş, adamda yine bir canlılık belirtisi yok. Sonra ayı adamın ölü numarasını gerçekten yutmuş, çekip gitmiş.

Ağaçtaki avcı inerek arkadaşının yanına gelmiş, sormuş:

- Bakıyorum da ayıyla çok iyi anlaşıyordu. Ayı sana bir şeyler söylüyordu. Ne söyledi?

-          Ne söylesin, demiş arkadaşı. İki şey söyledi. Birisi öldüremeyeceğin ayının postunu satma, ikincisi de bundan sonra böyle korkak insanlarla arkadaşlık yapma.

 

En iyi arkadaşlık zor anlarda, ihtiyaç duyulan zamanlarda belli olur.

 

 

HASTALANAN İKİ YARAMAZ 

         Betül’ün Uzunkulak adında çok sevimli bir tavşan arkadaşı vardı. Betül onunla oyanamkatan büyük zevk duyardı. Betül’ün canı çok sıkılıyordu.

         Annesi de o gün kardeşi Hasan’a aşı yaptırmak için kasabaya gidecekti. Birden kakpı çalındı. Gelen kişi Uzunkulak’tı. Betül arkadaşını görünce çok sevindi. Annesinden izin alarak oynamak üzere bahçeye gittiler.

         Annesi de Hasan’ı  alarak kasabaya gitmek için yola çıktı.

         Uzunkulak:

-         Haydi ormana oyun oynamaya gidelim, dedi.

Betül:

-         Bilmem ki annemiz ve babamız ormana gittiğimizi öğrenirse bize çok kızarlar.

Uzunkulak:

-         Aman canım biraz oynayıp geleceğiz. Nereden haberleri olacak?

Uzunkulak sonunda Betül’ü ikna etmişti. Ormanda koştular, koştular ve çok terlediler. Karınları da acıkmıştı. Ağaçtan elma kopararak yıkamadan yediler.

Betül:

-         artık eve dönelim. Benim karnım ağrıyor, dedi.

Uzunkulak:

-         Karnının ağrısı biraz sonra geçer eve gidelim, dedi.

Tam o sırada hava birden karardı ve yağmur yağmaya başladı.

Betül ili Uzunkulak çok ıslanmışlardı. Evin yolunu bulmakta güçlük çekiyorlardı. Çünkü orman da kaybolmuşlardı.

         Betül’ün ailesi eve geldi. Fakat Betül evde yoktu.

Annesi Uzunkulaklara gitti. Orada da olamadıklarını öğrenince iki aile de telaşlandı. Ellerine fenerlerini alarak yavrularını aramaya çıktılar. Aradan kısa bir zaman geçti. Ormanın derinliklerinden ağlama sesleri duyuldu. Bunlar Betül’le Uzunkulak’tan başkası değildi. Aileleri yavrularını bulunca çok sevindiler.

Fakat o gece Betül ve Uzunkulak acilen doktora götürüldü. Çünkü çok ateşlenmişlerdi. Doktor onları muayene edince çok üşüttüklerini ve iki gün hasta hanede kalmaları gerektiğini söyledi.

Doktorlar Betül ve Uzunkulak’la iki gün boyunca çok ilgilendiler. Onlar da çabucak iyileştiler. Hastaneden çıkarken Betül ve Uzunktulak şunları öğrenmişlerdi:

Anne ve babalarından izinsiz hiçbir yere gitmeyeceklerdi. Oyun oynarken terlemeye dikkat edip , meyveleri yıkamadan yemeyeceklerdi.

En önemlisi de asla doktor ve hemşirelerden korkmayacaklar, onları çok seveceklerdi.

 

 

BESİNLER

 

Artık dişiniz çıktı der

Süt vermez cici annemiz

Alır kucağına sever

Toprak, ikinci annemiz.

 

Besler, bizi binbir öğün

Yemişler, sebzeler her gün,

Beni yanına götürün

Toprak ikinci annemiz.

 

Hepsinde bir türkü bir ses,

Buğday, dut, kiraz, patates.

- Haydi bana bir kavun kes,

Toprak ikinci annemiz.

 

 

SÜT

 

Sütte sımsıcak varız

Aktır, ak eder bizi.

Daha iyi duyarız

İçince kendimizi.

 

Bir ev sevinci verir

Sanki annece bir su

Bize ondan gelmiştir

Bu yaşama duygusu.

 

 

BÜYÜYORUM

 

Süt içiyor, büyüyorum.

Yemek yerken,

Oyun oynarken,

Mışıl mışıl uyurken,

Çalışırken büyüyorum.

 

Büyümediğim an

yok ki benim

Şimdiden küçük bir devim

 

 

TUĞBA’NIN  BESLENMESİ

 

Beslenme saatiydi.

Tuğba, beslenme çantasını açtı. Yiyeceklerini önüne koydu. Nedense pek iştahı yoktu. Reçelli ekmeğin ancak yarısını yiyebildi. Artan ekmeği pencerenin kenarına koydu. Ekmeği kuşlar yerse, ziyan olmaz diye düşündü.

Öğretmen, Tuğba’nın yaptığını görmüştü. Yanına geldi.

- Tuğba, ekmeğini ne yaptın? diye sordu.

Tuğba ne diyeceğini bilemedi.

Öğretmen, herkesin duyabileceği bir sesle konuşmaya başladı.

- Bir lokma bile olsa, ekmeği ziyan etmeye hakkımız yok. Düşünsene Tuğba, o ekmek soframıza nasıl geliyor? Toprak sürülüp, ekilir. Büyüyen buğdaylar biçilip harmanlanır. Değirmende öğütülür. Un olur. Fırınlara taşınır. Fırınlarda yoğrulup, mayalanır. Pişirilip, ekmek haline getirilir. Kolay iş mi bunlar ? Bu işler için birçok emek harcanır. Zaman ve para da harcanır. Yediğimiz ekmeği para ile alırız. Öyle değil mi ? Onun için ekmeği ziyan etmemiz doğru olmaz.

Tuğba’nın gözü hala dışarıdaki ekmekteydi. Tam o sırada pencereye bir kuş kondu. Ekmeği gagalamaya başladı.

Tuğba sevinçle :

- Bakın öğretmenim, ekmek ziyan olmadı, dedi.

Öğretmen :

- Evet, bu defa olmadı. Ama başka zaman olabilir, dedi.

 

ÖZLÜ SÖZLER

 

Tok, açın halinden anlamaz.

Bir dirhem et, bin ayıp örter.

Ekmek nimettir, ziyan edilmez.

 

 

DOĞRULAR VE YANLIŞLAR

 

( Çocuk, içinde sandviç parçaları, kola kutuları, gofret artıkları, ısırılıp atılmış meyvelerin olduğu bir poşetle sahneye girer.)

ÇOCUK : ( Poşeti göstererek ) Sizi yakaladım! Deliller de bu poşetin içinde. Söz vermiştiniz ama, sözünüzü tutmadınız. Onlar da bu poşetin içinde. ( Seyircilerden birine sorar ) Bu günlerde önemli bir hafta işliyoruz. Bu haftanın adını söyleyebilir misiniz ? Neymiş, neymiş ? Beslenme ve Gıda İsrafını Önleme Haftası’ymış…

İçimizden birileri ne yaptılar peki ? ( Poşettekileri tek tek göstererek ) İşte, bunları yaptılar. Aldılar, çöpe attılar. Beğenmediler, çöpe attılar. Yazık, çok yazık ! Ben, Afrika’ da aç çocukları düşününce yemek bile yiyemem. Sokak çocukları aklıma gelir, lokmalar boğazıma dizilir. Sizin dizilmez mi ? Kimse size aç kalın demiyor. Yiyin, patlayıncaya kadar yiyin! Peki, sağlığınız ne olacak ? .. Yiyin, ama çöpe atmayın. Yiyeceklere yazık günah değil mi ? Yiyin ama, aç olanları da düşünün. Onlar için ne yapabiliriz, bunu da düşünün.

( Poşeti göstererek ) Ben şimdi gidiyorum. Bu artıklarınızla belki birkaç kedi, köpek doyururum. Kuşları mutlu ederim. Bu mutluluk da bugünlük bana yeter. Hoşçakalın! ( Çıkar )

 

CÜCE İLE DEV

 

Kişiler

Savaş : Uzun boylu

Tolga  : Kısa boylu

Barış   : Normal

 

( Savaş ile Tolga kol kola girerler. Ortadaki banka oturup dertleşirler. )

 

TOLGA : ( Cebinden çıkardığı çekirdekleri yiyerek ) Çok kızıyorum ya. Herkes bana Cüce diyor. Az önce Aysu da dedi.

 

SAVAŞ : Desinler, ne var ? Bana da Sırak diyorlar. Ben kızıyor muyum ?

 

TOLGA : Annene kızıyorsun ama. Sahiden her sabah süt mü içiyorsun ?

 

SAVAŞ : Süt olsa yine iyi. İçine yumurta kırıyor, bir de bal karıştırıyor. Sonra da zorla olsa içiyorum. Bööö!

 

TOLGA : Bana kimse karışmıyor valla. Kahvaltıdan sonra bile kola içiyorum. ( Meraklı bir biçimde ) Bana bak, ben bu yüzden mi cüce kaldım ?

 

SAVAŞ : Senin durumun kötü. Benim ki senden kötü! İlerde basketbolcu olamazsam yandım!

 

TOLGA : Ben ne yapacağım ki ! Benden halterci de olmaz. Olsam olsam, yedi cücelerden biri olurum!

 

BARIŞ : ( Gelir, ortalarına oturur ) Ne oldu? Karadeniz’de gemileriniz mi battı ?

 

TOLGA : İşte bizi seven normal bir çocuk!

 

BARIŞ : Sağol canım. Bunu dengeli beslenmeme borçluyum.

 

SAVAŞ : Yine başlama! Biliyoruz, yemek seçmiyorsun. Zamanında yiyorsun. Falan filan…

 

TOLGA : Ben ne yapacağım ya ? Biriniz sırık gibi, öteki normal… Ben kaldım cüce!…

 

BARIŞ : ( Ayağa kalkar ) Vardır elbet bir çare. ( Diğerleri de ayağa kalkarlar ) Zararın neresinden dönülse kardır. Boyumuzun önemi yok. Önemli olan vücut sağlığıdır.

 

TOLGA : Nereye gidiyoruz ?

 

BARIŞ : Karnımız tok, sırtımız pek. Tabii ki oyun oynamaya …

 

 

DİŞLER

 

Her sabah uyanınca

Ben bilirim işimi.

Yüzümü  sabunlarım,

Fırçalarım dişimi.

 

Hiç ağrımaz, çürük yok.

İnci gibi dişlerim.

Boş yere ceplerimde

Beklemez yemişlerim.

 

AĞIZ

 

- Ağzımız

Ne işe yarar arkadaşlar ?

- Konuşmaya…

- Islık çalmaya…

- Başka ?

- Su içmeye de yarar,

Yemek yemeye de…

- En güzeli de

Öpmeye yarar !

 

DUYGU İLE HALASI

 

Duygu, halasına çok benziyordu. İkisini bir arada görenler şaşıp kalıyorlardı. Küçücük ağzı, burnu ve simsiyah saçlarıyla Duygu, halasının tıpkısıydı sanki. Ama onların bilmedikleri bir şey daha vardı. Duygu, halası yemek yerken, konuşurken nasıl davranıyorsa öyle davranıyordu. Bu da en çok anne – babasını sevindiriyordu.

Geçen gün halası, Duygulara yatıya geldi. Duygu, daha kapıda halasının boynuna sarıldı. “ Hoş geldin halacığım ” dedi, Yanaklarından öptü. İçeriye buyur etti.

Akşam yemeği yiyeceklerdi. Halası ellerini yıkamaya gitti. Duygu da peşinden… Annesi yemeği ısıtırken, halası tabakları masaya koydu. Duygu da, tabakları masaya dizdi. Dört kişi oturup yemeye başladılar. Duygu, yan gözle halasına bakıyor, o ne yaparsa aynısını yapıyordu : Halası ekmeği çok az yiyordu. Duygu da az yiyordu. Halası lokmalarını çok iyi çiğniyordu. Duygu da öyle yapıyordu.

Halası yemeğini bitirince, “ Elinize sağlık ” dedi. Duygu da, “ Eline sağlık anneciğim ” dedi. Annesi, onlara “ Afiyet olsun ” dedi gülümseyerek.

Duygu, halasının yemekten sonra ne yapacağını biliyordu. Fırçasını aldığı gibi halasının peşine takıldı. Dişlerini iyice fırçaladı. Halası, “ Ooo! ” dedi, “ Duygucuğum, dişlerin her zamanki gibi pırıl pırıl. ”

Duygu, halası, anne ve babasıyla biraz televizyon izledi. Sonra pijamalarını giydi. Annesine, babasına “ İyi geceler ” dedi. Yatağına yattığında, halası geldi. Ona harika bir masal anlattı. Sonra yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. “ İyi uykular Duygucuğum ” dedi.

Duygu, düşünde yine bulutların üstünde uçtu. Kelebek gibiydi sanki. Bir yanında annesiyle babası, öteki yanında halası vardı. Halası durmadan gülümsüyordu ona.

 

 

İNCİ GİBİ DİŞLER

 

(Çocuk, -diş fırçalarken yaptığı gibi -dişlerini göstererek girer. Elleri arkasındadır. Komik bir görünüşü vardır. )

 

ÇOCUK : ( Dişlerini sıkıp göstererek sağa sola bakar.) Aaooo… Ağzım yoruldu. Sizi de yordum. Özür dilerim. İçinizden, “ Bu deli de kim? ” diye sordunuz öyle değil mi ? Ama ben deli değil, aksine çok akıllıyım! Neden mi ? ( Dişlerini gösterir.) Bakın, inci gibi dişlerim! Ne olmuş yani, benimki de inci gibi diyebilirsiniz. O zaman siz de çok akıllı sayılırsınız.

Şimdi gelelim neden akıllı olduğuma… Efendim, akıllı insan sağlığına dikkat eder. Dişlerini de korur. Dişlerim eksik, çürük olsaydı neler olurdu acaba? Bundan tüm organlarım zarar görürdü. Kalbim, midem ve diğerleri.. Eksik dişlerle iyi çiğneyemezdim. Midem daha çok yorulurdu. Çürük dişlerim olsaydı, zaman zaman ağrırlardı.

Haaa, bu arada geçende dişçiye gitmiştim. Dişimin birini doldurttum. Hiç de acımadı. Diş hekimi olan amca, bir de soru sordu bana. Bakalım siz bilebilecek misiniz? “ En son hangi dişler çıkar? ” ( Verilen cevapları alır. Bilen olmazsa cevabını verir.) Efendim, en son takma dişler çıkar. Dişlerinize iyi bakın. Hem güzel görünün, hem sağlıklı olun. (Utanarak) Bir şey daha söyleyeceğim ama… Şey… İnsan, sevdiği biriyle konuşurken ağzı kokarsa ne olur? Öööö!. Özür dilerim… ( Cebinden diş fırçasıyla küçük bir diş macunu çıkartır. Gösterir.) Bütün iş bu kadar işte! Hoşça kalııın! ( Dişlerin göstererek çıkar.)

 

SAĞLIK

 

Dünyada sağlık

En güzel öğüt.

Her sabah lık lık

İçeriz saf süt.

 

Yatarız erken.

Uyuruz hemen

Kuşlar öterken

Kalkarız sağlam.

 

Her gün üç saat

Güler oynarız.

Biz gürbüz, rahat

Şen çocuklarız.

 

SAĞLIK ÖĞÜDÜ

Seviyorsan canını,

Vücuduna iyi bak.

Kuvvetlendir kanını,

İstersen çok yaşamak.

 

Vakitli yat, erken kalk,

Çok dikkat et zamana.

Ne güzeldir çalışmak,

Dinçlik verir insana

 

Sen yaşarsan, bu vatan,

Ancak yaşar, yükselir.

Bunu bil, böyle inan,

Varlık, sağlıktan gelir.

 

BİLMECELER

 

Doktor verdi, ben içtim.

Çabucak iyileştim.                ( İlaç )

 

El üstündü kaydırmaca…     ( Sabun )

 

Gece dolu, gündüz boş

İçinde yatması hoş.                ( Yatak )

 

Yemeğin başı, hastanın aşı.    ( Çorba )

 

Altı mermer üstü mermer.

İçinde bir bülbül öter.              ( Ağız )

 

Karnı şişik, kafaya yapışık.     ( Burun )

 

Biz biz idik, otuz iki kız idik.

Ezildik büzüldük, iki duvara dizildik.   ( Dişler )

 

Alaca mezar, dünyayı gezer.      ( Göz )

 

Uzun sırık, beli kırık.                  ( Kaş )

 

İki kaşık, duvara yapışık.            ( Kulak )

 

Ben giderim o gider.

Yanımda tık tık eder                   ( Kalp )

 

Keser sapı germe yayı.

Beş dudağı beş de sapı.               ( Kol – El )

 

Çarşıdan alınmaz,

Mendile konulmaz.

Bundan tatlı bir şey olmaz.          ( Uyku )

 

ÖMER’İN SAĞLIĞI

 

Ömer sık sık dişi  ve karnı ağrıyan, ateşi yükselen bir çocuktu. Annesi ve babası bu duruma çok üzülüyorlardı. Ömer sebzeleri sevmez, yumurta, et yemez, süt içmezdi. Ama makarna, pilav, şeker ve tatlıları çok yerdi.

Ömer bir gün yine hastalandı ve annesi ile birlikte doktora gittiler. Doktorun muayenehanesine geldiklerinde onları güler yüzle bir hemşire karşıladı. Sıraları gelip doktorun odasına girdiklerinde doktor ;

-         Hoş geldiniz, dedi.

-         Hoş bulduk, diyen Ömer’in annesine doktor, “ Çocuğunuzun nesi var?” demesi üzerine o da durumu anlattı.

Doktor Ömer’i iyice muayene ettikten sonra, masasına oturarak ona reçete yazmaya başladı. Ayrıca aşılarını yaptırıp yaptırmadıklarını da sordu. Annesi, “ Canının yanacağını zannedip aşılarını olmuyor,” deyince doktor, bunun yanlış olduğunu, aşılarını olmazsa hastalıklardan korunamayacağını ona iyice anlattı.

Ömer giyinirken doktor da reçeteye ilaçları yazmıştı. Gitmeden önce doktor, Ömer’e bundan sonra her türlü yiyecekten yeteri kadar yemesinin onun sık sık hasta olmasını engelleyeceğini söyledi. Kapıdan çıkarlarken Ömer ; “ Aşı olmaya gidelim anne,” dedi.

Ömer aşı olmuş evlerine giderlerken, yolda arkadaşı Oya’ yı gördü.

-         Nereden geliyorsunuz? Diyen Oya’ ya :

Ömer mutlu bir şekilde, “ Aşı oldum oradan geliyoruz, annem ve doktor aşı olan çocukların hastalıklara kolay kolay yakalanmayacaklarını söylediler, sen daha aşı olmadın mı ? ” deyince,

-         Biz de şimdi gidiyoruz, dedi Oya.

-         Ömer artık sık sık hastalanmayan sağlıklı bir çocuk olmuştu.

 

MİKROP

Mikrop yürümüş, bir evin kapısından içeri girmiş. Bir de bakmış merdivenler var. Başlamış çıkmaya. Üst kata çıkınca kapıyı vurmuş.

-         Tak tak tak!

-         Kim o ?

-         Ben bay mikrop.

-         Ne istiyorsun ?

-         Seni hasta etmeye geldim.

-         Yoo beni hasta edemezsin! Bol bol uyudum, iyi gıdalarla beslendim. Temiz bir çocuğum, aşı da oldum.

Mikrop “ Ben gidiyorum” demiş.

Çocuğun annesi sabunlu su ile temizlik yapıyormuş.

Mikrobun ayağı kaymış, yuvarlanmış. Kendini kapının dışında bulmuş.

 

İLK SİVİL EV 

         Babam devlet memuruydu. Bundan dolayı hep lojmanlarda oturduk bu güne kadar. Onlarda hep birbirlerine benzerler nedense? Fakat İzmir’e taşınınca öyle olmadı. Lojmanda kalma puanımız yeterli olmadığından lojmanda değil de sivil bir eve yerleşme mecburiyetinde kaldık. Ne kadar iyi oldu bu durum. Ailemin üzülmesine rağmen ben seviniyordum. Bunu da onalar belli etmiyordum.

         Ne mutlulukmuş sivil bir evde kalmak. Bunu yaşamadan anlayabilmek pek mümkün değil. Bu evde ilk sabahında dışarı fırladım ve canımın istediği kadar gezip tozdum.

         Dairemizin tam karşısında Bahtiyar ağabeyin bir dükkanı var. Bu ağabeyimiz sıhhi tesisatçı. Bahtiyar ağabey iri yarı fakat çocuk kadar saf ve temiz bir insan. Elleri ne kadar büyük onun.

         Her sabah çaycıya tok sesi ile:

-         Hüseyin ağabey demli bir çay tesisatçıya, diye bağırır.

Bahtiyar ağabeyin hemen yanında koltuk tamircisi Salih ağabey var. O da çok iyi adamdır. Çırağını sormayın yalnız. O bizim Salih ağabeyle sohbetimize mani olur hep. Ağzı da pek temiz değildir. Ağzını açtığı zaman küfreder. Salih ağabey başka çırak bulamadığı için onu atamıyor dükkanından. Ne yapsın eli mahkum.

Arabalarla koltuk gelir dükkanına güzelleşirler, yüzleri değişir, yeniymiş gibi giderler evlerine. Biz koltuklar yapılıpta sahiplerine gidinceye kadar üzerine oturur. Onların etrafında kovalamaca oynarız.

Koltukçunun hemen yanında pideci Cüneyt ağabey var. Pidelerin kokusu bütün mahalleye yayılır. Evimizi taşıyanlara oradan pide ikram etmiştik. Karnım acıktı mı soluğu orada alırım. Cüneyt ağabeye para kabul ettiremem bir türlü. Ne cömerttir benim Cüneyt ağabeyim. Biraz göbeklidir yalnız.

Bakkalımız Mehmet amca.onu bana hiç sormayın ne tatlıdır o. Şeker gibi bal gibi tatlı. Dükkanı küçük olmasına rağmen temizdir ve mis gibi kokar. O tombul hali ile tekelden,  çayını beyaz çuvalla kan ter içinde getirir.  Dükkanında sağlığa zararlı hiçbir madde satmaz. Alışverişlerimizi hep ben yaparım ve ona günde mutlaka beş altı defa uğrar selam veririm.

Tatil sabahlarında gevrekçilerin sesleri pek güzel gelir. O çıtır çıtır gevreklerle yapılan kahvaltı....

Mahallemizin bütün insanları ile akraba gibi olduk sanki. Bana alıştığımdan başka bir huzur verdi ilk sivil evimiz. Bir daha lojmana taşınmak istemiyorum.

 

KARINCA İLE AĞUSTOS BÖCEĞİ 

         Karıncayı bilmeyenimiz mi var? Çalışkanlığı ve tutumluğu ile tanırız onu. İyidir hoştur da, biraz bencildir bizim karınca. Kendinden  başkasını hiç mi düşünmez.

         İşte hikayemiz!.... bir tembelle bir bencilin hikayesidir bu…

         Ağustos böceği bütün yaz, saz çalıp şarkı söylemiş. Yiyecek bolmuş nasıl olsa. Neşesine ve keyfine de diyecek yokmuş doğrusu. Arada bir karıncayı görünce, şaka yollu şöyle dermiş; “Bu kadar çok çalışma, biraz da eğlencene bak!” Karınca da ona kış mevsimi için yiyecek biriktirmesini söylermiş. Ama ağustos böceği karıncayı dinlemez, güler geçermiş.

         Sonunda, karıncanın haber verdiği kış, gelmiş çatmış. Kar fırtınaları nedeniyle göz gözü görmez olmuş. Bütün topraklar karla örtülmüş. Günlerce dışarı çıkamayan ağustos böceği ve aile fertleri, açlığa daha fazla dayanamayıp karıncadan yiyecek istemeye karar vermiş.

         Ağustos böceği açlıktan iki büklüm bir şekilde karıncanın kapısını çalmış. Kapıyı açan karınca; “Ne var, ne istiyorsun?” diyerek çıkışmış. “Çoluk çocuk evde açız.” Demiş ağustos böceği. “Allah rızası için bize biraz yiyecek ver.”

         Karınca daha da sertleşmiş. Üstelik çok da acımazsızmış. “Bütün yaz saz çalıp şarkı söylerken, bugünlerde aç kalacağını düşünmeliydin. Ağustos böceği haklısın demiş ve boynunu bükmüş. “Eğer yazın saz çalıp eğlenmeseydim, kazandıklarımı hal vurup harman savurmasaydım bu hallere düşmezdim.” Demiş. Ve pişmanlığını belirtmiş. Daha sonra karıncaya biliyorum beni acımazsın fakat bari çocuklarımı acı.” Demiş. Karınca da ağustos böceğinin çocuklarını acımış ve ağustos böceğine; “Sana yiyecek veririm, fakat kış boyu bize saz çalıp eğlendirirsen.” Demiş. Ağustos böceği bu teklifi hemen kabul etmiş. Ve karıncaları eğlendirmek için saz çalmaya başlamış. Çalışarak çocuklarının ve kendinin karınlarını doyurmuş.

         Ağustos böceği bundan sonra da çalıştığını biriktirmeye ve savurganlık yapmamaya karar vermiş. Çalışma zamanında çalışıp, eğlenme zamanında da eğlenmiş ve mutlu bir hayat sürmüş.

 

 

 

AYAKKABININ FERYADI

         Barış’a babası çok iyi ve pahalı bir ayakkabı almıştı. Barış  bunun kıymetini hiç bilmiyordu. Biraz giydikten sona atıp bir kenara bırakmıştı. Ayakkabı, işe yaramadığını sanıyordu halbuki Barış’ın böyle bir düşüncesi yoktu. Onu sadece, ondan baktığından mı bırakmıştı? Bu güzel ayakkabıyı niçin bıraktığını o da bilmiyordu. Bırakmıştı işte. Her şey izah edilemezdi zaten.

 

         Onun gibi okulun merdivenlerinin altına kaç tane ayakkabı bırakılmıştı. Onlarla beraber yan yana yatmak ne kadar ıstıraplıydı. Bir de ona sorsalardı bunu dile gelip, hepsini bir bir anlatacaktı.  Üzerinden kaç ayak geçiyor, kaç kişi çiğniyordu onu. Ayakkabıları aklına gelip de arayanlar, onu oradan oraya tepikliyordu. Hiç bu kadar aşağılanmaya layık mıydı.?

         Ayakkabısı olmayanlar için çok değer taşıyan ayakkabının, Barış’ın yanında hiçbir değeri yoktu. Babası alırken ona epeyce para saymıştı. Nasıl olsa kaybolunca yenisini alıyordu ya. Fakat bu markalı, pahalı ayakkabı ne olacaktı? Onun derdini kim dinleyecekti? Yanındaki ayakkabılar da aynı dertle inliyorlardı, onların derdiyle de ilgilenen yoktu. Bu çaresizlik içinde, kim, sahibinin ağına iyi bir pabuç olmayı tekrar deneyebilirdi.

         Bu arada okulun müdür yardımcısı gördü  bu terkedilmiş ayakkabıları. Barış’ın ayakkabısını eline aldı. Ayakkabı, buna çok sevinmişti; iyi bir davranış görmüştü ondan. Sonra yavaşça tekrar yere bıraktı. “Ne kadar iyiydi bu öğretmenler. Onu pat diye yere atıverememişti.” Herkesin kendine kötü davranacğını beklerden öğretmen öyle yapmamıştı. Kendi ayakkabına baktığı belliydi. Ayakkabısı gıcır gıcır boyalıydı öğretmenin. Hademelerden birini çağırdı.

-                    Şu ayakkabıları toplayıp öğrencilerin göreceği bir yere bırakın, dedi. Sonra da kendi kendine söylendi: “Bu adamlar nankörlük ediyorlar, hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar.” Dedi.

-         Oğluma böyle pahalı ayakkabı alamıyorum. Bunu bulamayanlar da var, dedi.

Ayakkabı, müdür yardımcısının bu erine ne kadar sevinmişti. Jokeyine kavuşmayı bekleyen bir at kadar memnun olmuştu. “Sahibim beni görür de giyer.” Diyordu. Sıkış tepiş hepsini bir çuvala doldurdular. Pazara giden mallar gibi öğrencilerin görebileceği bir yere boşaltılar. Kendi sahibini bekleyen, bu güzelim ayakkabılar, ne yazık ki beklediklerini bulamadılar. Yine o hademe, akşam olunca onları kızarak, söylene söylene, aynı çuvala doldurdu; eski bulundukları merdiven altına bıraktı. Güzel ayakkabının sahibi Barış, yine onu görmemişti. Kendisinin böyle kara bir talihi olduğundan dolayı ne kadar endişeliydi. Kara yazgısı yine değişmemişti. Yaramaz ve müsrif Barış’ın ayakkabısını göreceği yoktu. Orada tozlanmaya ve atıl kalmaya mahkumdu.

           Keşke değerimi bilen birisinin ayakkabısı olsaydım. Beni bilye ter etmezdi. Beni devamlı boyar, yüzümü güldürür ve bana bakardı. Şimdi üzüntüden kaç yıl ihtiyarlarım, diye inledi.

         Bir gün, bulunduğu yerde durdurmadılar, orayı da ona fazla gördüler. Bu defa orada böyle kıymet bilmez göreceklerin bıraktığı ayakkabılar artmıştı. Merdiven altı da almaz olmuştu onları. Hiç kimse de başkasının attığı ayakkabıya tenezzül etmiyordu. Orada öylece bırakılamazdı. Öğrencilere yapılan öğütlerin de hiç etkisi olmamıştı.

         Aynı hademe, alının bir kararla onları yine çuvala doldurdu. Ayakkabı bu sefer nereye gittiğini bilmiyordu. Gözleri bağlı, bir körebe gibiydi. Fakat alt katlardan birine indiğini hissedebiliyordu. Nihayet bu seyahat de uzun sürmedi; tekrar çuvaldan çıkarıldı ki bir de ne görsün? Kendisini kalorifer kazanının başında buldu. Kazanın kapağı açıldı. Ateşli ağzıyla ayakkabı ikinci kürekte kendini ateşin içinde bulacağını biliyordu. Kaloriferci ikinci küreği salladığında biri gitmişti kazana. Diğeri öyle bir feryat etti ki onun feryadından kazan gürül gürül inlemesine rağmen Barış, yeni aldığı ayakkabıyı da bir kenara bırakma  sevdasına kapılmıştı. Sonra ayakkabı:

 

-         El insaf el insaf, diye bağırdı. Birkaç kere.

Barış, yatağından bağırarak uyandı. Hemen ayakkabılığa koştu. Ayakkabısı gıcır gıcır  orada duruyordu. Kendinin eskimeden hiçbir eşyasını atmayacağına söz verdi gördüklerinin de rüya olduğuna sevindi.

 

 

 

 

TUTUM HAFTASI

 

Bu haftanın verdiği

Öğütleri tutalım.

Bir lira artırıp

Kumbaraya atalım.

 

Yurdumuzun malını

Severek almalıyız.

Dara düşmemek için

Tutumlu olmalıyız.

 

Yalnız bugünü değil,

Yarını düşünelim.

Zamanı ve paranın

Değerini bilelim.

 

YERLİ MALI

 

Üstüm, başım, içim dışım,

Ayakkabım yerli malı…

Vatanını seven insan

Yerli malı kullanmalı.

 

 

 

 

Neden param avuç avuç

Yabancıya gitsin bütün ?

O paralar diken olur,

Canımızı yakar bir gün.

 

Yerli malı duruyorken

Yabancıya bakar mıyım?

İşçimizin emeğini

Bile bile yakar mıyım?

 

Çeşidi az olsa bile,

Yerli malı vatan malı.

Başka türlü düşünenler,

Varlığından utanmalı…

 

 

 

 


TUTUM HAFTASI

 

Yerli malı giyelim,

Yerli yemiş yiyelim.

Elma, armut, fındık, nar,

Yurdumuzda bol bol var.

 

Mersi’nin portakalı,

Ankara’nın ak balı.

Bursa’nın kestanesi,

Ne hoş olur yemesi.

 

İzmir’in üzümleri,

Dünyada yok benzeri.

Sakarya’nın kirazı,

Müjdeler bize yazı.

 

Bursa’nın ipeklisi,

Nazilli çiçeklisi.

Kayseri ve Adana’da

Bez dokurlar vatana


 

Türk şekeri, Türk bezi,

Besler giydirir bizi,

Sevinelim çocuklar

Çalışsın fabrikalar.

 

Türk yurdu bir petektir,

Türk milleti arıdır,

Yurdumuzun ziyneti,

Türk fabrikalarıdır.

 

Açılsın fabrikalar,

Delinsin yalçın dağlar,

Bankalarda biriksin,

Deste deste paralar.

 

Yükselecek yurdumuz,

Kimseden yok korkumuz,

Sevinelim çocuklar,

Çoğalsın fabrikalar.

 

 

DAMLAYA DAMLAYA GÖL OLUR

 

 Ali, tutumlu bir çocuktu. Parasını çok dikkatli harcardı. Harçlığının büyük bir kısmını kumbarasına atardı. Günler geçti. Ali’nin kumbarası her geçen gün daha ağırlaştı. O ağırlaştıkça, Ali’nin sevinci ve heyecanı da artıyordu. Çünkü, biriktirdiği parasıyla bisiklet almayı düşünüyordu.

Yıl sonu geldi. Ali karnesini aldı. Sınıfını geçmişti. Anne ve babası çok sevindiler. Ona, her zamankinden daha çok harçlık verdiler. Ali, parayı alır almaz hemen kumbarasına koştu. Ne kadar uğraştıysa da paraları kumbaraya sokamadı. Kumbara ağzına kadar dolmuştu.

Ali, annesi ve babasını çağırdı.

Annesi :

-         Bu dolmuş. Açmalıyız, dedi.

Biraz uğraştıktan sonra kumbarayı açtılar. Kumbaranın içinden madeni ve kağıt, bir sürü para çıktı.

Babası, Ali’ye :

-         Aferin oğlum, dedi. Bu davranışın çok hoşumuza gitti. Atalarımız, “ Damlaya damlaya göl olur ” diye boşuna dememişler. Bunu şimdi daha iyi anladın sanırım.

Babası, Ali’nin parasını biraz daha para ekledi. Ona güzel bir bisiklet aldılar. Ali, bisikletiyle doya doya gezdi. Kumbarasına para atmayı ise hiç unutmadı.

 

 

MUTLU KALEM

 

Ben bir kurşun kalemim. Dışım ağaçtan, içim ise kömürdendir. Beni bir fabrikada yaptılar. Adamın biri beni ve arkadaşlarımı satın aldı. Arabayla uzun bir yolculuk yaptık. Sonunda bir dükkana konuk olduk.

Güzel bir gündü. Vitrinde durmuş çevremi seyrediyordum. Çocuğun biri içeriye girdi. Beni satın alıp çantasına koydu. Evine götürdü. Kalemtıraşı çıkarıp ucumu açmaya başladı. O an çok heyecanlandım. Biraz da korktum. Ama o ucumu dikkatli bir biçimde açtı. Canımı hiç acıtmadı. Sonra da bir kağıda adını ve soyadını yazdı. Okudum. Adı Zeynep Çalışkan’mış.

Zeynep’in yazısı inci gibi güzeldi. O benimle ödevini yazarken mutluluktan uçuyordum. O hep böyle güzel ve doğru yazdıkça da mutluluktan uçacağım.

 

 

KAVGACI DOSTLAR

        Aynı evde yaşayan üç arkadaş varmış. Sahipleri bu üç kafadara çok iyi bakarmış. Evin küçük kızı ise onlardan ayrılmak istemezmiş. Bunlardan birisi köpek, diğeri kedi, öbürü ise kanarya iliş. Bir gün evin sahibi kocaman bir ayna getirip koridora asmış. Köpek, eve gelen bu yeni şeyi tanımak için koşup bakmış. Aynada gördüğü şey bir köpekmiş. Çok sinirlenip; “Heey aptal köpek;!” demiş, “Ne diye havlayıp dişlerini gösteriyorsun? Burası bizim evimiz, çabuk defo buradan!” Sonra da arkadaşlarının yanına gidip bunu haber vermiş.

        Bu kez kedi koşup aynaya bakmış; “Ama köpek kardeş.” Demiş. “Ben burada çok güzel bir kedi görüyorum.”

        Köpek; “ Hadi oradan yalancı!” diyerek kediye hırlamış. Köpekle kedinin tartışması sürerken , bu kez kanarya geçmiş aynanın karşısına.  “Sizler neler saçmalıyorsunuz?” demiş, “Ne köpeği, ne kedisi, baksanıza burada çok güzel bir kanarya var.”  Üç arkadaş tartışmaya başlamış. Yok köpek, yok kedi, yok kanarya derken kavga etmeye ilerlemiş. Yorgun düşünce, bu kez üçü birlikte gidip aynanın karşısına geçmişler, Aynada kendilerini görünce boş yere kavga ettiklerini anlayıp utanmışlar.

        O günden sonra da birbirlerini hiç üzmemiş ve kavga etmemişler. Oyun oynarken hep birbirlerine saygı göstermişler. Bir sorun çıktığı zaman güzelce birbirlerine bağırmadan herkesi dinlemişler ve kavga etmeden bütün sorunlarını çözmüşler. Çünkü onlar çok akıllı ve iyi dostlarmış…

 

KOMŞU İLİŞKİLERİ 

         Bundan on yıl önce Yozgat iline banlı Boğazlayan ilçesinin Yazıkışla köyünde doğdum. Şu anda da köyde yaşıyorum. Köyümü çok seviyorum. Komşularımı ve köyde yaşayan bütün insanları çok seviyorum.

         Bizim köyde herkes birbirini çok sever. Birbirine yardım eder. Köyümüzde zaman öyle geçiyor ki anlatamam. Günler, haftalar hatta mevsimler…

         Mevsimler dedim de aklıma geldi.

         Biz köylüler dört mevsimde neler yaptığımızı merak ediyor musunuz.

         Merak ediyorsanız anlatayım.

         Sonbahar mevsimine girerken kışlık yiyeceğimizi, patatesimi soğanımızı, turşumuzu, salçamızı hazırlarız. Özellikle de unumuzu tarladan çıkan buğdaydan elde ederiz. Nasıl mı? Buğdayı değirmene götürür un haline getirip tekrar geri evimize götürürüz. Niçin mi hazılık yapıyoruz? Çünkü kışın kardan yollarımız kapanır da ondan.

         Kış gelince biz çocuklar okulumuza gitmeye devam ederiz. Okuma ve yazma öğrenmek için çok çalışırız. Verilen ödevleri eve gelir gelmez yaparız. Çünkü akşam komşulara oturmaya gideriz. Sonra da onlar bize gelir. Kışın geceler uzun olduğu iüin evde canım sıkılırdı.. Eğer bize akşam misafir gelmezse…acele karar vererek, belirlediğimiz komşulara gideriz.

         Misafirliğe gittiğimizde babalarımız tarladan, bağdan bahsederlerdi.

         Annelerimiz, ablalarımı bir yandan ellerinde şişelerle kışlık giyecekler örerler bir yandan da birbirlerine bakarak konuşurlardı. Ben onlara birbirinizle konuşarak bakmadan nasıl örüyorsunuz? Diye sorduğumda bana gülümserlerdi.

         Ben de arkadaşlarımla oturur bir birimize köyle ilgili sorular sorardık. Şöyle sorular sorardık: Köyümüzün ilk girişinde oturan ailede kaç kişi var. Köyde herkes birbirini tanıdığı için çabuk bilirdik.

         Komşularımıza gittiğimizde, komşularımız bize geldiğinde çok sevinirdim. O gün camın hiç sıkılmazdı. Birbirimize yiyecekler ve içecekler ikram ederdik. Çaylar patlamış mısırlar meyveli peksimetli cevizler daha neler neler.

         Karlar erimeye başladı, kış mevsimi hoşça kal ben gidiyorum dedi. İlkbahar mevsimi bütün güzelliği ile ben geliyorum dediği zaman tarlalarımıza gideriz. Fidanlarımızı dikeriz. Köyümüzde ve tarlalarımızda bir hareketlilik başlar. Her taraf yeşillenmeye başlar. Karıncalar çalışmaya başlar.

         Tarlamızı sulamak için kullandığımız su kanalları dolmuşsa bu kanallarda suyun düzenli ve çok tarlamıza gelmesi için temizlenmesi gerekirmiş.      

         Köy bekçimiz köyün meydanında yüksek bir yere çıkıp yüksek bir sesle: “Yarın su kanalları temizlenecek. Tarlası olanlar yarın saat 8:00’da köy meydanında toplansınlar.”  Diye bağırır. Bizimde tarlamız vardı. Babama yarın gidip gitmeyeceğini sordum.

         Babam, oğlum bütün köylülerin bir araya gelip beraberce çalışılmasına imece denir. İmeceye bütün tarlası olan gelir. Bu birlik ve beraberlik içinde yapılacak işe mutlaka katılmayız dedi.

-         babacığım ben de gelebilir miyim? dedim.

-         Olur, dedi. Ama sabah erken kalkmalısın. Dedi.

Sabah erkenden kalktım çok heyecanlıydım. İmeceye gidecektim. Sabah köy meydanı çok kalabalıktı. Herkesin elinde kazma kürek ve yiyecek çatması vardı.

Traktörlere binip iş yapacağımız yere gittik. Kazmasını alan küreğini alan işe başlıyordu. Herkes harıl harıl çalışıyordu. Bu kadar insanın yardımlaşarak bir işi yapmasından çok etkindim. Ben de boş durmuyordum. Elime bir su bidonu bir de bardak alarak su isteyen var mı diyerek su dağıtıyordum.

Çok mutluydum. Çünkü imecede ben de iş yapıyordum. Öğleyin olamadan kanaların hepsi temizlenmiş iş bitmişti. Öğleyin yemeğimizi evde yemeye karar verdik traktörlere binip köye döndük. Yaz mevsiminde, ektiğimiz ürünleri tarladan eve getiririz buna ise hasat denir.

Hasat ederken yine köylüler birlik ve beraberlik içinde birbirine yardım ederler.

         Kısacası benim köyde komşuluk ilişkileri çok güzel. Köyün yapılması gereken işleri bütün köylü bir araya gelerek yaparız.

 

KÜÇÜK ÇOBAN VE KURT

        Çoban, bir süredir hayvanları otlatma işini oğluna bırakmıştı. Küçük çoban, her gün koyunları çayıra götürüyor, otlatıyordu.

        Bir gün canı sıkıldı; Biraz heyecan yaratmak için, “kurt geliyor!” diye bağırarak köye doğru koşmaya başladı. Köylüler, derhal sopalarına sarıldılar; kurdu yakalamak için çayıra koştularsa da, tabii kurdu göremediler.

        Çocuğun bu yalancılığı öylesine inandırıcı idi ki, aynı yalanı iki defa daha tekrarladı ve her defasında da, “koca adamları nasıl da aldatıyorum,” diye içinden köyünün insanları ile alay etti.

        Ama bir gün, bir kurt gerçekten sürüye hücum etti. Çocuk, heyecan ve korku içinde, “kurt geliyor!” diye köye gidip yardım istedi ise de, bu defa kimse kendisine inanmadı. Kurt o koyunların hepsini parçaladı, öldürdü.

 

Ana fikir: Yalancılara doğruyu söylese bile kimse inanmaz.

 

 

 

 

 

BÜYÜK TAŞLAR, KÜÇÜK TAŞLAR

 

Zamanın verimli kullanımı hakkında düzenlenen kurslardan biriydi. Her biri zaten bir iş sahibi olan öğrencilerine pratik bir ders vermeyi düşünen öğretmen, masanın üzerine kocaman bir kavanoz koydu. Sonra, bir torbadan irici kaya parçaları çıkardı, dikkatlice üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirdi. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca, sınıfa sordu:

“Kavanoz doldu mu?”

Sınıftaki herkes:

“Evet, doldu” cevabını verdi.

“Demek doldu” dedi öğretmen. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkarıp kavanozun tepesine boşalttı. Sonra kavanozu eline alıp salladı. Böylece, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleştiler.

Öğretmen, yeniden sordu:

“Şimdi kavanoz doldu mu?”

işin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler, bu kez:

“Hayır” dediler, “Hayır, tam da dolmuş sayılmaz.”

Öğretmen:

“Doğru” diyerek tasdik etti onları. Sonra da, masanın altından bir kova dolusu kum çıkardı. Kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar kumu kavanoza boşaltmaya devam etti. Ve yeniden sınıfa sordu:

“Kavanoz doldu mu?”

Yine:

“Hayır, dolmadı” cevabını aldı.

Yeniden:

“Doğru” dedi öğretmen ve bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başladı. Kavanoz artık dolmuş ve iş ‘kıssadan hisse’ye kalmıştı. Öğretmenin:

“Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” sorusuna , atılgan bir öğrenci, hemencecik şu karşılığı verdi:

“Şu dersi çıkardık:Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman işler için zaman bulabilirsiniz.”

Bu, yabana atılır bir ders değildi  gerçi. Ama, öğretmenin vermek istediği ‘asıl ders’ de değildi. O yüzden, hayır anlamında başını salladıktan sonra şunları söyledi sınıfa:

“Çıkarılması gereken asıl ders şudur: Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız, daha sonra asla koyamazsınız.”

Ve ekledi:

“Düşünün bakalım: hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda bırakıyorsunuz?”

 

MEHMET VE ARKADAŞLARI

         Sınıfta  öğretmen ve öğrencileri duyu organları üzerinde konuşuyorlardı.

         Öğretmen:

-         Bu hafta sonu sizlerden duyu organlarımızla ilgili araştırma yapmanızı istiyorum. Bu konuda kimler görev almak istiyor? Diye sordu.

Meraklı Sibel ve Şeyda hemen örnek bir şekilde parmak kaldırdılar. Meraklı Mine, işitme organlarımızla ilgili araştırma yapacaktı.  Şeyda ise tad alma organımızla ilgili araştırma yapmak istediğini söyledi.

Bu arada sınıfta bir ağlama sesi duyuldu. Ağlayan Mehmet’i. Öğretmeni yanına yaklaştı. Ona niçin ağladığını sordu. Mehmet konuşmak istemiyordu.

Öğretmen, onun yanına oturdu.

-         Bak, Mehmetçiğim ! bana duygularını söylemezsen seni anlayamam. Seni anlayamadım için de sana yardımcı olamam. Lütfen bana niçcin ağladığını söyler misin?  Dedi.

Mehmet:

-         Ben de görev almak isterdim ama başaramam! Diyerek ağlamaya başladı. Öğretmen Mehmet’in başını okşayarak:

-         Ben sana güveniyorum ve sana dokunma duyumuzla ilgili araştıma yapman için görev veriyorum,dedi. Ama bir dahaki sefere ağlayarak değil de parmak kaldırarak görev almanı istiyorum, dedi.

Mehmet evine dönerken yağmur yağmaya başladı ve ıslandı. Hızla giderken ayağı kaydı ve düştür. Dizi yaralandı. Annesi yarayı temizledi.

Mehmet’in karnı çok acıkmıştı. Ateşte pişen yemeği merak etti. Yemeğe bakarken ateşin sıcaklığını hissetti ve geri çekildi. O anda sevinç çığlıkları atmaya başladı. Araştırmasını yaşarak öğrenmişti.

Yağmurda ıslanırken neler hissettiğini, dikenin batmasını, pamuğun yumuşaklığını, ateşin sıcaklığını hatırladı. Bir an önce hafta sonu tatilinin bitmesini istedi.

Hafta sonu tatili bitmiş, Mehmet’in arkadaşları okula gelmişti. Görev alan öğrenciler, araştırmalarını açıklamak için sabırsızlanıyorlardı.

Önce Meraklı Mine parmak kaldırarak öğretmeninden söz istedi ve işitme organları ile ilgili hazırladığı resimleri gösterdi. Daha sonra Şeyda bir taraftan parmak kaldırıyor bir taraftan da “Öğretmenim! Öğretmenim!” diye bağırıyordu. Öğretmen Şeydaya bunun için söz hakkı vermedi ve bir başka öğrenciyi kaldırdı konuşmasını istedi.

Şeyda daha sonra örnek bir şekilde parmak kaldırdı ve söz hakkı istedi. Öğretmen bu sefer ona söz hakkı verdi. Şeyda hazırladığı ödevi arkadaşlarına gösterdi.

Sıra Mehmet’e gelmişti. Arkadaşları Mehmet’in ne hazırladığını merak ediyorlardı. Mehmet örnek bir şekilde parmak kaldırarak söz hakkı aldı.

Mehmet elindeki taşı arkadaşlarına gösterdi. Canının yanmasını, yağmurda ıslandığını, ateşin sıcaklığını, kısaca başından geçenleri anlattı. Böylelikle dokunma duyusuyla ilgili araştırmasını başarıyla tamamladı. Arkadaşları Mehmet’i alkışladılar.

Mehmet aldığı görevi güzel bir şekilde yerine getirmenin mutluluğuyla artık örnek bir öğrenci olmaya kendi kedine söz verdi.

 

MUSTAFA KEMAL ANLATIYOR 

         10 Ağustos 1915 Conkbayırı’nı almak ve bütün boğaza hakim olmak için İngilizler yirmi bin kişilik bir kuvvetle, günlerce kazdıkları siperlere yerleşmişler, hücum anını bekliyorlardı. Gecenin karanlığı  tamamen kalkmış, tan ağarmak üzereydi. 8. tümen komutanı ve diğer subayları çağırdım.

         Mutlaka düşmanı mağlup edeceğinize inanıyorum. Ancak siz acele etmeyin, evvela ben ileri gideyim, size ben kırbacımla işaret verdiğim zaman, hep birlikte atılırsınız. Bu durumdan askerlerini de haberdar etmelerini istedim. Hücum, baskın tarzında olacktı. Sakin adımlarla ve süzülerek düşmana 20-30 m yaklaştım. Binlerce askerin bulunduğu Conkbayırı’da çık çıkmıyordu. Dudaklar, sessizce bu sıcak gecede dua ediyordu. Kontrol ettim. Kırbacımı başımın üstünde  kaldırıp çevirdim ve birden aşağı indirdim. Saat 04:30’da kıyametler kopmuştu. İngilizler neye uğradıklarını şaşırmıştı. Allah Allah sesleri bütün cephelerde, karanlıkta gökleri yırtıyordu.

         Her taraf duman içinde ve heyecan her yere hakim olmuştu. Düşmanın topçu ateşi gülleleri büyük çukurlar açıyor, her tarafa şarapnel ve kurşun yağıyordu. Büyük bir şarapnel parçası tam kalbimin üzerine çarptı, sarsıldım, elimi göğsüme götürdüm, kan akmıyordu. Olayı Yarbay Servek Beyden başka kimse görmemişti. Ona parmağımla susmasını emrettim. Çünkü vurulduğumun duyulması bütün cephelerde panik  yaratabilirdi. Kalbimin üzerinde cebimde bulunan saat paramparça olmuştu. O gün akşama kadar birliklerin başında daha hırslı olorak çarpıştım. Yalnız bu şarapnel vücudumda, kalbimin üzerinde aylarca gitmeyen derin bir kan lekesi bırakmıştı.

         Aynı gün gece, yani 10 Ağustos günü, beni mutlak ölümden kurtaran ve parçalanan saatimi, Ordu Komutanı liman Von Sanders Paşaya hatıra olarak verdim. Çok şaşırmıştı ve heyecanlanmıştı. Kendileri de altın cep saatini bana hediye ettiler.

         Bu hücumlarda İngilizler, binlerce ölü bırakarak tamamen geri çekildi ve Çanakkele’nin geçirmeyeceğini iyice anlamış oldular.

 

 

KURTULUŞ SAVAŞINA BAŞLARKEN

 

Fırtına korkunç, gece kapkaranlıktı. Ne gökte tek bir yıldız, ne kıyıda tek bir fener görünüyordu. Vapurun da bütün ışıkları söndürülmüştü.

Karadeniz’in azgın dalgaları, Bandırma Vapuru’nun çürük teknesini nerdeyse dağıtıverecekti. Güvertede dolaşan bir karaltı, bir aralık kaptan köprüsüne çıktı.

Yaşlı süvari :

-         Buyrun Paşam ! dedi.

-         Nasıl bir rota tuttunuz kaptan ?

-         Nasıl bir rota tutalım Paşam ?

İşte Allah’a sığındık, ulu orta gidiyoruz.

-         Niçin ?

-         Beni bu vapura birkaç gün önce verdiler. Vapurun noksanlarını söyledim, ama kimseye söz dinletemedim. Pusula bozuk, arakete yok. Böyle bir gemiye nasıl rota verilir ?

 

Mustafa Kemal :

-         Siz işinize bakınız, dedi. Biz böyle de gideriz.

Mustafa Kemal’le on sekiz kişilik karargahını Samsun’a götürecek olan bu eski gemiyi, belki de bile bile, böyle yola çıkarmışlardı. Hatta yola çıkmadan önce eski dostlarından biri:

-         Gitmeyiniz ! Duyduğuma göre yolda vapurunuzu batıracaklarmış, demiş. O’nu bu yolculuktan vazgeçirmek istemişti. Fakat Mustafa Kemal kararını vermişti.

-         Ne olursa olsun, gideceğim, diyordu.

Gündüzleri karaya yaklaşarak giden, geceleri ışıklarını söndürüp açıkta ilerleyen Bandırma Vapuru, 16 Mayıs’tan beri fırtınada çalkalanıp duruyordu.

19 Mayıs 1919 günü fırtına durur gibi oldu. Erken saatlerde iskeleye toplanan Samsunlular, geminin bir türlü gelmemesinden telaşlanıyordu. Nihayet, Çaltıburnu açıklarında bir gemi göründü. Daha sonra, Mustafa Kemal’i taşıyan kayık kıyıya yanaştı.

 

ÖZLÜ SÖZLER

 

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.

                                                                         Mustafa Kemal Atatürk

 

 

 

 

SEVMEK

 

ÇOCUK : ( Sahneye girince gömleğinin düğmelerini çözer. İçindeki “ Ay Yıldız ” lı giysi görünür. Seyircilere…) Şair ne demiş : “ Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. ” Bayrağımızdaki kırmızı renk şehitlerimizin kanıdır. Ay ve yıldız nedir, düşündünüz mü hiç ?

Hangi ulustan olursa olsun, her çocuk bayrağını sever. Bayrak, o ulusun simgesidir. Bizim bayrağımız da… Ben bayrağımız gibi Atatürk’ü ve Cumhuriyeti de seviyorum. Bu üçünü birbirinden ayırırsak hiçbirinin değeri olmaz!

Cumhuriyeti de seviyorum. Neden ? Cumhuriyet demokrasi ve özgürlük demektir. Karanlıkta değil aydınlıkta yaşamak demektir. Dünyanın en mutlu ülkeleri Cumhuriyetle yönetiliyor. Halk, kendini kimin yönetmesini istiyorsa onu seçiyor. Cumhuriyetimiz daha genç, daha yeni. Onu daha da ileriye götürmeliyiz. Okumalı, çalışmalı, üretmeli ve paylaşmalıyız. Cumhuriyeti sevmek işte budur! Yaşasın Cumhuriyet! ( Çıkar )

 

 

ATATÜRK OLMASAYDI

 

( Deniz, yakasında Atatürk resmiyle sahneye girer. Bakınır.)

 

DENİZ : ( Banka oturur. Saatine bakar. ) Nerede kaldın Yağmur ?

 

YAĞMUR : ( Kara çarşafın içine girer. Sadece gözleri görünmektedir. Deniz’in yanına oturur.) Merhaba! Birini mi bekliyordunuz?

 

DENİZ : Hee…

 

YAĞMUR : Ona he demezler, evet derler.

 

DENİZ : Efendim?

 

YAĞMUR : ( Çarşafı çıkarır. Gülerek) O beklediğiniz ben miyim acaba? )

 

DENİZ : Yağmur! Sen ha?

 

YAĞMUR : Evet, ben…

 

DENİZ : Seni çarşafların içinde düşünmek aklımın ucundan bile geçmezdi.

 

YAĞMUR : Ben de bilerek yaptım bunu. Türk kadını da kızı da böyle giyinmeli. Kıskanç olmanın gereği yok.

 

DENİZ : Anlamadım.

 

YAĞMUR : Diyorum ki, erkek de kadın da eşit yaratılmıştır. Kimsenin üstün bir yanı yok.

 

DENİZ : Tıpkı Atatürk gibi konuştun.

 

YAĞMUR : Konuştum ; çünkü ben onun kızıyım. O bizlere çok güvendi. Kurtuluş Savaşı’nı hatırla…

Erkeklerle birlikte savaştık. Atatürk olmasaydı ne sen nede ben olurduk. Bu güzel Türkiye de olmazdı, umut dolu insanlar da olmazdı.

 

DENİZ : Atatürk olmasaydı, bizde böyle olmazdık. Bunu biliyorum. Ya sen olmasaydın, ben ödevlerimi nasıl yapardım?

 

YAĞMUR : ( Deniz’i yanağından öper.) Başka Yağmurlar var. Onlarla yapardın tabii. Atatürk’ün ne Yağmurları biter, ne de Denizleri. Haydi bakalım ders çalışmaya…

 

ÖZLÜ SÖZLER

 

İlköğretim davası, insan olma, millet olma davasıdır.

Bugünün küçükleri, yarının büyükleridir.

 

 

 

 

 

MÜTHİŞ ORTAKLIK

Bazıları hayatın bir mücadele olduğunu, güçlünün daima zayıfı yendiğini söyler.

Canlıları incelediğimizde bu inanışın doru olmadığını görürüz. Öyle olsaydı, diğerlerine göre en zayıf ve güçsüz olan canlıların neslinin tükenmesi gerekirdi. Oysa bir çok güçsüz ve zayıf canlı milyonlarca yıldır varlıklarını sürdürüyor. Çünkü canlılar dünyasında yaşamı “güç” belirlemez. Allah, canlılar arasında müthiş bir gene kurmuştur. Bu denge içinde canlılar arasında bazen ilginç yardımlaşma biçimleri görülür. Hayatlarının devamı için birbirlerinin eksiklerini tamamlarlar.

Şimdi, “düşünme, yorumlama yetenekleri”  olmayan, ama birlikte güzel bir çalışma yapan iki canlıdan söz edelim: Kahramanlarımız bir porsuk ile kılavuz kuşu… Asaya ile Afrika’da yaşayana bu kuşlar bal porsuğu  denen bir porsuk türü ile yardımlaşarak yaşamlarını devam ettirir.

Nasıl mı? Kılavuz kuşları, çoğunlukla bal mumu ile beslenir. Fakat arıların yuvasına girmek biraz cesaret ister. Çünkü, oraya girenin canı tehlikededir. Düşünün bir kere, o arılardan üç beş tanesi bizi soksa, sanırım hastaneyi boylarız. Ya zavallı kuş ne yapsın? İşte, tam bu notada sonsuz merhamet sahibi Allah’ın yönlendirmesi ile devreye porsuk girer. Kuş, porsukla yaptığı ortaklıkla kazasız belasız bala ulaşır. Yiyecek sorununu çözer. Porsukların derisi o kadar kalındır ki arıların iğnesi bu deriye pek islemez. Bu yüzden porsuklar hiç çekinmeden arı kovanına girer, onların  ballarını alır ve afiyetle yer. İşte kuş bir arı kovanına rastladığında hemen bir bal porsuğunu aramaya koyulur. Kılavuz kuşu bir porsuk bulunca hemen onun tepesinde dönmeye başlar. Porsuğu bal olan yere götürür.

Porsuk, arı yuvasını bulunca içindeki balı alır ve yer. Peki, kuşa ne kalıyor? Porsuk sadece balı yer ve çekilir. Kuş ise petekte kalan bal mumu ile beslenir.

Aslında arıların bal yapması da ilginçtir. Çünkü onlar balı sadece kendi ihtiyaçları için üretmez. Ürettikleri balın çok azını kullanan arılar, diğer canlılar, özellikle de insan için bal üretir. Demek ki kainatta hiçbir şey gereksiz ve boşuna yaratılmamıştır. Arı bal yapar, bundan porsuk da kılavuz kuşu da insan da yararlanır.

Ne güzel bir alış veriş değil mi? Ah, keşke biz insanlar da onları örnek alabilsek! Yaşamımızı yardımlaşma ile daha güzel hale getirebilsek! Toplumumuz, ülkemiz ne güzel olur, değil mi?

Düşünme özelliği olmayan bal porsuğu ve kılavuz kuşu bunu yapabiliyor. Biz niye yapamayalım ki? Hem atalarımız ne güzel demiş: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.” “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” Haydi, bizde dünyamızı yardımlaşma ve dayanışma ile güzelleştirelim!

KÜÇÜK KIRMIZI BALIK

         Eskiden, çeşik çeşit balıkların yaşadığı kocaman bir deniz varmış. Bu denizde Küçük Kırmızı Balık da yaşarmış.

         Küçük Kırmızı Balık çok alımlı, çok güzelmiş. Görenler oına hayran olurmuş. Kırmızı pulları, güneş ışığında pırıl pırıl parlıyormuş. Kara gözlü bir balıkmış. Yüzgeci, beyaz bir tülü andırıyormuş.

         Küçük Kırmızı Balık, güzel olmasına güzelmiş ama kimseyi beğenmezmiş. Hiçbir balıkla oynamaz, herkese tepeden bakarmış.

         Aynı yaşta olan diğer küçük balıklar, onunla oynamak istermiş. ;O ise ince, tatlı sesiyle:

-         -         Ben güzelim. Sizin gibi çirkin balıklarla arkadaşlık edemem. Oyun oynamak istemem, dermiş. Sonra da yavaşça kendini sulara bırakır, süzüle süzüle uzaklaşırmış.

Güneşli bir yaz sabahı, yüzgeçlerini yelpaze gibi sallayarak uyanmış. Sabah kahvaltısını yapıp hemen gezintiye çıkmış.

Bir deniz yıldızı ona hayran hayran bakmış. Biraz ötede bir deniz kestanesi:

-         -         Merhaba. Demiş.

Küçük Kırmızı Balık şöyle bir bakmış. Sonra da kendini beğenmiş tavrıyla oradan uzaklaşmış. Suların serinliği çok hoşuna gitmiş. Ne kadar uzaklaştığını bile anlayamamış. Birden kocaman bir balık görmüş. Kocaman balık, iri dişlerini göstererek Küçük Kırmızı Balık’a yaklaşmış. O da ne yapacağını şaşırmış.  Kaçması imkansızmış. Olanca kuvvetiyle bağırmaya başlamış. Öylesine bağırmış ki sesini kısa zamanda bütün balıklar duymuşlar. Hemen Kırmızı Balık’ın yardımına koşmuşlar.

Bu sırada kocaman balık iyice yaklaşmış, ağzını açmış. Küçük Kırmızı Balık7ı yiyeceği sırada neye uğradığını anlayamamış.

Yardıma gelen balıklar, kocaman balığın kuyruğunu, yüzgeçlerinin, sırtını ısırmaya başlamışlar. Kocaman balığın canı çok yanmış. Kurtuluşu kaçmakta bulmuş.

Küçük Kırmızı Balık, kurtulduğu için çok sevinmiş. Arkadaşlarından da özür dilemiş.Dış güzelliğin değil, huy güzelliğinin  gerçek güzellik olduğunu anlamış.

-Beni bağışlayın. Bir daha sizi üzmeyeceğim. Hatamı anladım. Kendini beğenmek, iyi bir davranış değil, demiş.

Defalarca özür dilemiş.

O günden sonra bütün balıklar, Küçük Kırmızı Balık’ı daha çok sevmişler. Artık balıklar huzur içinde yaşamaya başlamışlar.

 

 

 

ASLAN VE ÖKÜZLER

        Günlerdir ağzına bir şey koyamamış aslan, bir çayırda otlayan üç öküz gördü. Öküzlerden birini kendi bulunduğu tarafa doğru çekerek parçalamak istedi ise de başarılı olamadı. Daha sonra, üçüne karşı cepheden hücumu denedi, fakat hemen bir daire halinde savunmaya geçen öküzler karşısında aslan, nasıl saldırırsa saldırsın, öküzlerin boynuzları ile karşılaşıyordu.

        Aslan, bunun üzerine bir plan tasarladı. Öküzlerin, birbirleri aleyhine kötü sözler söylediklerini yaydı. Aralarına fitne soktu. O zamana kadar birbirlerinden ayrılmayan öküzler de, başka yerlerde otlamak için bir anda dağıldılar. Aslanın istediği de zaten buydu. .böylece, üçü beraber otlarken öküzlere hiçbir şey yapamayan aslan, onları teker teker yakaladı, parçaladı ve yedi.

 

ANA FİKİR:  Birlik ve beraberlikten kuvvet doğar.

 

OKUL

        Hayvanlar, mutluluk ormanında yaşarlarmış. Bu ormanda bir de okul varmış. Okulda, okuma yazmayı kartal öğretirmiş. Avlanmayı avcı hayvanlar öğretirmiş. Okulda tuzaktan korunmanın yolları da öğretilirmiş.

        Bir gün kartal:

-        okul açıldı! Okul açıldı! Diye haber göndermiş.

Yavru hayvanlar hemen okula koşmuşlar. Ama yavru aslan okula gitmemiş. Okula gitmeyince yeni bilgiler öğrenememiş.

Bir gün yavru aslan ile yavru ayı, ormanda oynuyorlarmış. Yavru aslan, yerde parlak bir oyuncak görmüş.

Koşarak onu almaya gitmiş. Ama bir tuzağa düşmüş.

Yavru aslan:

-        İmdat! İmdat! Diye bağırmış.

Yavru ayı:

-        Ne oldu? Diye koşmuş.

Yavru aslan:

-        Tuzağa düştüm. Kurtar beni! Diye bağırmış. Yavru ayı, onu tuzaktan kurtarmış.

-        Bize okuldan tuzaktan kurtulmayı öğrettiler, demiş.

Yavru aslan:

-        ben çok yanlış yapmışım. Bundan sonra bende okula gideceğim, demiş.

Bu olaydan sonra yavru aslan da okula gitmiş. Yeni bilgiler öğrenmiş ormanda mutlu yaşamaya devam etmişler.

 

 

ELİFİN DEDESİ

        Elif’in dedesi köydren yeni gelmişti. Elif’le birlikte çocuk parkına gittiler. Elif, salıncakta sallanıyordu. Dedesi de ayakta durmuş onu seyrediyordu. Yaşlı adam ayakta durmaktan yoruldu. Banklardan birine doğru yürüdü. Bank yeni boyanmıştı. Üzerindrekmi kağıtta “Dikkat, boyalıdır!” yazıyordu. Yaşlı adam banka oturdu. Bunu gören Elif, koşarak geldi.

-        Ne yaptın dedeciğim? Baksana burası boyalıymış! Dedi.

Yaşlı adam, boyalı elbisesiyle banktan kalktı. Çok utanmıştı.okuma yazma bilmediğini söyleyemedi.

-        Gözlerim artık iyi görmüyor kızım, dedi.

 

 

 

PİYES:

(sahnenin bir kenarında masa. Masa örtüsü, masanın altındaki çocuğu gizleyecek kadar uzun, yere değiyor. Zeynep, bir balerin edasıyla sahneye  girer. Oyun süresince elindeki aynaya bakar.)

ZEYNEP:

-        (dans ederek) Nasılım ayna? Güzelim değil mi? (Saçlarını savurur.)  Ama doktor olmak için güzellik yetmiyormuş. Böyle diyor öğretmenim. Akıllı olmak gerekiyormuş. Akıllı olmak için ne yapmak gerek biliyor musun?

SES:

-        ( Masanın altındaki çocuktan gelir)  Okumalısın…

ZEYNEP:

-        Vay canına , masa bildi!... hem de çok …. Büyük adamlar  da öyle yapmaışlar. Senm de onlar gibi olmak  istiyorsan, televizyonu izlememelisin. Boş zamanlarında ise kitap , dergi gazete….

SES:

-        Okumalısın!

ZEYNEP:

-        (Kuşkuyla masadan yana bakar. (sonra edönüp oyunu sürdürür.) Tabii ya, okumalısın. Kolay şey mi bu? Hayatın  okumakla geçecek . sonunda başarılı ve mutul bir insan olacaksın. Annem, babam, öğretmenim, şu kitaplar da (Kitapları gösterir) aynı şeyi söylüyorlar. Diyorlar ki…
SES:

-        Okumalısın!....

ZEYNEP:

-        (Ayaklarının ucuna basarak masaya yaklaşır.) Evet ya, okumalıyım. (örtüyü kaldırır, kardeşini görürü.) Ama önce senin canına okumalıyım! (Kardeşi masanın altından çıkıp kaçarken, Zeynep de gülerek onu kovalar.)

 

 

 

ÖZLÜ SÖZLER:

 

Ana babaların çocuklarına bırakacakları en büyük miras; eğitimdir. ( Hz. Muhammed.)

 

Eğitim görmekle görmemek ölülerle diriler arasındaki fark kadardır. (Aristo)

 

Bir yıl sonrasını düşünüyorsan buğday ek, on yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik, yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan eğit.  (Kuan-Tzu

 

Bir okul açmak bir ceza evi kapatmaktır. (Danton)

 

Bana bir harf öğretenirn kırk yıl kölesi olurum. ( Hz. Ali)

        OKUL TÜRKÜSÜ

Çok severiz biz okulu,

Kitabımız bilgi dolu.

Okur, yazar her Türk oğlu,

Yükselmenin budur yolu

 

Biz okullu çocuklarız

Hem çalışır hem oynarız

 

Kağıt, kalem, kitap, defter,

Bizi bunlar adam eder,

Öğretmeni candan dinler,

Öğreniriz pek çok şeyler.

 

Biz okullu çocuklarız ,

Hem çalışır hem oynarız..

             Hasan Ali YÜCEL

 

 

ŞERMİN’İN ALFABESİ

-        Alfabeni oku yavrum

-        İşte hemen başlıyorum:

A, b, c, d, e, f, g.

Yumuşak ge, h, ı, i, j,

K,l,m,n,o, ö,p,r,s,ş,t,u,ü,v,z.

Sekiz tanesi ünlüdür:

A,e, ı, i,o, ö,u, ü,.

Kalanlarda ünsüzlerdir.

Ünlüler ince ve kalın,

Düş, geniş, dar ve yuvarlak;

Ünsüzler sert ve yumuşak

Olarak da ayrılırlar.

Çalışıp yuttum tümünü

Sor bana istediğini.

-Hangi harfler bulunmuyor,

sözcüklerin sonlarında?

Öğretmen dedi geçen gün:

-        B, c, d, g, sona gelmez…

Ben yoruldum artık bugün

-Peki, yavrum, haydi oyna.

Koca bir aferin sana!

             T.FİKRET

 

 

FIKRA:

ÖĞRETMNİM BİR ŞEY BİLMİYOR

İlkokula yeni başlayan çocuk, akşam babasına:

-        Ben bu öğretmende okumayacağım, dedi.

Babası:

-        neden oğlum? Neler oldu?

-        Öğretmenimiz bir şey bilmiyor. “Bu nedir? Bu kimdir?” diye hep bize soruyor.

 

 

OKULA ONUN İÇİN GÖNDEDRİYORLAR

Okul açılalı birkaç ay olmuştu. Öğretmen birinci sınıf öğrencisini tahtaya kaldırdı. Çocufk, öğretmeninin sorduğu sorulara yanıt veremedi.

        Öğretmen, kızgın bir sesle şöyle dedi:

-        anlattıklarımı hiç dinlememişsin!

Çocuk:

-        Evet öğretmenim , dedi. Zaten onun için beni okula gönderiyorlar….

 

ÖĞRETMENİM HASTALANIYOR

            Öğretmenimiz fazla çalışmaktan, uykusuzluk ve yorgunluktan nihayet hastalandı. Dün okul çıkışı onu ziyaret ettim.

         Merdivenlerde en sert öğretmene rastladım. Hani herkesi korkutur ama hiç kimseyi cezalandırmaz.

         Bana gözlerini iri iri açarak adeta korkutmak ister gibi baktı. Bense gülüyordum.

         Nihayet öğretmenimin hasta yattığı loş odaya girdim. Beni oraya hizmetçisi alınca öğretmenim:

-         Aaa! Ahmet, dedi.

Yaklaştım; Bana:

-         Teşekkür ederim, dedi. Zavallı öğretmenini ziyarete geldin demek?

Baktım duvarda birçok resim.

-         Bunlar, dedi. Bana resimlerini vermiş olan çocuklar. Yirmi yıl kadar öncesinden beri sen de bana okulu bitirdiğinde bir resimsini vereceksin değil mi?

-         Elbette, isterseniz veririm, dedim.

-         Ah, dedi. İşte bunlar benim için büyük mutluluk. Ölürken de bunlara bakarak ölmek isterim.

Bunları dedikten sonra yandaki masanın üzerinden bir portakal aldı.

-         sana verecek başka bir şeyim yok, bunu al, dedi.

İçimi bir üzüntü kaplamıştı.w

Bana:

-         dikkat et, dedi. Kısa zamanda ayağa kalkabilirim. Yine beraber oluruz, ama belki de bir daha kalkamam. Matematiğini kuvvetlendir, bu dersten zayıfsın.

Konuşurken zorlukla nefes alıyordu.

-         Biraz ateşim var, dedi zorlukla. Galiba öleceğim. Unutma olmaz mı? Matematiğini kuvvetlendir. Bir daha da bu kadar merdiveni tırmanma benim için. Okulda görüşürüz. Eğer görüşemezsek dediklerim unutma. Annene de selamlarımı söyle olmaz mı? Sonra seni çok sevmiş olan üçüncü sınıf öğretmenini arada bir hatırla, ha!

Ağlamaya başladım.

-         başını eğ bakayım, dedi.

Eğdim. Saçlarımı öptü.

-         Haydi git, dedi ve başını duvardan tarafa çevirdi.

 

SELAHATTİN ÖĞRETMEN

 

Kırık köyünün büyük beyaz okuluna,

Pencerelerden bir baktım,

Selahattin öğretmenin sesi geliyordu.

Öğrenciler taş kesilmiş dinliyordu.

Neler diyordu, o duvarlar biliyordu.

Kımıldamadan öyle kaldım,

Okula güneş vuruyordu.

 

O, karşımda dinlendiren aydınlık

Gönlüme vuruyordu bir parçası.

Düşüncemi tuttum, açıklara saldım.

Bir at koşar gibi çayırlarda

Selahattin öğretmen konuşuyordu.

Köyün kara toprak evleri,

İlerde her şeyden habersiz

Kendi hayatını yaşıyordu.

 

 

IŞIK DALI

 

Ellerin vardır öğretmenim

Memleketin alın yazısını yazar

Dağıtır kopkoyu karanlıkları

Ellerin yüreklerimizde bahar

 

 

Gözlerin vardır öğretmenim

İleri ve aydın ufuklara bakan gözlerin

Boğar ışığında yobazlıkları

Mutlu yarınları muştular

Sıcak ve derin

 

Yüreğin vardır öğretmenim

İçinde ne kötülük ne karanlık ne de kin

Sevgiyle iyilikle bilimle dolu

Hep vatan için çarpan yüreğin.

 

 

ÖĞRETMENİM

 

Yüzün güzel, kalbin sıcak

Açtın bana hemen, kucak

Bir annem de sensin benim.

Ey sevgili öğretmenim!

 

Sende imiş doğru, güzel.

Bir gülüşün ömre bedel,

Sevdim tatlı dillerini,

Ver öpeyim ellerini…

 

 

ÖĞRETMEN

 

A’dan başlar aydınlık,

Bir taş koyar yapılarda temele öğretmen.

Soluğudur düşüncenin buğdaydan yalaza dek

Yeryüzünde ne varsa ondan gelmedir,

Yeryüzüyle elele öğretmen.

 

Göz gözdür o, uzakları görürüz

Ağızdır o, türkü söyleriz haykırırız günlerden.

Ulaşırız erdem üstüne, gelecek üstüne biz hep,

Çizer büyük değirmisin

Uç olur da bir pergele öğretmen.

 

- Hey hey, burası bir dağ köyü, kurda kuşa

Bırakılmış göğün kıyısına bırakılmış

83 toprak ev, 83 acı duman,

Çoluğuyla çocuğuyla 415 karanlık

Kurtulacağız, el ayak kurtulacağız,

Bir okul yapıla bir gele öğretmen.

 

Bir ışık, bir ışık daha,

Gecelerin içindeki ejderlerle dövüşür

Nice istemeseler de, nice önleseler de,

Uyandırır toplumu

İyiye, doğruya, güzele öğretmen.

 

FIKRA

YEDİ KERE DOKUZ

 

Öğretmen sordu :

“ Mehmet yedi kere dokuz kaç eder ? ”

“ Hiçbir fikrim yok. Hesap makinemin pili bitmiş. ”

 

 

 

ÖĞRETMENİM

( Çocuk, elinde bir demet çiçekle girer. Sağa sola bakar. Aradığını bulamamış gibidir.)

 

ÇOCUK : Öğretmenim,

                  Canım benim,

                  Seni ben pek

                  Çok severim !

 

Elini öpmek, çiçeğimi vermek istemiştim. Ama sizi göremiyorum. ( Seyircilere ) Öğretmenimi gören yok mu içinizde?

 

ÖĞRETMEN : Buradayım yavrum!(Çıkar, öğrencisinin yanında yerini alır. ) Ne oldu? Bir şey mi var?

 

ÇOCUK : ( Öğretmeninin eline sarılır, öper. ) Çok şey var öğretmenim. Önce siz varsınız. Sonra yetiştirmeye çalıştığınız öğrencileriniz var.

 

ÖĞRETMEN : Bir şey oldu diye korkmuştum…

 

ÇOCUK : Korkmayın, sevinin öğretmenim! Bu gün Öğretmenler Günü. Gününüzü kutlamak istemiştim. (Çiçeği verir.) Gününüz kutlu olsun ! ışıklı, gülen yüzünüz hep gülsün!

 

ÖĞRETMEN : ( Çiçeği seyircilere göstererek ) İşte, çiçeklerden gelebilecek en güzel çiçek! Sağol yavrum !

( Çocuğu iki yanağından öper.)

 

ÇOCUK : Bir çiçekle bizden kurtulamazsınız, öğretmenim. Bizi kendi çocuğunuzmuş gibi yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Eğitiyor, öğretiyorsunuz. Biz üzülünce üzülen, sevinince sevinen öğretmenimizi çok seviyoruz. Bize sevgiyi, barışı, üretken olmayı öğreten sizsiniz.

İyiyi, güzeli, doğruyu sizden öğrendik. Sizden öğreneceğiz. Sizi birkaç çiçekler bırakır mıyız öğretmenim!          ( Eliyle “ gelin ” diye işaret eder. Sınıfın bütün öğrencileri sahneye dolar. Öğretmenlerini kucaklarlar. Öğretmen de sevgilerine karşılık verirken perde kapanır.)

 

SERÇE  VE KÖPEK

            Avdan henüz dönmüş, iki tarafını heybetli ağaçların süslediği yoldan köşke doğru yürüyordum. Köpeğim sağı solu yoklayarak önüm sıra kopup durmaktaydı.

            Köpek birden durdu, acayip bir şey görmüşçesine taflanların arasına yavaş yavaş sokuluverdi.l Dikkat edince yeşil yaprakların arasında küçücük bir serçe gördüm. Gagası sarıya çalıyor ve başının üstünde bir parça tüy göze çarpıyordu. Yuvasından düşmüş olmalıydı. Kanatlarını açmış öylece çırpınıyor. Amma uçamıyordu.

            Köpeğim yavaşça yaklaştı. Birden göğsü siyah noktalarla benekli bir serçe belirdi ve kendini bir taş gibi hızla köpeğin önüne atı erdi. Cesaretle, heyecanla çırpınıyor, inler gibi bir sesle cıvıldıyor ve köpeğin açık ağzı, keskin dişleri önünde korkusuzca kanat çırpıp duruyordu.

            Bu, yavrusunu korumak için savaşan bir anaydı. Bütün bedeni korku ile kasılıyor, kısık bir sesle cıvıldıyor, yavrusunun yaşaması için kendini kurban ediyordu.

            Bu anma serçe için köpeğim ne güçlü, ne büyük bir yaratık olmalıydı. Ama serçe ondan korkmamış, yavrusunun zor durumda olduğunu görünce kendini tehlikenin ortasına atmaktan çekinmemişti.

            Köpeğin bu müthiş analık gücünü hissetmiş gibi geriye çekildi, serçelerin hiçbirine dokunmadı.

            Şaşırıp kalmış köpeğimi okşayarak geri çektim ve içim sevgiyle, hayranlıkla, saygıyla dolu köşke doğru yürüdüm.

 

SEVİLMEK

         Bugün tatilin ilk günleri, biliyorsun. Gece, sabah annemin hazırlayacağı kahvaltıyı düşünerek yattım. Ah! Dedim. Kızarmış ekmeklerin üzerindeki tereyağını, yumurtalı patatesin üzerinde kendinden geçmiş kaşar peynirini hayal ederek uyudum. Sabah bir gürültüyle uyandım. Saat daha yedi buçuk. Kardeşim cıyak cıyak bağırıyor. “Ya, tatil gününde bu bana yapılır mıydı!” diye hayıflandım.

         Sonra uyuyamadığım yatağımdan kalktım. Uykumu altüst eden sesin geldiği yer doğru gözümü ovuşturarak yürüdüm. Bir baktım, annem ve babam banyoda kardeşimi soğuk suyun  altında tutuyorlar. Acele acele bir şeyler yapıyorlar, ama anlam veremedim. Kapıda şaşkın şaşkın onlara bakarken, annem kapıya doğru yöneldi, beni hafifçe kenara itti ve koşarak gitti. Sonra acele hazırlanıp çıkıp gittiler.

         Ben şaşkın bir şekilde kaldım. Sonra üzüntü çöktü içime.hayalini kurduğum kahvaltı yok, sıcak bir anne öpücüğü, sıcak bir baba tebessümü yok. Zaten evdeki bütün ilgi kardeşime. Her şey onun üzerine dönüyor. Eminim onu benden daha çok seviyorlar, diye düşündüm. Bugün abim de yoktu, evde yalnız kaldım. Sonra ağlamaya başladım. Bütün güzel şeyler kafamdan silinmişti. Düşünmeye başladım. Bana bilgisayar alınmadı ama kardeşime ağlayan ve gülen bebek alındı. Ben istediğimde parka gitmedik, ama kardeşim hava alsın diye parka gittik. Şimdi anladım, diye düşündüm. Ben bu evde fazlayım. Aklımdan hiç iyi bir şey germiyordu.

         Odama kapanıp hiç çıkmayacağım, dedim. Okula giderken çıkar giderim, gelince girerim diye düşündüm. Mutfakta bir şeyler atıştırıp odama girdim. Çok canım sıkılıyordu. Öğleye doğru dışarıdan sesler gelmeye başladı. Sanırım geldiler, dedim. Çok meraklı olduğum halde kendimce soru sormaya tenezzül etmedim.

         Bir müddet sonra annem bana seslendi. Cevap vermedim. Birkaç defa seslendi, cevap vermedim. Sonra annem yanıma geldi: “Zeynep kızım, sana sesleniyorum neden cevap vermiyorsun?” “Sizin için çok mu önemli anneciğim?”  diye imalı bir cevap verdim. Annemin üzüldüğünü gördüm. “neden böyle söylüyorsun kızım?” Ağlamaya başladım. “Beni sevmiyorsunuz işte, sevmiyorsunuz!” dedim. Annem başımı okşayarak beni bağrına yasladı: “Kızım, sanırım sabah seninle ilgilenmedik diye böyle düşünüyorsun. Ama yanılıyorsun. Kardeşin sabaha karşı ateşlendi. Üç dört saat uğraşmamıza rağmen ateşini düşüremedik sonra kırka dayanınca alıp doktora götürdük. Zeynepçiğim kardeşin daha üç yaşında. Onun ihtiyaçları seninkinden çok farklı, hepiniz bizim için çok ama çok önemlisiniz. Çok seviyoruz sizleri. Sizin için canımızı verecek kadar seviyoruz.” Derken annemin gözleri doldu. Sonra beni sıkıca kucaklardı, öptü, kokladı, saçlarımı okşadı. Pişman olmuştum. Sonra utangaç bir eda ile: “ Kardeşim iyi oldu mu?”diye sordum. Annem: “Şu an iyi, ateşi düştü ama birkaç gün dikkat etmemiz lazım.”

         İşte böyle canım günlüğüm. Abim on yedi yaşında, onun ihtiyaçları farklı. Ben on bir yaşındayım benimki farklı. Kardeşim üç yaşında, onunki farklı. Annem, babam ne yapsın? Neyse ben bundan sonra anneme, evin kızı olarak hep yardım edeceğim. Kardeşimi kıskanmak gibi bir yanlışa asla düşmeyeceğim. Hem, ben onu niye kıskanıyorum ki… hele iyi olsun. Ona gösteririm ben. Yastık savaşında bu sefer ben onu yeneceğim. Bugün annemi üzdüm diye Allah’a beni affetmesi için dua edeceğim. Sonra da uyuyacağım. İyi geceler.

 

SON BİR TAŞ DAHA

 

1942 yılıydı. Üç adam Venezuala’da elmas arayarak aylar geçirmişlerdi. Sürekli olarak yürümüşler, yerlere eğilmiş, elmas çıkar ümidiyle binlerce taş toplamışlardı. Ama boşuna!

“Ben vazgeçtim” dedi. “Daha iliri gitmenin anlamı yok. Şu taşa bakın, bulduğum dokuzyüzbindokuzyüzdoksandokuzuncu taş belki de. Ama tek bir elmas yok. Bir tane daha alırsam bir milyonuncu taşı toplamış olacağım. Ama neye yarar. Ben vazgeçiyorum.”

Diğer ikisinden biri alayla:

“Bari bir tane daha topla da bir milyon olsun” dedi.

Solano şakaya şakayla cevap vererek:

“Pekala” dedi, “bu işi terk etmeden önce bir taş daha arayayım bari.”

Yorgun gözlerini kapatarak elini elmas umuduyla eşeledikleri taş yığınına uzattı ve yumurta büyüklüğünde bir taşı aldı:

“İşte arkadaşlar,” dedi, “milyonuncu taş da tamam. Benden bu kadar!”

Ne ki, topladığı bu son taş çok ağırdı, normal bir taştan çok daha ağır. Bu durumun farkına varır varmaz Solana eliyle taşı birkaç kez daha tarttı, sonra da:

“Bu bir elmas” diye bağırdı, “bu gerçekten elmas!”

Sonrasında, New York’lu bir kuyumcu, Rafael Solano’ya topladığı o belki de milyonuncu taş için yüzbinlerce dolar verdi.

Daha da sonraları, “Kurtuluş” adı verilen bu taşın, dünyada bulunan en büyük ve en saf elmaslardan biri olduğu anlaşılacaktı.  (W.G.Montgomery)

 

TAVŞAN İLE KABLUMBAĞA

        Tavşan; “Beni hiç kimse geçemez!” diye övünürmüş.

        Kaplumbağa ise tavşanın kendini beğenmesine çok kızarmış. Yine bir gün tavşan;”Benimle hiç kimse yarışamaz!” demiş. “Ben herkesi geçerim.”

        Kaplumbağa ortaya çıkarak; “Var mısın benimle yarışmaya?” demiş.

        Tavşan buna çok gülmüş. “Nasıl olsa kaplumbağayı geçerim.” Diye düşünerek teklifi kabul etmiş.

         Tavşan ile kaplumbağa yarışmaya karar vermişler. Bunu duyan herkes de çok gülmüş. Hiç kaplumbağa, tavşanı geçer mi?

        Yarışma günü gelmiş. Bütün hayvanlar yarış yerinde imiş. Başlama işareti ile birlikte tavşan hızla koşmaya başlamış. Yarışma gününe kadar tavşan nasıl olsa geçerim diye düşünerek hiç çalışmamış ve gününü hep haylazlıkla geçirmiş. Kaplumbağa ise beslenmesine dikkat ederek yarış gününe kadar günlerini çok güzel değerlendirerek planlı bir şekilde çalışmış.

        Yarış devam ederken tavşan bir havuç tarlasına rastlamış. “Şuradan birkaç havuç alayım da yiyeyim. Ne de olsa kaplumbağa bana yetişemez.” Demiş. Ama kaplumbağanın yarış gününe kadar planlı bir şekilde çalıştığından hiç haberi yokmuş.

        Tavşan havuçları yiyince bir ağırlık çökmüş ve orada uyuyakalmış. Uyanınca ne görsün Kaplumbağa yarışı bitirmek üzere imiş.

        Yerinden fırladığı gibi koşmaya başlamış fakat boşuna. Kaplumbağa yarışı kazanmış.

         Tavşan, planlı çalışmamasının, yarıştan önceki ve yarış gününü iyi değerlendirmemesinin cezasını yarışmayı kaybederek görmüş. Kaplumbağa ise yarışmaya kadar planlı bir şekilde günlerini geçirmesinin faydasını görmüş. Bütün hayvanlar kaplumbağayı alkışlamış ve tebrik etmiş.

 

TEMBEL TAVŞAN 

         Bir zamanlar ormanda korkunç bir kuraklık başlamış. Yaz gelip seçtiği halde, tek bir damla bile yağmur yağmamış. Susuzluk hayvanların canına tak edince, bu duruma bir çare bulmak için toplanmışlar. İçlerinden birisinin teklifi üzerine, bir kuyu kazmaya karar verip çalışmaya başlamışlar. Bütün hayvanlar, hatta kuşlar bile gece gündüz çalışıyormuş. Ancak tavşan; “Ben daha çok küçüğüm!” diyerek çalışmak istemiyormuş. Tavşanın böyle nazlanması diğer bütün hayvanları çok kızdırmış.

         Hayvanların emeği boşa çıkmamış. Kazdıkları kuyudan buz gibi bir su çıkanca herkes çok sevinmiş. Kana kana içip yıkanmışlar. Kuyunun kazılmasına yardım etmeyen tavşana ise su vermemişler. Kral aslan, tavşanın kuyuya yaklaşmasını önlemek için, kuyunun başına her gün bir nöbetçi görevlendirmiş.

         Tavşan yaptığı hatayı anlamış anlamasına ama iş işten geçtiği için yapacak bir şeyi de yokmuş. Bir gece kuyuda nöbet tutma sırası file gelmiş. Tavşan fili çok severmiş. “Kimse görmeden bana biraz su verir” düşüncesiyle yanına gidince, filin uyuduğunu görmüş. Çok u3ğraşmasına rağmen, onu bir türlü uyandıramamış. En sonunda gidip kulağına bağırmış. Fil öyle bir zıplamış ki, kuyunun etrafındaki taş ve toprak yığınına çarpı, bütün taş ve toprakları kuyunun içine dökmüş. Böylece kuyu kapanmış. Bu dura çok üzülen fil ağlamaya başmış. “Benim yüzümden oldu!” diyormuş. “Şimdi ne içeceğiz, hem sabah olunca diğer hayvanlara ne diyeceğim?”

         “Bu kadar üzülme!” demiş. “Elbet bir çaresini buluruz.Hem ikimiz beraberce çalışırsak, sabaha kadar kuyuyu temizleyip açarız.”

         Fil; “Ama sen küçük ve zayıfsın!” demiş. Tavşan şöyle cevap vermiş; “Sen beni şimdi gör! Bak ki nasıl çalışacağım.”

         Gerçekten de tavşan, bir çalışmış bir çalışmış ki sormayın. Sabaha kadar fille birlikte kuyuyu açmayı başarmışlar. Ertesi gün fil, bütün hayvanlara tavşanın çalışkanlığını anlatmaya başlamış. Herkes tavşanı alkışlayıp, kuyudan su içmeyi hakkettiğini söylemiş.

         Tavşan sadece su içebildiğine, diğer hayvanlarla yeniden dost olduğuna da çok sevinmiş. Kendisini ormanın üyesi gibi görmek onu mutlu ediyormuş. Tavşan artık çalışkan olduğu için herkes onunla arkadaş olmak istiyormuş. Tavşan bir daha tembellik etmemiş…

 

TEMİZLİK, SAĞLIK DEMEKTİR 

        Öğretmen, Ozan’ın hastalanıp hastaneye yatırıldığını öğrenince çok heyecanlandı.

-        Aman çocuklar, dedi. Kendinizi iyi hissetmediğiniz zaman hemen doktora gidin.

Selma:

-        hasta olmamak için mutlaka aşı olmalıyız, dedi.

Yılda bir kez de doktor muayenesinden geçmeliyiz.

Selma’dan sonra Ömer de düşüncelerini açıkladı.

-        Haftada en az üç kez yıkanmalıyız. Yazın, akşam ve sabah duş almalıyız. Günde en az iki kez, sabah ve akşam dişlerimizi fırçalamalıyız.

Arkadaşlarının sözlerini Ebru tamamladı.

-        giysilerimize de dikkat etmeliyiz, dedi. Yazın sıcak havalarda açık renk ve ince giysiler giymeliyiz.  Kışlık giysilerimiz ekoyu renk ve kalın olmalıdır.

Öğretmen:

-        Saçlarımızı ve tırnaklarımızı temiz tutmalıyız, dedi. Azar azar ama her çeşit yiyecek yemeliyiz. Bu söylenenleri yaparsak sağlıklı büyür ve mutlu oluruz.

Özge:

-        Öğretmenim, dedi, Oan’ı görmeye gidebilir miyiz?

-        Olur, dedi öğretmen.

Öğrenciler, aralarından üç kişi seçti. Seçilenler Ozan’ın yanına gittiler. Ona çiçek verdiler.  Ozan arkadaşlarının bu davranışından çok mutlu oldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

TEMİZLİKÇİ BALIK 

         Küçük temizlikçi balık o gün çok çalışmıştı. Şöyle biraz gidip eski dostu istiridye ile konuşmak istedi. Küçük balık uçsuz bucaksız, mavi sularda yüzmeye koyuldu. Her tarafta rengarenk yosunlar, mercanlar vardı. Yolda giderken Kalkan balığı ile karşılaştı. Kalkan, onu görünce mutlululuktan bir sürü baloncuk çıkardı:

-         Ah temizlikçi balıkçığım, ben de seni arıyordum. Nerelerdeydin, dedi.

Temizlikçi balı:

-         Köpek balığının dişleriyle bütün gün uğraştım. Dişlerini çok ihmal etmiş. Temizlemek çok vaktimi aldı, dedi.

Kalkan balığı sızlanarak:

-         Ah küçüğüm! Ne olur bir de bana bakıver. Şu arkadaki dişlerimin aransa bir şey takıldı galiba. Beni çok rahatsız ediyor. Dedi.

Temizlikçi balık:

-         Aç ağzını, bakayım, dedi.

Kalkan hemen denileni yaptı. Küçük balık da onun dişlerinin arasını bir güzel temizledi. Kalkan, dakikalarca ağzı açık ve hareketsiz durmuştu. Küçük balık işini bitirip dışarı çıkınca:

-         Tamam oldu.

Kalkan da ona teşekkür etti. Küçük balık tekrar yola koyuldu. Biraz sonra istiridyenin yanına gelmişti. İstiridye içine aldığı bir kum tanesiyle meşguldü. Onu sedefle kaplayarak inci haline getirmeye çalışıyordu. Küçük balığı görünce:

-         merhaba temizlikçi balık, nasılsın, dedi.

-         İyiyim istiridye. Ama bazı balık kardeşlerim için üzülüyorum. Dişlerini uzun süre ihmal edebiliyorlar. Oysa sağlık için diş bakımı çok önemli. Biraz dikkat etseler seninki gibi inci dişleri olabilir. İsitiridye, kabuğunu açarak:

-         Haklısın kardeş, dedi. Sağlık için temizlik şart. Temizlikçi balık:

-         Ya sen nasılsın görmeyeli?

İstiridye:

-         incimle uğraşıyorum.

İstiridye, küçük balığa şöyle bir baktı. Meraklı:

-         Ee, anlat bakalım, bugün neler yaptın? Dedi. Küçük balık yüzgecini sallayıp:

-         Bugünkü müşterilerimden biri kılıç balığıydı. Ama beni görünce öyle bir kaçtı ki! Peşinden yetişene kadar canım çıktı, dedi.

İstiridye şaşırmıştı:

-         Neden? Oysaki herkese iyiliğin dokunur. Bu yüzden hepimiz seni çok severiz.

Küçük balık:

-         Dur bir dinle de bak. Meğer geçen gün yırtıcı aspidantus balığını ben sanmış. Bilirsin birbirimize ikiz kadar benzeriz. Kılıç balığı onu görünce ağzını açıp beklemeye başlamış. Yırtıcı balık  onu kuyruğundan ısırıp kaçmasın mı?

İstiridyenin ağzı bir karış açık kalmıştı.

- Aaa, gerçekten mi! kılıç şimdi ne halde?

- Şimdi iyi.

- görüyor musun kardeş? Bir balık dikkatli olmalı.

- haklısın, dostlarımızı çok dikkatli seçmeliyiz. İstiridye, bu sözleri onayladı. Sonra da:

- Biraz yorgun görünüyorsun, dedi. Temizlikçi balık, yüzgecini salladı:

- Bugün çok çalıştım, ondandır, dedi.

İstiridye:

- istersen yanımda biraz uyu.

Temizlikçi balık bu teklifi kabul etti. İstiridyenin yanına uzandı. Yunusların mırıltıları arasında temizlikçi balık uykuya dalarken mavi denizlerde güzel bir gün daha sona erdi.

 

TİLKİ VE TAVUK

        Tilki bir gece yatağına çekilmeden önce, bir şeyler yemek için dışarı çıktı. Bir kümesin yanından geçerken, açık kapıdan kendisinin erişemeyeceği kadar yüksekte tünemiş bir tavuk gördü.

        Kendi kendine, “burada kafamı kullanmam gerek” diyen tilki, son derece terbiyeli ve nazik bir tavırla tavuğa seslendi:

-        merhaba, tavuk arkadaşım. Sizinle uzun zamandır görüşemedim. Devamlı bir dostunuz, sizin, son günlerde büyük bir rahatsızlık geçirdiğinizi söyledi. Bu, beni çok üzdü. Bakın, hala yüzünüz sapsarı. Eğer aşağı inerseniz, nabzınızı ölçmek, dilinize bakmak isterim. Korkarım, durumuz hiçte iyi değil.

“Tilki yeğen ,” diye cevap verdi.Tavuk :

-        Gerçekten şimdiye kadar sizin böylesine açık kalple konuştuğunuzu hiç duymadım. Buradan aşağı iner ve yanınıza gelirsem, durumum cidden çok kötü olur. Korkarım o zaman, hayatımı da kaybederim.

 

 

Ana fikir: Yalancıktan arkadaş görünenlerden kaçınınız.

 

VALİ OLMUŞSUN FAKAT ADAM OLAMAMIŞSIN 

        Çok eskiden bir adamın, haylaz ve yaramaz bir oğlu varmış. Adam, çocuğunun her yaramazlığı sonunda; “Oğlum sen adam olamazsın!” dermiş.

        Babasının bu sözü oğlanın çok zoruna gidermiş ve üzülürmüş. Aralarında çıkan bir tartışmadan sonra, bizim haylaz oğlan babasına saygısızlık yapmış. Ve almış başını İstanbul’a gitmiş. Çalışıp, çabalamış. Çeşitli okulları bitirip, bir sürü imtihana girmiş. Sonunda kendi şehrine vali olmuş.

        Daha  koltuğuna oturur oturmaz; “Gidin, filan köyde şu isimde biri var, çabuk onu huzuruma getirin.” Diye emir vermiş.

        Valinin adamları gidip, söylenen köydeki ihtiyar Ahmet efendiyi bulmuşlar. “Seni Vali huzuruna çağırıyor.” Diyerek, adamı apar topar valinin karşısına çıkarmışlar. Koltuğuna iyice yaslanıp sigarasını tüttüren vali, yani bizim haylaz oğlan sormuş; “Ben kimim/ Beni tanıdın mı?” Yaşlı adam büyük bir korku içinde imiş. Oğlunu tanıyamamış. “Siz vali efendimizsiniz.” Demiş. 

        Vali, intikamını almış olmanın gururu içinde, “Ben senin oğlunum!” demiş. “Hani sen bana iki sözünün birinde, adam olamazsın, derdin. Bak işte adam oldum, hatta vali bile oldum.”

        Adamcağız meseleyi hemen anlamış; “Beni ayağına bunu söylemek için mi çağırdın? Ben sana vali olamazsın değil, adam olamazsın demiştim. Yaşlı insanları ayağına çağırmakla ve onların yanında saygısızca sigara içmekle, insanları küçük görmekle adam olamayacağını gösterdin.”

        Çocuk bundan böyle büyüklere saygıda kusur etmemiş. Yardıma muhtaç olan insanlara yardım etmiş ve adam olmak için elinden geleni yapmış. Anlamış ki vali olmakla adam olunamıyor…

 

YALAN SÖYLEMEYEN ÇOCUK

         Abdulkadir henüz çocuktu. Babası ölmüştü. Fakat küçük Abdülkadir’in eğitimi için kırk altı8 bırakmıştı. Küçük Abdülkadir, ilim öğrenmek için Bağdat’a gitmek istiyor ve durmadan annesine yalvarıyordu.

         Sonunda annesi, oğlunun bu kadar istekli olmasına dayanamayıp ona okuması için izin verdi. Babasından kalan kırk altını, kazağının kollarına sıkı sıkı dikti. Yol hem uzak hem de tehlikelerle doluydu. Haydutlar, sık sık yolları kesiyor, kervanları soyuyor, insanları öldürüyorlardı.

         Annesi, küçük Abdülkadir’i yola çıkmadan birkaç dakika önce karşısına aldı:

-         Sevgili yavrum! Anandan sana son öğüt… Ne olursa olsun yalan söyleme. Her şeyi dosdoğru konuş. Çünkü Allah, doğru konuşanları sever ve onlara yardım eder, dedi.

Abdülkadir, öğüdü hiç unutmayacağına dair söz verip annesiyle vedalaştı. O zaman ulaşım develerle yapılıyordu. Develerden meydana gelen bir kafileye de kervan deniyordu.

Küçük Abdülkadir, bu kervanlardan biriyle Bağdat’a doğru yola çıkmıştı.

         Birkaç gün sonra korktukları başlarına geldi. Haydutlar, yolu kestiler ve herkesin kesesinde ne varsa aldılar. En sonunda haydutların reisi, Abdülkadir’i yanına çağırdı:

-         Söyle bakalım küçük, paran var mı?

-         Kırk altınım var. Kazağımın altında dikili.

Haydutlar gözlerine inanamadılar, Reis, hayretler içinde:

-         Niye söyledin? Diye sordu. Kazağının kollarıda altın aramak aklımıza gelmezdi.

-         Annemin öğüdü böyle… Kendisine yalan konuşmayacağıma dair söz verdim. Ayrıca Allah, yalan söyleyenleri sevmez!..

Haydutların reisi kıpkırmızı oldu, sonra sarardı. Derken, titremeye başladı. Birden başındaki külahı yere çaldı.

-                     Şu halimize bakın!… diye bağırdı. Parmak kadar çocuk, bize ders veriyor. Zarar göreceğini bile bile doğru konuşuyor. Biz, kocaman adamlar, günde bin türlü yalan konuşuyoruz. Akla hayale gelmedik kötülükler yapmaktan da sıkılmıyoruz.

Haydutların reisi arkadaşlarına döndü ve:

-                     Herkese parasını geri verin. Bir daha tövbeler olsun ki, kötülük yapmayacak, kimseyi incitmeyeceğim, dedi.

Yalan söylemeyen bir çocuk yüzünden kervan kurtulmuş, zalim bir haydut, doğru yolu bulmuştu. Herkes çok memnundu.

 

KÜÇÜK ÇOBAN VE KURT

        Çoban, bir süredir hayvanları otlatma işini oğluna bırakmıştı. Küçük çoban, her gün koyunları çayıra götürüyor, otlatıyordu.

        Bir gün canı sıkıldı; Biraz heyecan yaratmak için, “kurt geliyor!” diye bağırarak köye doğru koşmaya başladı. Köylüler, derhal sopalarına sarıldılar; kurdu yakalamak için çayıra koştularsa da, tabii kurdu göremediler.

        Çocuğun bu yalancılığı öylesine inandırıcı idi ki, aynı yalanı iki defa daha tekrarladı ve her defasında da, “koca adamları nasıl da aldatıyorum,” diye içinden köyünün insanları ile alay etti.

        Ama bir gün, bir kurt gerçekten sürüye hücum etti. Çocuk, heyecan ve korku içinde, “kurt geliyor!” diye köye gidip yardım istedi ise de, bu defa kimse kendisine inanmadı. Kurt o koyunların hepsini parçaladı, öldürdü.

 

Ana fikir: Yalancılara doğruyu söylese bile kimse inanmaz.

 

YAVRU GÜVERCİNLER

 

BUNLARI DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

 

  1. Çocukların sapanla güvercinleri taşlamasını doğru buluyor musunuz? Niçin?

 

  1. Hiç kuş beslediniz mi? Hangi kuşu beslediniz? Özelliklerini anlatınız.

 

  1. Kuşlarla ilgili bir şiir bulunuz ve ezberleyiniz.

 

Baharın ilk günlerinde ağaçlar çiçeklerle süslenmiş, orman koyu yeşil elbisesini giymişti. İşte böyle güzel ağaçlardan birinin en yüksekteki dalına bir çift, süt beyaz güvercin yuva kurmuştu.

Anne güvercin, üç yumurta bıraktı yuvaya evliliklerini simgeleyen. Baba güvercin ise sevincinden uçuyordu. Her sabah yuvaya yem getirebilmesi için erkeğin yalnız uçması gerekiyordu. En çok onu üzen de buydu. Yalnız, hiçbir şeyin tadı olmuyordu.

 

Anne, bağrından kopardığı tüyleri yumurtaların altına bir yatak gibi sermişti. Üstüne de şefkatle yatmıştı. Yeni yavrularının hasretiyle yaşıyordu.

 

Birgün baba güvercin yuvaya döndüğünde yavrularının tatlı sesleriyle karşılaştı.

-          Bunlar ne güzel şeyler, dedi.

Anne:

-          Çocuklarımız! Çocuklarımız! Diye sevincini yineledi.

Şefkatle baktı onlara. Biraz da acımıştı.

Dişisine:

-          Bunlar büyüyünceye kadar sen  yuvadan hiç ayrılma, dedi.  Ben her gün uçar, çocukların ve senin yiyeceğini getiririm, dedi.

 

İstemeye istemeye “Peki” dedi ana. Aradan beş gün kadar geçmişti. Yuvada beklemekten,

iyice sıkılmıştı ana güvercin.

Erkeğine:

-          Bugün ben de seninle uçacağım, dedi.

-          - Sen birkaç gün daha yuvada kal, dediyse de ikna edemedi dişisini.

-          Beraberce uçmaya çıktılar. Uzun müddet göğün enginliklerine kanat çırptılar. Uçmak ne güzeldi. Uçtular, uçtular...

 

Yavrular yalnız kalmışlardı yuvada. Hiç böyle yalnızlığa alışık değillerdi. Ormandan kulaklarına hiç duymadıkları sesler geliyordu. Sabahın bu erken saatinde rahatsız olmuşlardı.

 

Kimdir bunlar?

Mahallenin yaramazları...ellerinde sapanlar çomaklar yollara düşmüşlerdi. Bunların içinde Barış, bunlardan farklıydı. Gezmek için katılmıştı aralarına. Onu da kandırıp ormana götürmüşlerdi. Oraya varınca da sözlerinden caymışlardı. Ona verdikleri sözü unutup, mızıkçılık çıkarıyorlar, dalları koparıp, ormana zarar veriyorlardı.

 

Barış:

-          Arkadaşlar, böyle yapmayın. Onlar da bir canlıdır. Demesine rağmen arkadaşlarının tavrında hiçbir değişiklik olmamıştı.

 

Kaya :

-          Sen muhallebici çocuğusun, ne anlarsın bu işlerden, demeye başlamıştı bile. Ünal’ın kolundan tutarak ona:

-          Bırak bu kurabiye çocuğunu. Gel yuvaya çıkalım, dedi.

Barış:

-          Arkadaşlar, kuşları rahatsız etmeyin! Diyerek.

 

Ne kadar onlara seslense de yuvaya tırmanmaktan onları men edememişti. Kaya önde, Ünal arkada yuvaya çıkıyorlardı. Oraya ulaştıklarında Kaya, elindeki çomakla yuvayı delik deşik etmiş, Fakat yuvayı bir türlü düşürememişti. Zavallı yavrulardan ikisi yere düştü.

 

Barış, onların böyle çıplak vücutlarının yerde titreyerek ve çırpınarak can verdiğini görünce ünü çıktığı kadar:

-          İmdat! İmdat! Diye bağırdı.

 

Bu sesten korkan iki yaramaz ağaçtan kayarak, indi. Barış’ı yalnız bırakarak, ormanın derinliklerinde kayboldular.

Barış, cebinden çıkardığı beyaz temiz mendiliyle ölen kanlı yavruları sardı. Mendili dişleriyle tutarak ağaca tırmandı. Ağaçta kalan yavru korkusundan yuvada tir tir titriyordu. Barış önce yuvayı onardı. Sonra ölü yavruları, yuvanın bir kenarına bıraktı. Üzüntülü bir şekilde yavruların gagalarına birer öpücük kondurarak aşağıya indi.

 

            Bir ağacın arkasına saklanıp anne ve baba güvercinin gelişini beklemeye koyuldu. Aradan fazla zaman geçmemişti. Akşam, güneşinin önünde iki ateş parçası gibi kızıllığa bürünmüş iki güvercin, yuvaya doğru uçuyordu. Yuvalarının dağınık durumunu görünce çok şaşırdılar hatta kendi yuvaları olduğundan bile şüphelendiler. Çıkardıkları sesler yürekleri parçalıyordu. Canlı kalan yavrularından neler olduğunu öğrenmeye çalışıyorlardı. Yavru dilinin döndüğü kadar:

-          Yaramaz çocuklar! Yaramaz çocuklar! Diyebildi.

Güvercinler işi anlamıştı. Her sene bu yaramaz çocuklar böyle yapardı. Sabretmekten başka çareleri yoktu onların.

            Barış onların uzun uzun ağlayışlarını dinledikten sona evine dönmek için yola koyuldu. Eve geç kaldığını biliyordu.

            Babası endişelenmişti gecikmesinden.

-          Barış böyle hiç gecikmezdi. Başına bir şey geldi, diye endişesini belirtti.

Pencereyi açtığında bahçedeki ağacın dalındaki bülbül tatlı tatlı ötüyordu. Çok güzel bir musiki parçasıydı bu. Çok etkilenmişti. Bütün kuşlar da onun gibi güzeldi ve onların kendilerine has güzellikleri vardı.

            Bu pencereye kadar gelen kuş ondan hiç kaçmıyordu. Perdeyi iyice açtı, kendini bu tatlı sesin ahengine kaptırmıştı.

Barış’ın sesiyle ancak kendine gelebildi.

 

-          Babacığım Babacığım!

-          Oğlum nerelerde kaldı? Biz i korkuttun.

-          Yaramaz çocuklar babacığım, yaramaz çocuklar.

-          Ne olmuş, anlat bakalım onlara?

 

Barış baştan sona babasına güvercinlerin başından geçenleri bir bir anlatmaya başladı. Güzel sesli bülbül hala ağaçta ötüşünü devam ettiriyordu. Babasının gözyaşlarını tutamadığını gördü. Barış, babasına sarılarak uzun uzun ağladı.

 Yeryüzü kuş sesleriyle ve kuşlarla güzeldi. Kimse onlara kıymamalıydı.

 

YAZ TATİLİ 

         Bu yaz, tatilimi köyde dedemlerde geçirmek istiyorum. Dedem, Karadeniz7in yüksek dağları arasında bir köyde yaşıyor. Yazları genellikle yaylaya çıkıyor. Dedem, hayvancılık yapıyor. Sonra, yayla havası sağlık açısından çok iyiymiş.

         Geçen yaz da tatilimi dedemin yanında geçirdim. Okuyacağım kitapları aldım. Yayla havası serin olduğu için kalın giyeceklerimi aldım.

         Uzun bir yolculuktan sonra kasabaya ulaştık. Dayım, bizi karşılamak için kasabaya gelmişti. Dayımların köyünde iki gün kaldım.

Üçüncü gün dayımla beraber, yaylaya gitmek için yola çıktık. Dedem, benim geleceğimi   bildiği için kendi atını da köye göndermişti. Yollar bozuk olduğu için taşıt çalışmıyordu. Yolculuğumuzu at sırtında yapıyorduk.

         Yol üstünde birçok pınar vardı. Dayım, hangi pınarın suyunun daha iyi olduğunu biliyordu. Bazen bir pınarın başında duruyor, yolculuğa biraz ara veriyorduk. Atlar da su içip yemlenme fırsatı buluyordu.

         İkindi vakti yaylaya ulaştık. Bu, benim yaylaya ilk gidişimdi. Fakat yaylada koyu bir duman vardı. Hiçbir yer görünmüyordu. Dayımın anlattığına göre, yayla halkı buna “körduman” dermiş. Dayım obayı iyi bildiği için, demdin evine kolayca ulaştık.

         Demdin ve ninemin elini öptüm. Babamın gönderdiği hediyeleri onlara verdim. Yayladaki evler, şehirdeki binalara hiç benzemiyor. Gelişigüzel yapılmış. Tahtaların arasından yıldızları bile sayabilirsiniz.

         Sabah erkenden katlım. Mis gibi bir çam kokusu vardı. Meğer oba, ormanın kenarındaymış. Sabahleyin duman da kalkmıştı. Oba, bütün güzelliğiyle görünüyordu. Yayladaki günlerimin güzel geçeceğini şimdiden belliydi. Çünkü hergün düzenli olarak kitabımı okuyor, geçen yılkı derslerimi sıkılmadan tekrarda ediyordum. Yayla günlerim çok güzel geçmişti. Unutmadan tatilim bittiğinde yüzlerce sayfa kitap ta okumuştum…

 

YOLDAKİ DİKEN

 

Bir adam yolda yürüyordu. Bir ara gözüne yol üzerindeki bir diken dalı ilişti. Bu dikenli dal, bir atın ya da devenin ayağına batıp hayvana acı verebilir, hayırlı bir iş peşindeki bir yolcuyu yolunda geciktirebilirdi.

Adamın içinden bir ses:

“Sen kendi yoluna devam et, kendi işine bak” dedi. “El  alemi düşünmek sana mı düştü?”

Şeytan’ın sözcülüğünü yapan nefsinin sesiydi bu, onu hayırlı bir hareket yapmaktan alıkoymak istiyordu.

Ama hayır meleği kalbine hemen güzel şeyler ilham etti:

“O dalı oradan kaldırmakla başkalarına yardım etmiş olursun ve bu da Rabbini memnun eder.”

Adam eğildi ve diken dalını alıp yolun uzağına attı. Ruhu hafiflemişti.

Ama nefsi bu defa başka bir taraftan aldatmaya çalıştı onu:

“İyi ki kaldırdın o dalı; insanlar senin sayende rahat edecekler, sen bu işi yapmasan kim bilir kimin başına neler gelecekti: kendinle ne kadar övünsen azdır!”

ama adamın hayır meleği bir kez daha bu sesi susturdu:

“Bu hayrı sana ilham eden, başkalarına şefkat etme duygusunu veren, o dalı yerden kaldırıp uzağa atman için gerekli gücü veren Rabbindi. O yüzden, bu hayrı işlemeyi sana nasip ettiği için Rabbine hamd ve şükür etmelisin.”

Adam bir kez daha ilham meleğinin sözlerini onayladı ve yüksek sesle Rabbine hamdetti.

Cenab-ı Hak da, onun dikenli dalı yerden alıp kenara atmasından ve bu hareketini sahiplenmeyip Rabbine şükretmesinden memnun oldu ve onun geçmiş günahlarını bağışladı.

TAHTA ÇANAKLAR

         Süleyman Dede iyice yaşlanmıştı. Gizleri görmüyor, kulakları işitmiyordu. Yemekleri üstüne başına döküyordu,sofrayı kirletiyordu. Bir odadan öbürüne gidecek olsa, eşyalara ayakları takılıyor, evin düzeni bozuluyordu.

         Oğlu olsun, gelinini olsun Süleyman Dede’den bıkmışlardı. “Ah! Şu ADAM BİR ÖLSE DE ONDAN KURTULSAK!” DİYORLARDI. Ona iyi davranmıyorlardı. Hele gelini, Süleyman Dede’yi sık sık azarlıyor, ona yapmadığını bırakmıyordu. Evde onu tek seven, küçük  torunu Aliş’ti. Aliş, dedesine acıyor, babasıyla annesinin tutumlarına çok kızıyordu.

         Bir akşam yemek yiyeceklerdi. Sofraya yeni oturmuşlardı. Süleyman Dede, yemek tabağını önüne çekmek istedi. Tabak, içindeki yemekle birlikte yere düştü, kırıldı. Örtüler kirlendi. Gelini çok öfkelendi:

-         Bıktım, usandım artık senden! Sakarlığın yüzünden evde sağlam bir şey kalmadı! Nedir senden çektiğimiz? Allah canını ala da kurtulsak! Dedi. Bangır bangır bağırdı.

Süleyman Dede içini çekti. Hiçbir şey söylemedi. Karnı açtı ama yiyecek hali kalmamıştı. Sofradan kalktı. Yatmaya gitti. Yatağında bütün gece ağladı. “Allah’ım güzel Allahım canımı al kurtulayım! Böyle yaşamaktan bıktım artı. Oğluma ve gelinime yük olmak istemiyorum.” Diye ağladı, yalvarıp yakardı.

Bu olaydan sonra Süleyman Dede’i artık sofraya oturtmadılar. Onun için birkaç tahta çanak yaptılar.

Yemeğini bu çanaklara kopup Süleyman Dede’ye öyle verdiler.

Bu  hal, küçük Aliş’in yüreğine dert olmuştu. Annesine ve babasına kızıp  duruyordu: “bir gün siz de yaşlanacaksınız, siz de öyle olacaksınız. O zaman ben de size böyle yapacağım!” diyordu.

Yağmurlu bir gündü. Aliş’in babası ile annesi evde idi. İşe gitmemişlerdi. Aliş, birkaç parça tahta bulmuştu. Elindeki bıçakla tahtaları kesiyor, bir şeyler yapıyordu. Annesiyle babası, bir süre onu seyrettiler. İkisi de meraklanmışlardı. Acaba Aliş, bu tahtalarla ne yapıyordu? Sonra yanına  gidip sordular:

-         Ne yapıyorsun Aliş?

Aliş, elindeki tahtayı yontmaya devam ederek:

-         Tahta çanaklar yapıyorum.

-         Ne yapacaksın tahta çanakları?

-         Yaşlandığınız zaman yemeklerinizi bunlara koyacağım, size öyle vereceğim.

Karı koca donmuş kalmışlardı. Söyleyecek tek kelime bulamadılar. Bir süre birbirlerine bakıp durdular. Birden yaşlandıklarını, Süleyman Dede’nin durumuna düştüklerini görürü gibi oldular. İçlerine bir pişmanlık çöktü. Hemen Süleyman Dede’nin odasına koştular. Ondan özür dilediler.

O günden sonra yemekleri birlikte yediler. Süleyman Dede’e, çok iyi davranmaya başladılar. Süleyman Dade de memnun ve mutluydu. Ömrünün son günlerini mutluluk içinde geçiriyordu.

 

ZAFERİN BEDELİ

         O sabah bir buruklukla uyandı, doğruldu yatağında. Camdan dışarıya, oğlunun gittiği tarafa baktı. “Ne yer, ne içir oralarda yavrum?” diye düşündü. Gideli daha kırk gün olmamıştı ama içine bir burukluk çökmüştü. Bu tasa ile yaşlı yüzüne yeni çizgiler eklenmiş gözlere daha bir çökmüştü sanki. Yanağında incecik bir damla düştü nasırlı elinin üzerine.

         Fatma Nine görmüştü savaşı. Biliyordu yavrusunun hangi cephede olduğunu. Onun içindi tasası. Birden hatırladı çocukluğunu. Yunan askerleri köylerini basmadan önce haber almış anası onları dağa kaçırmıştı. Koskoca bir köy çoluk çocuk düşmüştü yola. Babası savaştıydı o zaman. Anası onları zorlukla sırtlayıp, beline evden aldığı kör bir bıcağı dolayıp çıkmıştı dağlara. Babası savaştan çok sonra dönmüştü. Görmez, konuşmaz bir adam olmuştu babası. Konuştuğunda sadece savaştı anlattığı, yanı başında onca arkadaşının nice taze delikanlının toprağa düşüşüydü. Kan akan dağları geceyi gündüze çeviren ateş toplarını anlatıyordu hep. Yerin gökte nasıl bir olup, kendisini yutmaya çalıştığını anlatıyordu. Çığlıklar, koşuşmalar, sevdiğini son bir kez göremeden ölenler. “Dedelerindi, onlar amcalarındı.” Diye düşündü Fatma Nine. “Ne canlar, yitirdik bu taprak uğruna.” Hayal meyal gözünün önüne geldi, dağdan köylerinin yanışını izlemeleri. Köyden çıkarken bulamadığı kedisi için ağlamıştı. Şimdi oğluydu yangın yerinde bıraktığı. Düğünle, zurnayla, dualarla asker ettiği oğlu. “Toprak ki bizim en değerli nimetimiz onu canınla koru oğlum.” Demişti, uğurlarken. Ama çok özlemişti onu.

         Hem yüreğinin tam can yerine oturan acı da ne idi?

         Kapı çalındı

         Pat!.. Pat!...Pat!...

-         Hayır olsun, diyerek dermansız ayağıyla kapıya yürüdü.

-         Oğlun şehit olmuş Fatma Nine, dediler.

-         Allah’ım ne kolay söylediler, dedi.

-         Söylediler, dedi.

Yığıldı oracıkta Fatma Nine. Çatlamış dudaklarından dökülen son sözü ise:

“VATAN SAĞOLSUN”….

 

 

 

 

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz