TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret1365897
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

ANILAR

ACI DOLU ANIM

            Tarih 12 Haziran 2004. O sıralarda 6 yaşında olmalıyım. Daha ana sınıfını bile yeni bitirmişim. Okuma-yazma için hevesliyim. Bir o kadar da arkadaşlarımla oyun oynamaya. İşte bu tarih, o günden bugüne hâlâ aklımda. Hafızamın o kadar kuvvetli olmamasına rağmen, benim için mühim bir gün olacak ki zihnimden silinmemiş. İşte unutamadığım acı dolu anım:

Sıradan bir gündü. Tek farklılık ilk karne, ilk mezuniyet heyecanı taşımamdı. Eğlenceli, bir o kadar da yorucu geçen ilkokul senemi bitirmiştim. O zamanlardaki en büyük zevkim şüphesiz benden iki yaş büyük olan ağabeyim ve site arkadaşlarımla arka bahçede yakan top oynamaktı; ancak annem her zamanki gibi öğlen vakti çıkmama izin vermediği için bu zevkimi akşamüstüne bırakmak zorunda kalmıştım. Uzun ve sabırsız bekleyişten sonra olayın gerçekleşme zamanının gelip çattığını nereden bilebilirim ki?

Arkadaşlarımla yakan top oynamaya başladık. Oynarken yanımda olan bütün arkadaşlarımın isimlerini söyleyebilirim: ağabeyim Ömer İhsan, en yakın arkadaşım Semanur, Semanur’un kardeşi İsmet, karşı komşumuz Tuğçe… Oyunda tam bizim takım ortaya geçecekken yoldan bir ses geldi. Bu, sinek ilaçlama aracıydı. -İhlas Marmara, o sıralar sineklerle boğuşuyordu.- Yol ile bahçe arasında da sivri çıkıntıları olan bir duvar vardı. Sinek ilacını gören ben ve arkadaşlarım, yola doğru son süratle koşmaya başladık. O sırada yerdeki çukuru nasıl fark edebilirim ki? Ayağım oraya takıldı ve tam iki kaşımın ortasını sivri taşlara çarptım. O acıyla öyle bir bağırdım ki o anda bütün arkadaşlarım sinek ilacını bırakıp bana baktı. Ben ise alnımdan yüzüme doğru süzülen kanlardan dolayı onları tam olarak ayırt bile edemiyordum. Neyse ki ağabeyim tam zamanında yetişip annemlere haber vermişti. Annem ve babam beni arabaya koyup son hızla polikliniğe götürdüler. Ben ise korku ve acıyla avaz avaz bağırmaktan başka bir şey yapmıyordum. Bütün polikliniği ayağa kaldırmışım annemlerin dediğine göre. Doktorlar beni zorla yatağa yatırarak dikmeye çalışmışlar o kocaman yaramı. Hâlâ saklıyorum, ağlamamam için verdikleri mavi, küçük tavşanımı. Doktorlar zor da olsa beni zapt etmeyi başarmışlar ve yarığı dikmişler. Ama küçüklüğüm ve cadılığımdan dolayı, az naz yapmamışım annemlere.

İşte o gün bugündür anlatırım başımdan geçen bu acı dolu olayı. Hâlâ yüzüme dikkatlice bakarsanız görebilirsiniz bu olayın kalıntılarını. Zaten aynalarda unutturmadı bu hüzünlü olayı. Sıradan bir gün olarak başlayan o günün böyle sonlanacağını kim bilebilirdi ki? Size tavsiyem: Siz, siz olun her türlü şeye hazırlıklı olun...

 

Serra Nur BEYDİLİ    8-E


ANILAR DÜŞÜYOR İÇİME

        İnsan bildiklerini yazabilir; ya yaşadıklarını, ya duyduklarını ve gördüklerini, peki ya hislerini? Unutma hissi anlatılabilir, yazılıp paylaşılabilir mi? Unutulmuş birini anlatmaya katlanılabilir mi? Tanıdığım birinin kendisini bile unutma hikâyesine hazır birilerini bulma ihtimalim var mı? Beni sonuna dek dinleyecek, bana dayanabilecek olan birileri, beni anlamasa da anlamak için çabalayacak birileri var mı?

        Yıl 1999… Henüz doğmamıştım. Anlatılanları aktarmak istiyorum. Marmara Bölgesi’ndeki deprem sıralarında dedem fenalaşmış, hastaneye kaldırılmış, bir süre yoğun bakımda kaldıktan sonra sağlığına kavuşmuş ve hastaneden çıkarılmış. Bu dönemde bazı hafıza kayıpları yaşayan dedemin sorununa çare bulmak için onu hastaneye götüren büyüklerim dedemin Alzheimer hastalığına yakalandığını öğrenmişler. Alzheimer… Kafalarında birçok soru işareti ve tek bir cevap: Alzheimer… Nasıl bir hastalıktır, babalarının nesi vardır, şimdi ve sonrasında ne olacaktır? İnsanın vahim bir hastalığı varsa doktorları sevmezler. Doktorlar alışkanlığın verdiği duygusuzluktan ötürü hastalıkları rahatlıkla anlatabilir, ölümcül hastalara grip olmuş gibi davranabilirler. Kim bilir belki de bu ön yargımı yıkmak istediğim için doktorluğa bu denli yakınlık duyuyorumdur.

        Akrabalarımın yani anneannem, dayım ve teyzelerimin şaşkın bakışlarına maruz kalan bu alandaki en iyi doktor dedemin yavaş yavaş hafızasını yitireceğini, beyin hücrelerinin öleceğini, hareketlerinin yavaşlayacağını, yeri gelecek yemek yemeyi, ihtiyaçlarını gidermeyi bile unutacağını, dönem dönem agresif hareketlerde bulunacağını, sözlerindeki kırıcılığın kişiliğinden değil hastalığından kaynaklanacağını yani bir nevi “Kendimi unutuyorum, sizi tanımamı beklemeyin” mesajı vereceğini bildiren bir tablo çizmiştir.

        İnsan kendi düşüncelerini, değerlerini, sınırlarını, kalıplarını, sevdiklerini, gördüklerini, tanıdıklarını, yüzünü, ellerini unutabilir mi? İnsan var olmayan şeylerin varlığından söz edip olmayan şeyleri olmuş zannedebilir mi? İnsan onu sevenlerden korkabilir, yardımla yaklaşanları düşmanı sanabilir mi? İnsan aynaya baktığında bir boşlukla karşılaşabilir mi? Var olan şeylerle savaşabilir veya tartışabilirsiniz. Peki, var olmayan şeylerle hiç mücadele ettiniz mi? Alzheimerlılar ediyor… Kaybolan hayatlarıyla, silinen geçmişleriyle, yok olan hayalleriyle mücadele hâlindeler. Kulaklarında bir ezgi, nerede dinlediklerini hatırlayamadıkları bir şarkıdan… Ellerinde bir kitap, daha önce hangi sahafta gördüklerini hatırlayamadıkları bir yazardan… Karşılarında bir insan, nerede ve nasıl tanıştıklarını hatırlayamadıkları bir anıdan kalan… Acı çekiyorlar, hatırlayamıyorlar. Neden hatırlayamadıklarını, neyi hatırlayamadıklarını, hatırlamanın bile ne olduğunu hatırlamadıkları birçok şeyi hatırlayamıyorlar...

        Bir eşyanızı bir yere koyunca yerini hatırlayamaz ve deliye dönersiniz. Sadece küçük bir kalem, bir toka, bir yüzük, o sadece bir eşya. Alzheimerlılar kızgınlar, çünkü hayatlarını nerede kaybettiklerini hatırlayamıyorlar. Beyinleri yorgun ve uyuşuk… Hücreleri yavaş yavaş ölüyor, durduramıyorlar ölümü, engellenemiyor ve son hücrenin de kaybıyla beklenen sona; ama asıl hayatlarına, ebedî hayata göç ediyor, her şeyin netliğini yaşıyorlar. Bu dünyada onlar için renkler bulanık… Grinin her tonu var. Fakat net olan şeyler de var. Geçmişleri gibi… Alzheimerlılar geçmişi çok iyi hatırlar. Dedem abisini asla unutmazdı. Ne zaman görse abim der, gözleri gülerdi. Çünkü 1939 Erzincan depreminde ailesinden kalan tek sığınağı, vatanı, anası, babası abisiydi. Zaten dedemin hastalığını bu depremin kalıntısı olarak görüyorum. Dedem geçmişte tanıdığı akrabalarını da unutmaz, geçmişe dair anılarını anlatırken sağlıklı tonton dedem oluverirdi.

        Bazı zamanlar ilaçlarını içmez, kendisine kötülük yapıldığını düşünürdü. Geceleri ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını, kendisinin ev halkı tarafından öldürüleceğini düşünür, korkularıyla yaşardı. Yaşadığı her zorluğa rağmen eşinin hasta olduğunu bilen anneannem dedemi sevmekten, ona yardım etmekten bir an bile vazgeçmezdi. Eskilere karşı duyduğum hayranlığı kat be kat artıran bu kadın, dedeme büyük bir vefa ve özveri ile baktı, her ihtiyacında yanındaydı, her zor zamanında elini uzatandı. Sevgi buydu… Vefa buydu… Hakikat buydu…

        Dedemleri sık sık ziyaret ettiğimiz için hastalığın her devresi aklımdadır. Bazen o sakin, uysal adam gider, çok sinirli biri ortaya çıkıverirdi. İlaçlarını içmek istemediğinde veya yemek yemek istemediğinde dedem anneanneme zor anlar yaşatır, kendisini de yıpratır ve yorardı. Dedemin bulutlu yüzüne bakınca bazen anlamlı bakışlar bulur, geçmişini, çocukluğunu düşündüğüne dair hayal kurar; bazen de hiçbir ifadeye rastlayamadığım gözlerinde derin bir karanlık ve pusla karşılaşırdım. Bakışların gizemi bu denli derin olabilir miydi? İnsanların bakışlarından hisleri sezilebilir miydi?

        Yıl 2005… Dedemin hastalığının altıncı senesi… Altı sene evvel doktor bu hastalığa yakalananların en fazla on yıl daha ömrü olur demiş. Herkesin kafasında aynı düşünce, daha 4 yıl var…

        Dedem son zamanlarda birçok şeyi unuttu, durgunlaştı da. Yemek yemesi, yürümesi, konuşması yavaşladı, yeri geldi bunları yapmayı unuttu. Namaz kılmayı, Kur’an okumayı unuttu. Bakkalını açmayı unuttu. Zaten aldığı ilaçlar da sadece dedemin sakinleşmesine ve hastalığın yavaşlamasına sebep oluyordu.

        2005 ağustos ayında aniden rahatsızlanan dedem acilen hastaneye kaldırıldı. 1999’da kaldırıldığı hastaneye… Kapısından girmeye çekindiğim, adını duyduğumda huzursuz olduğum, kokusunda baygınlık hissine kapıldığım hastaneye… Ve dedem yoğun bakımda… Herkeste yeniden sağlığına kavuşacak umudu… Ve üç gün sonra, doktorların dilinde o sözler: “Yapacak bir şey kalmadı...”

        Hayattaki en büyük ve ilk kaybımı sabah namazının hemen sonrasında annemin “Baba!” nidasıyla uyandığım an yaşadım, dedem ölmüştü. Kur’anlarla, tekbirlerle, salavatlarla ebedî huzuruna kavuşmuştu. Ve algıladığım, hissettiğim ilk sela dedeminkiydi…

        Şimdi aynaya bakın ve anılarınızı bir nokta (.) kadar bile kalmayacak şekilde hafızanızdan, o zamanlar verdiğiniz tepkilerinizden, yüz ifadenizden silin, boşluğun sizi götürdüğü kadar yaşayın, o zaman Alzheimer’ın ne olduğunu anlayacaksınız…

 

       Ömer Faruk KAYA     6-C





DAYIMIN DÜĞÜNÜ

Ekim ayının ortalarıydı. Birkaç gün sonra dayımın düğünü vardı. Düğünü iki aydır sabırsızlıkla bekliyordum. Aslında düğünden bir gün önce memlekete gidecektik. Ancak en küçük kardeşim sürpriz yapalım, birkaç gün daha önce gidelim deyince -O sıralar kardeşim herkese sürpriz yapmak isterdi- bize de mantıklı geldi ve önce gitmeye karar verdik.

Uçak biletini erkene almak zor olmamıştı. Tatil zamanı olmadığı için uçakta yer bulmak kolay oluyordu. Ertesi gün valizleri annem tek başına hazırlayıp şoförle bizi okuldan almaya geldi. Son iki derse giremedik. Ayrıca daha da kötüsü, uçağa bile okul kıyafetlerimizle bindik.Geç kalırız diye eve uğramadık.

Uçakta turist bir kızla arkadaş oldum. Benimle aynı hizada oturuyordu; ama maalesef yanyana değildik. Kız Japon’du. İsmi Tiokolo’ydu. Gezdiği ülkeleri anlattı. İngiltere’yi çok güzel bulmuş, İspanya’dan çok etkilenmiş ancak hiçbir yere Türkiye kadar hayran olmamış. İngilizce konuştuğu için bunu bana anlatması ve benim anlamam çok zor olmuştu. Artık beden diliyle anlaşmaya başlamıştık.

Uçaktan indiğimizde Nevşehir - Kapadokya Havalimanı’nda bizi teyzem, eşi ve kuzenim almaya gelmişlerdi.Uçak rötar yaptığı için gecikmiş bizi tam iki buçuk saat beklemişler. Aksaray’da havaalanı olmadığı için Nevşehir’e geliyor, oradan Aksaray’a geçiyorduk. Uzun bir yolculuktan sonra -bir saatlik- nihayet eve gelmiştik.

Bizim memlekette düğün üç gün sürer. Bu üç günde ilk gün, genelde cuma günü, erkek evinde bayrak kaldırılır yani evin çatısına bayrak takılır ve misafirler kabul edilir. O gün düğün başlamış olur. O akşam veya ertesi gün kına gecesi yapılır. Son günde nikâh kıyılır ve düğün yapılır yani gelin gelinlik giyer.

O akşam, işte bu üç günün heyecanı ve tatlı telaşı yaşanıyordu anneannemlerin evinde. Misafirler daha bayrak kaldırılmamasına rağmen bir gün önceden hayırlı olsuna gelmeye başlamıştı. Aslında çok misafirperver olan anneannem, o gün misafirler gitsin diye bekliyordu. Eksik var mı diye kontrol etmeye çalışırken bir taraftan da misafirlerle ilgilenmek zorunda kalıyordu çünkü. Kısacası, o akşam anneannemlerin evi Taksim Meydanı gibi kalabalıktı.

Ve sonunda sabah olmuştu. Akşam heyecandan uyuyamamıştım. Sabah saat sekizde kalktık. Biz küçük teyzemin evinde kalıyorduk. Teyzemle anneannemin evi çok yakındı, yürüyereken fazla üç dakikalık mesafedeydi;ancak biz yani ben,annem ve teyzem hazırlanma konusunda sorun yaşadığımız için saat on birde anneannemlerdeydik.

Çok kalabalık değildi sabah; ayrıca çalgıcılarda hâlâ gelmemişti. Ama öğleden sonra saat iki gibi çok kalabalıklaştı. Gelen geleneydi. Ev düğünü olduğu için yemek veriliyordu. Misafirlere yemek taşımaktan çok yorulmuştuk;çünkü annemler genelde oynadıkları için yemek taşımak bana ve kuzenlerime kalmıştı. Gerçi biz sonraya doğru Melike’yle birlikte yemek verileceği zaman kaçmaya başlamıştık…

Halime Abla’nın evi,Aksaray’ın merkezindeydi; anneannemlerde Ortaköy ilçesindeydiler. Halime Abla’nın ailesi: “Aksaray’da da kına olsun.” dedikleri için o akşam Aksaray’a kına gecesine gittik. Gündüz hizmet etmekten oynayamamıştık; ama akşam bütün enerjimizi harcamıştık. Kına türküsü söylenirken Halime Abla’yı ağlatmak, sonrasında da susturmak zor olmuştu. Gece saat 11’de Ortaköy’e döndük.

Sabah kuaföre gitmek için Melike saat 9’da bize geldi. Saçımızı nasıl yaptıracağımıza karar vermek çok zor oldu. Saat on buçuk gibi eve döndük. Gri elbisemi giymeye karar vermiştim. Elbise kısa olduğu için akşam soğuktan donmuştum. Kına gecesi Ortaköy’de de yapıldı. Halime Abla yine kına elbisesini giydi;ama bu sefer kına yakılmadı. Onlar tekrar Aksaray’a döndüğünde gece saat 11’e yakındı. Biz tekrar saat 1’e kadar oynadık. Ne kadar yorulduğumu yatınca anlamıştım; çünkü yatmamla uyumam arasında bir dakika bile fark yoktu.

Saat 7’de kalktım. Ama o saatte anneannemlere gitmedim. Biz akşam babaannemlerde kalmıştık. Onların eviyle uzaklığı arabayla beş dakikadır. Ben kalktığımda sadece babaannem uyanıktı. Ben yaklaşık 2 saat saçımı düzeltmekle uğraştım. Saat 9 gibi iki kardeşim de kalktı. Annem teyzemde kalmıştı. Saat 10 gibi aradığında biz kahvaltıyı yeni bitirmiştik. Dedem bizi arabayla anneannemlere bıraktı. 

Bugün, düğünün son günüydü. Aksaray’da salonda iki saatlik düğün yapılacağı için saat 11.30’da yola çıkıldı. On iki gibi düğün başladı. En çok salonda oynamıştım. Melike yüzünden iki saat boyunca oynayamadım çünkü onu kaldıramadım yerinden. Onunla yarım saat oynadık, sonra ben kız tarafındakilerle bir saat oynadım. Düğünün sonunda halay çektik ve salon düğünü bitmiş oldu. Ortaköy’e dönerken konvoy oluşturuldu. On beş dakika konvoyla dolandık. Mezarlığa gidip dua edildikten sonra eve döndük. Eskiden kalma bir âdet varmış:Yeni evlenen çift masanın etrafında yedi defa dolanırmış. Dayım dolanmaktan sıkıldığı için dördüncüde bıraktılar. Yarım saat oynadıktan sonra düğün bitti.

Düğünün bittiğini çok zor kabul etmiştim. Dayım evlenmişti ve düğün bitmişti. Bahçedeki çadırı toplarken neredeyse onları durdurup düğün devam edecek, diyecektim. Kendimi hiç hazırlamamıştım. “Anı yaşa!” mantığına uyup sonrasını düşünmemiştim. Ertesi gün ben hâlâ şoktayken yola çıktık. Düğüne ne kadar çok kaptırdıysam kendimi, sınıf arkadaşım Gülnihal’i arayıp ödevleri alamamıştım ve telefon numarası valizdeki pantolonumun cebindeydi. Neyse ki, havaalanındayken Gülnihal beni arayıp ödevleri verdi. Normalde saat 7’de kalkacak olan uçak rötar yapmıştı ve saat 8.40’ta kalktı. 10.30’da evdeydik. Ödevlerin sadece çeyreğini yapabildim; çünkü uyuyakalmıştım.

Ertesi gün okula gidince düğünü unutup normal hayata geri dönmüştüm. Aslında hâlâ düğünün bittiğine inanmıyordum ve sanki çok uzun zaman sonra yapılacakmış gibi geliyordu. Dayımın evlendiğine alışmam, iki hafta almıştı. İki hafta sonra dayımlar balayından dönmüştü. Halime Abla ile çok iyi anlaşıyor, hatta birlikte alışverişe çıkıyorduk. O yüzden zamanımın büyük bir çoğunluğu artık onlarda geçiyor.

Beyza Nazlı BOZKURT     8-E




GİRDİĞİM İLK SBS

Girdiğim ilk SBS benim için çok önemliydi. Bu yüzden bütün yıl boyunca çok çalıştım; fakat SBS’ye gireceğim yer belli olunca çok heyecanlanmıştım. Gireceğim okul Zeytinburnu’ndaydı.

Gireceğim okulu bulmak için SBS’den bir hafta önce yola çıktık. Hava çok açık ve sıcaktı; fakat benim ellerim bir buz kadar soğuktu. Babam Zeytinburnu’nu çok bilmediğinden karamsarca düşünüyordum, düşündüğüm gibi de çıktı;okulun yolunu bulamadık;fakat diğer bütün okulların önünden geçmiştik. İçim içimi yemeye başladı. İçimde tek bir düşünce vardı. O düşünce de okulu bulamayışımızdı. Okulu herkese soruyorduk. Onlar da tarif ediyordu. Tarif ettikleri yere gidince de farklı bir okula varıyorduk. En sonunda birisi doğru tahmin etti ve okulu bulduk.

Okulu bulduğumuz için çok rahatlamıştım. Babam kestirme yolu bulmak isteyince okuldan ayrıldık. Kestirme yolu bulalım derken tekrar kaybolduk. O anda aklıma şu söz geldi: “Sora sora Bağdat bulunur.” Bu düşünceye göre sora sora okulu tekrar bulduk. Bu sefer kestirmeden gelmiştik.

            Bu hadiseden sonra bir hafta geçti. SBS gelip çatmıştı; fakat ben her şeyi unutmuştum sanki. Neyseki sınava girince bu geçti. Sınava gireceğim sınıfa geldim. Heyecandan ellerim titriyordu. Sırama oturdum. Sınav başladığında ben kendimde değildim, sanki benim yerime başka birisi sınava giriyordu.

Türkçenin beşinci sorusuna kadar bu devam etti; fakat soruları çözdükçe heyecanım azalıyor, bütün öğrendiklerim yavaş yavaş beynime hücum ediyordu. Matematiğe geçtiğimde heyecanım sıfırlanmış, dikkatimi tam olarak toplamıştım. Bu dikkat, sosyalin sonuna kadar sürdü;fakat İngilizceye geldiğimde herkes zamanımızın ne kadar kaldığını sorarak heyecanımıtekrar doruğa çıkardı. İngilizceyi nasıl çözdüğümü hatırlamıyorum bile. Sınavın son dakikalarına doğru yaptıklarımı kontrol ettim. Fakat oda ne! İngilizcede kodlama hatası yaptığımı farkettim. Bunu bana gösterdiği için Allah’a şükrettim ve hemen hatamı düzelttim.

Sınavdan çıktığımda sanki bir tüy kadar hafiftim. Sınavın bittiğine inanamıyordum. Bütün bir yılımın emekleri 90 dakikaya sığdırılmıştı. Bundan dolayı çok şaşkındım. Arabaya binip eve geldiğimde bunun yerini telaş aldı;çünkü televizyonda cevaplar açıklanıyordu. Sınavı elim titreye titreye kontrol ettim. Her yanlışımda canımdan can eksiliyordu sanki. Neyse ki çok yanlışım çıkmadı. Sınavın üstünden birkaç gün geçtiğinde üstümden büyük bir yük kalktığının farkına varmıştım. Bunu farkettiğim için bütün yaz tatilim mutlu ve huzurlu geçti.

 

Aslıhan TALAY     8-E


GÖRÜNMEZ KAZA

Yanlış hatırlamıyorsam 2006 yılıydı. Yine her zamanki gibi bir sabahtı. Kardeşim bir ben ise sekiz yaşındaydık.Elimi yüzümü yıkadım ve hazırlandım. Yine annem bana bir liste verecekti ve ben de alacaktım. Evimiz işlek bir caddenin üzerindeydi ve bütün dükkânlara yakın olduğundan dışarı çıkmamda bir sakınca görülmüyordu. Giyinip listeyi aldım. Listede süt, poğaça ve kahvaltılıklar yazılıydı. Evden çıktım, en yakın olandan uzağa doğru dükkânları dolaştım ve alışverişimi yaptım. Eve döndüğümde her şey hazırdı ve beni bekliyorlardı. Mutluydum;çünkü güzel bir kahvaltı beni bekliyordu.

Herkes hazırdı.Annem çayları koydu ve yemeye başladık. Sohbet ettik ve radyo dinledik. Sonra nedense o zamanlar küçücük olan kardeşimi annemden alıp kucağıma oturtup sevesim geldi; ama kardeşim bana gelmek istemiyordu. Zorla kucağıma aldım ve bir kerecik öptüm. Kardeşim kurtulmak için havaya tekmeler savuruyordu. İşte bu tekmelerden biri benim çay bardağıma isabet etti ve o sıcacık çay kardeşimin minik ayaklarına döküldü. Kardeşimin çığlıklarıyla herkes ayağa kalktı ve babam kovayla su getirme, annem ise kardeşimi alma çabası içine girdi. Korkmuştum. Annem kızgın bakışlarla bana bakıyordu. Babam suyu getirdi ve kardeşimi soğuk suya bıraktı. Biraz sakinleşen kardeşimi hemen doktora götürdüler. Ben evde bırakılmıştım. Karşımda dağılmış bir masa ve berbat şekilde bir mutfak vardı. Tezgâhtan süt damlıyor, yerdeki paramparça bardaktan dökülen çay yerde duruyor. Apar topar evden çıkan annemim altını kapatmayı unuttuğu çaydanlık delice buhar çıkartıyordu.

Belki kendimi affettirmek istediğimden, belki de mutfağı dağınık görmeye dayanamadığımdan mutfağı temizledim. Tabii elimden geldiğince… Annemler yaklaşık yarım saat gelmemişlerdi. Ne yapacağımı bilmediğim için sessizce bir koltuğa oturup annemin gelmesini bekledim. Böyle düşünürken önde babam, arkasında kucağındaki kardeşimle annem içeri girdiler. Ayağı sarılmış olan kardeşim sıkıca anneme sarılıyordu. Kardeşimi yatırdılar. Benimle ise hiç konuşmadılar. Annem mutfağı temizledi. Babam televizyonun karşısına geçti.

Bana ne kızan vardı ne de beni merak eden… Ben de yatağa uzandım. Az sonra uykuya dalmışım. Kalktığımda sabahtı. Ben hâlâ kardeşimin ayağını unutmamıştım. Yatak odasına baktım, uyanan yoktu. Ben de televizyonun başına geçtim. Benden sonra ilk kalkan annem oldu. Kahvaltıyı hazırladı ve beni çağırdı. Beraberce yedik ve konuştuk. Kardeşimden özür diledim. Mutlu olmuştum. Kardeşimi öptüm ve servise binip okula gittim. Kardeşim de her gün doktora gidiyordu. Bir ayın sonunda ayağındaki sargıyı çıkardılar. Derisi yenilenmişti. Doktor, ilk andaki soğuk su müdahalesi olmasaydı iz kalacağını söylemişti.

Bir gün okuldan eve gelince kardeşimin ayağındaki sargının çıktığını gördüm. Kardeşim, mutlu bir şekilde oyuncaklarıyla oynuyordu. Eve geldiğimi anlayınca yürüyerek yanıma geldi ve: “Abicim bak,bantımıçıtartılaar” dedi. Sarıldım ve “aferin” dedim. Mutlu bir şekildetekrar oyuncaklarının yanına döndü. O sargısını çıkarmanın gururunu, ben ise kurtulduğum yükün rahatlığını yaşıyorduk…

 

Abdussamet KÂĞIT 8-E                           


HÜZÜNLÜ BİR YAZ AKŞAMI

O gün Gümüşyaka’da hava her zamankinden daha soğuktu. Rüzgârın bir o yana bir bu yana eserken çıkardığı uğultu bu sefer beni daha çok ürkütüyordu. İçimde nedenini çözemediğim bir sıkıntı beni yiyip bitiriyordu.

Önceki gün annem, anneannem ve kuzenim İstanbul’a dönmüşlerdi. Anneannem ve annemin işleri çıkmıştı. Kuzenimi de annesi çok özlediği için anneannemle gelmesini o dönerken de dönebileceğini söylemişti. Bu yüzden o da gitmişti İstanbul’a. Bu arada kuzenimin adı Betül. Anne ve babası dershanede öğretmenlik yaptığından yazları, annesi onu anneannemin yazlığına gönderiyordu. Pazar ve pazartesi günleri onlar da geliyordu. Böylece hem kızlarını görmüş hem de tatillerini değerlendirmiş oluyorlardı. Fakat o hafta yazlığa gelememişlerdi. İşte bu yüzden teyzem Betül’ü çok özlemişti.

Ben kendimi bildim bileli Betül’ü o kadar çok severim ki bunu kelimelerle ifade etmeme imkân yok. Ona her sırrımı söylerim, küçüklüğümüzden beri onunla her şeyimiz birdir. Beraber oyun oynar, yazlığın sokaklarında dolanıp dururduk. O gün o olmadığı için canım çok sıkılmıştı. Hiç oyun oynamamıştım. Bütün gün ders çalışmıştım. Dedem, ablam ve ben kocaman evde yapayalnızdık. Ve o akşam hepimiz çok sessizdik. Evde rüzgârın sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. İşte beni huzursuz eden de bu sessizlikti.

Birden bu sessizlik bir telefon sesiyle bozuldu. Telefonun sesi içimde aniden bir şeyleri koparmıştı. Kalbime doğru sanki bir hançer saplanmıştı. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki bir an fırlayacak sandım. Hepimizin bakışları televizyonun altındaki telefona kaydı. Dedem ayağa kalktı ve telefonu eline aldı.

İçimde bir merak oradan oraya koşturuyordu. Dedem telefonu kulağına götürdü. Karşı taraf konuştu, konuştu, konuştu… Bu konuşma bana bir ömür kadar uzun geldi. Dedemin yüzündeki o ifade beni bir uçurumdan aşağıya itiyordu. Bu bakışlar hiç hayra alamet değildi. Sonra ablam aldı telefonu. O, dedem kadar iradeli davranamamıştı. Aniden hıçkırıklara boğuldu. Koltuktan kalktım. Kendime kaçacak bir delik aradım; ama bulamadım. Ablam telefonu kapadı. Koşup kucağına atladım. Ne olduğunu sordum. “İstanbul’a gidiyoruz.” dedi. “Peki, ama neden?” dedim. Bana anlamlı bir bakış attı. “Gidecekler.” dedi. “Çıkmış Melike, tayinleri çıkmış!” Gözlerimden süzülen yaşların farkında bile değildim. O sırada ablamın dudaklarından şu sözler döküldü: “Gaziantep’e. Çok uzak Melike, çok uzak!” Gaziantep’in nerede olduğunu bilmiyorum. O an o şehir hakkında tek bildiğim Betül’ü benden koparıp aldığıydı. O şehirden nefret ediyordum. Yukarı çıktık. Ablamla Betül’ün eşyalarını topladık. Kıyafetlerini, oyuncaklarını, tokalarını; ama her şeyden önce anılarımızı…

Ertesi gün kapıya bir kilit vurduk. Elimizde Betül’ün eşyaları, İstanbul yollarına düştük. Otobüste ablamın kucağına ve cam kenarına oturdum. Pencereden kaybettiklerimi izledim. Yol boyunca elimden kayıp gidenleri düşündüm.

İstanbul’a vardığımızda direkt anneannemlere gittik. Teyzem, eniştem ve Betül bir köşede; anneannemler bir köşede oturmuşlardı. Teyzemin yanına gittim: “Hani gitmeyecektiniz teyze. Unuttun mu, bana böyle söylemiştin. Sana gidecek misiniz diye sormuştum. Yok, öyle bir şey canım, demiştin.” dedim. Teyzem bana sarıldı. Ben de ona sımsıkı bir karşılık verdim. İki üç gün sonra onları yolcu ettik.

Ben özlemin ne demek olduğunu böyle anladım. Yanı başımdakini bir anda kaybederek… Bu olay olduğunda ben dokuz yaşındaydım. Dört buçuk yıldır her gelip gidişlerinde bu acıyı tadıyorum. Onları çok özlüyorum. İnşallah tayinleri tekrar İstanbul’a çıkar!

 

Melike BAŞAK     8-E

 

Kardeşim…

 

            Ben 5. sınıfa gidiyordum. Biz ağabeyimle iki kardeştik. Annemin bana verdiği haberle bu değişmişti. Yani artık iki kardeş değil üç kardeş olacaktık.

Birkaç ay sonra…

            Evet, kardeşimiz artık doğmuştu ancak bir buçuk ay kadar erken. Aslında yaşayacaktı,  ama o gün çok korkmuştuk. Ya annemizi zehirleseydi, ya erken doğduğu için ölseydi… O günkü korkumuzu anlatmaya kelimeler yetmiyor. O günlerde kardeşimizi göremedik. İçimizde bir özlem vardı. O küçücük canlı benim kardeşimdi ama onu görememiştim. Yanına sadece annem ile babam girmişti.

            Bir hafta sonra eve geldi. O gün bizim bayramımızdı sanki. Bir yıla yakın bir süredir doğmasını beklediğim kardeşim karşımda duruyordu. Onun o buruş buruş elleri o kadar küçüktü ki, sanki dokunduğumuzda kırılacaktı parmakları. Onun için aldığımız küçücük kıyafetler üzerine bol gelmişti. Onu gördüğüm ilk anda şaşırdım mı yoksa sevindim mi emin değilim. Sonuçta o evdeydi. Artık çekirdek ailemize bir kişi daha katılmıştı. İnanıyordum ki bir bebeğin büyümesini izlemek harika bir şey olmalıydı.

O doğmadan önce kendime sorduğum soruları artık cevaplamaya başlamıştım. Kardeşimle tanışmıştık. Onu tanımak benim için çok güzeldi. O anda ailemizdeki bazı şeylerin değişeceğini biliyordum. Anneme daha çok yardım etmeli, kardeşimi güzel bir şekilde büyütmelerine yardım etmeliydim. Sorumluluklarımın arttığını o anda hissetmiştim.

 

 

                                                                    Nisa GANİ

                                                                                          6-A  



BAYRAM GÜNÜ

Bugünün bayram olması nedeniyle sabah erkenden kalktım, elimi yüzümü yıkadım, kardeşim Zehra’yıda uyandırıp anneme ve babama bir sürpriz yapma planını sundum.Oda bu fikri onayladıktan sonra işe koyulduk.

Önce çayı ateşe koyup sonra kahvaltılıkları hazırladık. Yumurtalarıtabaklara servis ediyorduk ki annemle babama, güzel kokulardan olsa gerek, kalktılar. Annem mutfaktaki karışıklıkları görünce şaşırmış, kahvaltı hazırladığımızı görünce ise daha çok şaşırmıştı.Ben bu şaşırmalarına karşı “Buyurun, kahvaltı hazır.” diyerek sofraya oturmalarını sağladım.Ben ve kardeşim kahvaltımızı hızlı hızlı yaparak üstümüzü giyinmeye koyulmuştuk.İkimizde kuzenlerimizle birlikte vakit geçireceğimiz içinheyecanlıydık. Kıyafetlerimizi giyinip saçlarımızıda yaptıktan sonra annemizin ve babamızın ellerini öperek biran önce gitmek için sabırsızlandığımızı belli ettik.

Anneannemlere vardığımızda bütün kuzenlerimin orada olduğunu gördüm.Büyüklerimizinde ellerini öpüp harçlıklarımızı aldıktan sonra kuzenlerimizle koyu bir sohbete giriştik.Ben bu eğlenceli geçirdiğimiz vakitlerin nasıl geçtiğini anlayamamıştım.Akşam yemeği sayesinde anneannemler yüzlerimizi görmüşlerdi. Habire: “Bu yemeklerde olmasa çocukların yüzlerini görmeyeceğiz.”diyorlardı.Biz de buna gülerek karşılık veriyorduk.

Yemeklerimizi yedikten sonra sessiz sinema oyununu oynamaya koyulduk.Çok ama çok komik bir olay oldu. Ben kuzenime telefonu anlatmaya çalışırken birden odada telefon çalmaya başladı. Bende bu sesi işaret ederek ne anlatmak istediğini ifade ettim.Tabi ki kuzenimde telefon olduğunu anladı. Ben birden gülme krizine girdim çünkü böyle bir tesadüf bana çok ilginç ve komik geldi.

Muhabbetler birbirlerini aça aça söz, ders notlarımıza gelmişti. Hepimizin notları pekiyiydi. Fakat benle aynı yaşta olan kız kuzenimin matematik notları biraz düşükmüş.Ona matematiğinin düşük olmasının sebebini sorduğumda ilk olarak:   “Çok zor”dedi. Ben onun bu sözlerinden önyargılı olduğunu anlamıştım. “Ben yapamam, çözemem,kafam matematiği almıyor.” sözleri beni çok üzmüştü. Çünkü insan hiçbir zaman bir işe önyargıyla yaklaşmamalıdır,aksine başarmak için çaba göstermelidir.Bende bunların hepsini anlatarak kuzenimin matematiği sevmesi yolunda onu bilgilendirdiğim için hafiflemiş ve mutlu olmuştum.Bu konuyu kapatıp sözlerle oradan oraya giderek devam ediyorduk.Taki annemin gelip oturma odasının kapısına vurana kadar.Annemin “Gidiyoruz.” demesiyle sohbetimizi birdahaki görüşmemize ertelemek zorunda kaldık.

Evimize gelip üstlerimizi çıkartıp dişlerimizi fırçalamışve annemin zoruyla her günkü gibi sütümüzü içmiştik.Yatağa yattığımızda bugünün çok özel bir gün olduğunu kardeşimle dile getirdik. Annemin dediğine göre o günün yorgunluğundan olsa gerek deliksiz bir uykuya dalmışız.

Nisa Nur DEMİR

7-D                                                          



 


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA