TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam37
Toplam Ziyaret1364385
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

DENEME

29 EKİM

Ben daha küçük yaşlarda iken 29 Ekim bana bayraklarla süslenmiş bir sınıfı, vatanımızı, Atatürk’ümüzü anlatan şiirlerin okunduğu törenleri ve annemin doğum gününü hatırlatırdı! Şimdi ise biraz daha büyüdüm. Artık çoğu şeyi gerçek anlamları ile daha derin yüzleri ile anlayabiliyorum. Okuyorum ve öğreniyorum.

Hepimizin de bildiği gibi; vatanımızın üzerine kara bulutlar gibi çöken düşmanlardan, üstün dehası ve uyguladığı başarı stratejileri ile Türk milletini kurtaran önderimiz Atatürk, 29 Ekim 1923’te “Cumhuriyet” in ilanı ile ülkemizi, milletimizi aydınlık ufuklara ve güzel bir geleceğe taşımıştır.

Milletin egemenliğini ve bağımsızlığını kendi elinde tutuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı bir yönetim şekli demek olan “Cumhuriyet”; milletimize kendi kendini yönetme imkânı vermiş ve halkı kendi kendisinin efendisi yapmıştır. Böylece babadan oğla geçen ve halka hiçbir söz hakkı tanımayan “padişahlık” saltanatına son verilmiştir. Ve bu özgür irade, milletimizi medeni ülkeler seviyesine yükseltmiştir.

23 Nisan 1920’de kurulan TBMM’de Atatürk’ün önderliğinde, halkın oy birliği ile alınan kararlar, yapılan yenilikler ve inkılaplar Türkiye’ye gelişimi adına kaybettiği yılları geri kazandırmıştır.

Tüm bu zorlukları aşarak nice güzel işler başarmış olan Türk Milleti gibi akıllı, çalışkan ve fedakâr bir millet, iyi bir önderin ışığında daha nice 29 Ekimler ile nice atılımlar ve ilerlemeler kaydedecektir. Ben bir Türk genci olarak buna yürekten inanıyorum.

Yine 29 Ekim yaklaşıyor ve yine okulumuzu bayraklarla süsleyip, törenlerde şiirler okuyup şarkılar söyleyeceğiz; fakat coşkumuz eskisinden çok daha fazla olacak. Çünkü 29 Ekim 1923 tarihinin vatanımız ve milletimiz için ne demek olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyoruz. Ulu Önder’imizin de dediği gibi: Ne mutlu Türküm diyene!

 

Betül KAVURMACI     7-E


AĞLAMAK VE GÜLMEK

Ağlamak ve gülmek âdeta bir ikili gibidir. Ağlamak sanılanın aksine üzüntü, keder, çaresizlik, güçsüzlük değildir bence. Belki garip gelebilir ama ben ne zaman ağlayan birini görsem içim ona acısa da her ne kadar onun için üzülsem de bir miktar da sevinirim aslında; çünkü üzülmeyi becerebilen bir kişi sevmeyi de bir o kadar becerebilir, ağlayabilen bir kişi gülmenin kıymetini belki de daha iyi anlar. Bilirim ki ağlayan bir kişinin kalbi hâlâ yumuşacıktır. Daha nasır tutmamıştır. Yüreği katılaşmamış duyguları bitmemiştir.

            Derler ya hani: “Kalp ağlamazsa gözyaşı da akmaz.” İşte böyle bir şey...  Sevindiğinizde mutluluktan uçacakmış gibi olduğunuzda kahkahalar atarsınız ya! O kahkahalar sizin için çok değerlidir. Üzüldüğünüzde de dökülen göz yaşları bir o kadar değerlidir aslında. Sinirlendiğimizde etrafı yakıp yıkmak istediğimizde belki de ağlamak o an için en iyisidir. Belki hakikati değiştirmez; ama kalbinizin doğru ateşi bularak yumuşamasına vesile olur. Ağlayan birini gördüğümüzde ona samimi birkaç dokunuş ve uzattığınız mendil, söyleyeceğiniz sözcük ve davranışlarınızdan daha kıymetlidir.

Bence ağlamak insanın insan olmasını gerektirdiklerinden biridir. Ve... ağlamakla, gülmek olmazsa olmaz bir ikilidir. Tıpkı evrende bulunan diğer zıtlıklar gibi...

 

Nisa Nur YÜKSEL     7-B

ANNE OLSAYDIM

 

Çocuklar doğduğu ilk günden itibaren kendileriyle birlikte belirli masraflar da getirirler. Çocukların bu masrafları ilk önce bez, mama gibi şeylerle başlayarak daha sonraları defter, kalem, çanta, kıyafet gibi ihtiyaçlara dönüşür. Yani çocuk büyüdükçe ihtiyaçları da büyür. Bunlar için belirli şeylerden tasarruf gerekiyor.

 

            Eğer bir anne ya da baba olsaydım çocuğumun bu ihtiyaçlarını karşılamak için çok gerekmedikçe kıyafet, güzellik (bakım) ürünleri gibi şeyleri almazdım. Bununla ilgili Balzac’ın “Baba olduktan sonra göreceksiniz ki kendi mutluluğunuzdan çok, çocuğunuzun mutluluğu ile mutlu olabilirsiniz.” sözü ile baba olduğunda eğer çocuğunun isteklerini yerine getiremez ise babaların üzüleceğini anlıyoruz.

 

            Aynı zamanda bütün anne ve babalar çocuğunun ömrü boyunca başarılı olmalarını ister. Bu yüzden anne ya da babamın yerinde olsaydım çocuğumun başarılı olması için elimden geleni yapardım. Örneğin çocuğum yabancı dil öğrenmek istiyorsa onun yabancı dil öğrenmesini sağlardım; çünkü çocuğum yabancı dile meraklıysa gelecekte bununla alakalı bir şeyler yapmak istiyor olabilir ve eğer yabancı dil öğrenmek istiyorsa bu konuda başarılı olacağına inanıyor demektir. Bundan dolayı çocuğum için yapacağım yatırımların en büyüğü onun istekleri ve ihtiyaçları için olacaktır. Bir diğer yatırım ise elimden geldiğince çocuğumun seçeceği mesleğe göre bir şeyler yapmak olurdu.

 

            Anne ve baba olmak çocuğu için tasarruf ve yatırım yapmak, onun için çaba göstermektir. Anne ve babalarımız bunu yaparlar. Eğer biz anne ve babamızın yerinde olsaydık biz de bunları yapardık. Çocuklarının doğduğu günden büyüyüp kendine bakacak hâle gelene kadar onun için yatırımlar yapan, ihtiyaç ve isteklerini karşılayan anne ve babalarımıza teşekkürler…
         

 

Hilal ERSOY     7-A

BİR KUŞUN KALBİNDE CUMHURİYET

            İşte, en sonunda aldım avucumun içine yaramazı. Yüreği nasıl da çırpıyor bu minicik kuşun. Tak tik, tak tik, tak tik, tak tik... Elimi gagalamaya çalışıyor şimdi de...

            Belli ki dayanamadı esarete... Hükümdarlığıma karşı koyuyor ve mavi göklerdeki özgürlüğünü istiyor. Kanat çırpmak engin denizlerin üstünde, istediği yere gidebilmek hem de istediği zaman... Hissedebiliyordum tüm bunları bu küçücük kalbin çırpınışında. Aniden açtım avucumu, önce şaşkınlıktan durakladı sonra uçtu gitti.

            İnsanlar da aynı o kuş gibi, özgürlük istiyorlar, tek başlarına karar vermek; yöneticilerini, geleceklerini kendileri seçmek istiyorlar. Düşüncelerini açıklayabilmek, ideallerine uygun eğitim görmek istiyorlar. Ve yüzyıllar buyunca benimsedikleri pek çok rejim ve onların yönetim biçimleri insanları baskı altında tutuyor. İnsanların yaşam koşullarını iyileştirecek, onları geliştirecek her şeyi yasaklıyor.

            Yüzyıllar boyunca bu baskılara boyun eğen, yapılan zulümlere ses çıkarmayan insanoğlu, içine atar pek çok şeyi... Ta ki bardağı taşıran son damlaya kadar... Fransız İhtilali bu damlanın en büyük sonucudur. Ve bu tarihten sonra yeni bir yönetim biçiminin değeri artmıştır. Halk merkezci bu yönetim hâlen herkesin bildiği en iyi yönetim biçimidir.

            Cumhuriyet! Halkın egemenliğine dayalı yönetim biçimi... Şimdiye kadarki en mükemmel biçim. Çünkü insan düşüncesini, özgürlüğünü ve yaşayış biçimini kısıtlamayan rejim. Her şey halkın elinde; halk yöneticisini kendi seçiyor ve bu seçimi hiçbir baskı altında kalmadan yapıyor.

            Türkiye’de cumhuriyetin 88. yılı. Her sene olduğu gibi bir 29 Ekim daha coşkuyla, “Cumhuriyet!” çığlıkları atarak kutlanacaktır elbette. Aksini görmedim henüz; ama nedense hiç yeterli gelmiyor bunlar bana. Önemli olanın bilinçli bireyler yetiştirmek olduğuna inanıyorum. Cumhuriyetin ayakta kalabilmesi için başkasının düşüncesini kopyalayan insanlar yerine; kendi düşünebilen, bu düşündüklerinin doğru olup olmadığını sorgulayabilen, körü körüne hiçbir şeye bağlanmayan insanlar yetiştirebilmek önemli olan. 88 yılın sonucunun nereye gittiğini göremeyen, doğruyu yanlışı ayırt edemeyen, kendini geliştirmek bir yana geri geri adımlar atmayı yok sayan bir millet olması, olumlu düşünmeme engel oluyor çoğu zaman.

            Bütün bu olumsuzluklara rağmen ufacık bir kıpırtı bile görsem mutlu oluyorum. İnsanlar adına “belki” diyorum “Zamanla yerleşecek ve her alanda en iyi şekilde uygulanacak cumhuriyet.” Atatürk ve ordusunun olağanüstü çabalarıyla elde ettiği şimdiki cumhuriyetimizi korumak bizlerin elinde. Unutmayalım ki bu cumhuriyet ancak bizim çaba ve uğraşlarımızla ilerler. Kötü sonuçların sorumlusunu aramasın milletim. Tüm olumsuzlukların sorumlusu bizleriz.                                                                                                                                         

                     

Burkay Samet ÇAĞILTI   7-A                                                                                                                             



BİZ TÜRK’ÜZ

           

Tarih kitapları savaşlarla doludur: Kazanılmış ve kaybedilmiş savaşlar… Tabii ki milletimizin de kazandığı ve kaybettiği savaşlar olmuştur.

            Çanakkale Savaşı’ndan binlerce şehitle çıktıktan birkaç yıl sonra Avrupalılar tarafından ülkemiz işgale uğradı. Sanki pasta dilimlermiş gibi ülkemizi paylaştılar. Bize: “hasta adam” dediler ve kendileri de virüsmüş gibi ülkemize saldırdılar; ancak unuttukları bir şey vardı. O da birçok ülkede olmadığı kadar çok kahramanımızın olmasıydı. Bu kadar çok kahramanın bir araya gelmesiyle ölüm döşeğindeki bir hasta adam bile iyileşebilir. Yeter ki iyileşmek için inancı ve azmi olsun. Bu inançla ve azimle halkımız: kadın, yaşlı, çoluk çocuk, kazma kürekle düşmanları kovdular, mermiler döktüler, kış gününde mermi taşıdılar ve o hasta adamı iyileştirdiler. Vücudunu saran bütün mikropları attılar. Hâlâ Avrupa, Türklerden korkuyor; çünkü o hasta hâliyle savaş kazanan bir milletten kim korkmaz ki?

            Kurtuluş Savaşı’nı en iyi anlamak için İstiklâl Marşı’na bakmalıyız bence. İstiklâl Marşı, Kurtuluş Savaşı’nı çok güzel bir şekilde anlatıyor. Örneğin ilk mısralarında:

         “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

          Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”

Yurdumuzda bir tek insan bile kalsa, bağımsızlığımız için yine de savaşacağımızı ve ondan vazgeçmeyeceğimizi anlatıyor. Sadece bu mısralarda değil, İstiklâl Marşı’nın tamamına baktığımızda, Kurtuluş Savaşı’nı tam anlamıyla özetliyor.

            Sonuçta bu savaş kazanıldı ve tarihe geçti. İmkânsızı başaran milletimiz sonunda bağımsızlığına kavuştu. Ve şu dönemde “Biz Türk’üz” diye göğsümüzü gere gere övünebiliyoruz; çünkü böyle güzel bir zaferi kazananların çocuklarıyız. Türk’ün inancını ve gücünü tüm dünyaya gösterenlerin çocuklarıyız. “BİZ TÜRK’ÜZ”

 

 

Nisa GANİ  7-C



ÇALIŞMAK YA DA ÇALIŞMAMAK İŞTE BÜTÜN MESELE BU…

 

Ben bilim insanı diyorum; ama halkın %90’ı bilim adamı diyor. Başarı asla zekâ demek değildir. Başarı, gayrettir. Şu sözü duymuşsunuzdur: “Hiç kimse başarı merdivenlerinden elleri cebinde çıkmamıştır.” Bu söze tamamen katılıyorum. Ben şahsen haberlerde ya da gazetede gördüğümüz  SBS Türkiye birincilerinin başarıya nasıl ulaştıklarını ve planlarını anlatırlarken “Bol bol gezdim tozdum, elime hiç kitap almadım, son hafta da biraz çalıştım oldu.” dediklerine rastlamadım. Hep düzenli çalışmayı tavsiye ettiler.

Siz zeki olabilirsiniz. Türkiye birincisi olanlar da zeki olabilir; ama onlar aynı zamanda çalışkan zekiler... Diyelim ki hiç çalışmadan SBS’den 450 aldınız. Bu hiç çalışmayan birine göre büyük bir başarı ama istediğiniz liseye girecek kadar büyük bir başarı olmayabilir. Liseye alınırken puanınıza bakılır, hiç kimse: “Ama bu hiç çalışmadan 450 almış, bu çalışarak 500 almış, eminim 450 alan çalışsaydı 500 alabilirdi. Onu da lisemize alalım” demez.           

Zekâ Allah tarafından verilmiş bir hediyedir; ama sadece zekâsını kullananlar için bu tam anlamıyla bir hediye olabilir. Zekâyı mücevherlere benzetelim. Tamam, sizin mücevheriniz olabilir; ama bu mücevheri bozdurup paraya dönüştürmedikçe istediğiniz kadar mücevheriniz olsun hiçbir kıymeti olmaz. Siz: “Nasıl olsa mücevherim çok…” derken sizden daha az mücevheri olanlar, mücevheri bozdurup paraya dönüştürürler. Sonra bir de bakmışsınız sizin çok üstünüzdeler. Kaplumbağa tavşan misali... Kaplumbağa azimle ilerlerken, tavşan hızlı olduğu hâlde yan gelip yattığı için yarışı kaybeder. SBS de bir yarış gibi: Çalışan kazanır, çalışan başarır, çalışan istediği lisede ve üniversitede okur… Anlayacağınız çalışmak ya da çalışmamak, işte bütün mesele bu.

Arı bal yapmak için çok meşakkatli işler yapar; ama sonunda bal oluşur. Balı hem kendisi yer hem insanlarla paylaşır. Sizin de arı gibi çalışıp, baldan tatlı muhteşem sonuçlara ulaşmanız ve tüm insanlığa faydalı olmanız dileğiyle…

 

Sena KÜÇÜKÇOLAK    7-A



                                    HAYATIMIZ ASLINDA ELLERİMİZDE

   

Bir işe başlarken o işe olumlu olarak başlarsak devamında da o iş olumsuz devam etse bile biz onu olumlu devam etmiş gibi görürüz. Ya da bir işe başlarken olumsuz isek o işte biz başarıya ulaşsak bile sonucun olumsuz olduğunu düşünürüz. Her şey bizim düşüncelerimizi yönetmemizle oluşur. Olumlu düşünürsek olumlu görür, olumsuz düşünürsek olumsuz bir sonuca ulaşırız.

            İnsanlar kendi düşüncelerinin nasıl etki ettiğini bilmez belki de hayatına. Bu yüzden düzgün düşünmek de pek umurlarında olmaz. Kötü düşünürsek yazdığımız yazı, okuduğumuz kitap, baktığımız her şey bize kötü gelir. Olumlu düşünen bir insanın her olayda bulacak bir iyi yönü vardır. Bu da iki insan arasındaki büyük farkı gösterir.

            Bu yüzden hayata olumlu bakmak, olumlu düşünmek bizimle birlikte olsun. Olumsuzluk ise sadece gerçekleşmeyen düşlerde kalsın…

                                                                                                                         

Hilal ERSOY     7-A



İSTANBUL

Yıllarca, yüzyıllarca hüküm sürmüş bir imparatorluğun ardından geriye kalan tek izdir “İSTANBUL”.

Her bir karışı sadece güzeldir. Gelirsin, gezersin, düşünürsün ve bir kez daha âşık olursun ona. İstanbul’un kendi içindeki dünyasına değil belki; ama Kız Kulesi’ne tutulursun. Ardındansa İstanbul Boğazı’na çevirirsin gözlerini ahestece...

Vapurların, gemilerin bir bir gelişini izlersin deniz kenarında. Sonra bir banka oturursun ve saatlerce sıkılmadan kuşların cıvıltısını dinlersin. Kışın dalgalarla yırtarsın benliğini, yazın güneşin gülümseyişiyle sen de gülümsersin. Ne zaman olursa olsun, içini ısıtır hep İstanbul.

Vapurda martılara simit atar, onlarla birlikte özgürlüğünü haykırırsın insanlara, tüm dünyaya… Her şeyiyle büyüleyebilir seni İstanbul.

Aşkı tenlerde aramamak gerek kimi zaman. Ben asıl aşkı buldum: İSTANBUL.

 

Ayşe Nur ÖZTÜRK     8-B

SİHİRLİ KELİME: MERHABA

Hayatımızda en çok kullanmamız gereken kelimelerden biridir merhaba. Ayaküstü sohbetlerden tutun da saatlerce süren o hararetli konuşmalara kadar her türlü muhabbetin anahtarıdır. Böyle lezzetli sohbetlere başlamak için söylemek gereken, yalnızca üç hecedir.

İnsanların bu kadar yalnızlaştığı dünyamıza düşen duru bir su damlası gibidir bu üç hece. Kalbimizin derinlerinden kopup gelen, belki de en samimi duygularımızı yeşerten odur aslında. En bunaldığımız zamanlarda içimizi dökecek bir dost ararız, yalnız sokaklarımızda. Eğer bu dostu bulabilirsek şanslıyızdır yalnızlığımızda. O dosta dudaklarımızdan ilk dökülen şey "merhaba" olur. İşte o kelime bizi en güçlü kalelerden bile daha güvenli hissettirir. İşte artık içimizi dökecek biri vardır yanımızda. Bu güzel hisleri bize yaşatan da o sihirli kelimedir.

Herkesin kendi kabuğuna çekildiği dünyamızda alışveriş bize yalnızca koşuşturma gibi gelir. Oysaki eskiden sosyal yaşamın kalbiydi esnaflar. Ama şimdi sıcak sohbetlerin yapıldığı o esnaflar yerine kendi yalnızlığımız kadar büyük olan alışveriş merkezleri ve marketler var. Şimdi ne zaman ruhsuz marketlerin yerinde sımsıcak bir esnaf gördüğümde kalbim kocaman bir horoz şekeri gören çocuğun kalbi gibi pır pır atar. Ayaklarım bana hükmeder ve kendimi şuursuzca o dükkânın içinde bulurum. Her şey bir merhaba ile başlar. Sanki karşımdaki esnaf benim bir parçamdır. Birbirimizi bulur ve tamamlarız âdeta. Sohbetimiz biter ve ihtiyacım olmadığı hâlde bir şeyler alırım oradan. Dükkândan ayrıldığımda ise bütün sıkıntılarımı geride bırakmışımdır.  Ve o zaman anlarım ki bu sohbet, ağustos sıcağında bir bardak su içmiş kadar rahatlatmıştır beni.

Peki, şimdi siz bu karanlık dünyanızdaki bir dost elini tutup merhaba demeye ne dersiniz? Belki maddeselleşmiş yaşamınızda bir dost eli bulmakta zorlanabilirsiniz. Ama inanın ki eğer tüm kalbinizle onu isterseniz siz onu aramadan o sizi buluverir. İşte o zaman onun elini asla ama asla bırakmayın ve merhaba demeyi ona çok görmeyin. İşte şimdi güvendesiniz...

 

Fatma Hilal KARALTI     8-E 



 SIRA DIŞI RENK: BEYAZ

 

            Ben eğer bir renk olsaydım sıradan bir renk olmazdım. Beyaz olurdum. Eminim beyaz sıradan bir renk diyeceksiniz; ama sandığınız gibi değil benim içimdeki beyaz... Nasıl mı? Anlatayım…

            Hani beyaz bütün renkleri açar ya; laciverdi mavi, kırmızıyı turuncu, siyahı gri, moru eflatun yapar ya! İşte ben de öyle bir beyazım; ama koyu renkleri açık renklere değil, umutsuzlukları umuda, hayal kırıklıklarını tekrar denemeye götürüyorum. Üzüntüleri sevince, hataları doğruluğa, yalanları dürüstlüğe götürüyorum. Neden mi? Ben beyazım...

Bazen bir işçinin kalbine konuk oluyorum, bazense küçük masum bir çocuğun kalbine...

            Genç bir kız yeni röntgen çektirmişti. Gördüklerine inanamadı. Kalbi bembeyazdı! Bembeyaz… Çok korkmuştu. Doktorlar buna bir çare bulamadılar. Kız ölmekten korkmuştu; çünkü az ömrü olduğunu sanıyordu. Yine böyle düşündüğü bir akşam eline bir defter aldı ve onu açtı. Bir kompozisyon defteriydi. Açtı, okudu. Bir yerde hayatını değiştirecek bir yazı okudu. Sonra rahat bir şekilde uykuya daldı.

Sabah telefon sesiyle uyandı. Bir doktor arıyordu. Hastalığının tedavisini bulmuşlardı. Kız istemedi; ama doktorlar çok kararlıydılar. Kızı sıkıştırıyorlardı. Kızı ikna edemeyen doktorlar işlerinin başına döndüler; ama bir yandan da kızın 4 yıllık ömrü kaldığını söylüyorlardı. Kız buna inanmadı; ama bir yandan da içini bir korku sarmıştı. Bu sefer ölüm kokusu değildi. Kalbinin kırmızı olmasından korktu…

 

            12 yıl sonra…

     

Artık bu doktorların pabucu dama atılmıştı; çünkü o genç kız hâlâ yaşıyordu. Halk, her yıl yanlış hesaplama yapmışlardır diye önemsemiyordu; ama 8 yıl da olmaz ki kardeşim! Pes artık; ama bir yandan da kızın neden bu kadar yaşadığını merak etmişlerdi. Bunun sebebini sadece ben ve genç kız biliyorduk. Şimdi siz de öğreneceksiniz. O kızın kalbindeki beyazlık bendim. Kızın kötü alışkanlıklarını, umutsuzluklarını silmek için oradaydım. Tüm kalbini kaplamak için…

            Doktorlar bilemediler; çünkü onların bilgisi genç kızın hayali kadar geniş değildi…

 

 

 

Gülsüm ŞEN     6-B

 

UÇURUMUN DİBİNDEKİ SONSUZ DERİNLİK

Bir gram eroine bir milyon hücre veren cahiller! Kendini motive etmek için kullandığın o uyuşturucu değil sana, tüm ülkeye hatta dünyaya zarar veriyor. “Deneyelim, ne varmış?” diye başlayan rezalet yolculuk, ölümle mi bitsin istiyorsun? Uyuşturucuyu denemeye kalkma! “Unutma ki ölümün denemesi yapılmaz” sözünü duymadın mı hiç? İlk adım ve ilk tadımla başlayan o yolculuğun sonunda bir uçurum var: Ölüm Uçurumu…

            Kötü, perişan, zavallı duruma düşmek mi istiyorsun; sevgini, saygını, özgürlüğünü mü öldüreceksin? Şayet öldürürsen bunları, sen de yok olursun boş kalbinin derinliklerinde.

            Alkol, bir yılan… Her zerresi zehir dolu... Sakın deneme! Sen de katılma o hayatını bir şişeye teslim edenlere. Sen de olma bir deli, deme ki şöyle:

Bir hazakatzedeyim, midemi tıp tepti benim

Kırk katır tepse yıkılmazdı bu aciz bedenim.

Alnında kara bir leke var. Bu leke bağımlılık yapan sigara, alkol, uyuşturucu lekesi... Silemezsin o lekeyi. O bağımlılığın ilk adımlarındayken bir noktaydı. Şimdiyse koca bir leke. Küçük bir izken, seni parçalayacak bir dev olmuş. “Bir kez denemekle bir şey olmaz.” treninde başlayan yolculuk bağımlılık sapağından ölüm uçurumuna sürükledi seni. Bir kereyle çok şey olur. En kötüsü de hayatındaki en normal şey senin için: Bağımlılık…

    

Gülsüm ŞEN     6-B 


YAŞLANMAK

Yaşlanmak kelimesi günümüzde dilimizin ucuyla bile olsa dile getirildiğinde insanların içini ürperten bir kelimedir. Oysa insanlar yaşlılığın getirmiş olduğu güzellikleri, hikmetleri düşünmemekte her zaman kötüyü aklına getirmektedir.

Aslında yaşlanmak insanlarda oluşmuş bir ön yargıdır. Sanki hiç yaşlanılmayacakmış gibidir, insanlar bu ön yargılarını atamıyorlar. Eğer bu ön yargılarımızı atmış olsaydık yaşlanmanın o kadar da kötü, insanın içini ürperten bir durum olmadığını anlamış olurduk. İnsan bu durumu güzellikleriyle ele almalıdır. Çünkü bu güzellikleri ele aldığında onların düşüncesi değişecek ve içerisinde yaşlanmaya karşı gizli saklı bir heyecan besleyecektir. Çünkü her yaşın kendine göre güzellikleri vardır, insanda farklı duygular uyandıran ve en önemlisi insana birçok şeyi öğreten yaşlar… Örneğin çocukken bilemediğimiz şeyler, zaman ilerledikçe kafamızda daha oturmuş ve olgunlaşmış olur.

Yaşlılık; insanın duygularının olgunlaştığı daha çok sevgi, saygı gördüğü bir dönemdir. Fakat bizler yaşlandığımız zaman sevgi, saygı görmek ve topluma örnek bir büyük olmak istiyorsak; bu, gençliğimizi iyi değerlendirmemizle mümkündür. Çünkü hayatta bazı şeyler karşılıklıdır ve hayat; etme, bulma dünyasıdır. Eğer biz gençken vatanımıza, milletimize hayırlı bir insan olabilmiş, yaşlılarımıza da hürmet edebilmişsek ne mutlu bizim gibi insanlara. Çünkü yaşlanınca yapmış olduklarımızın karşılığını almış olacağız ve içimizde her zaman yaşlanmak sözcüğüne dair gizemli bir duygu beslemiş olacağız.

Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki yaşlılık gibi bir durum olmasaydı bizler ninelerimizden, dedelerimizden ve büyüklerimizden hiçbir şey öğrenemez ve uygarlık adına bir şeyler yapmış olamazdık. Onların düşünceleri ve bizlere vermiş oldukları nasihatler sayesinde bizler bugün bu yerlerde bulunmuş olmakta, gelenek ve göreneklerimizi sürdürmüş bulunmaktayız.

 

Nisa Nur DEMİR     8-D

 

ZAMANIN FARKINA VAR

İnsan geriye baktığında zamanın ne kadar çabuk geçtiğini anlar. Geçmiş düşünüldüğünde çoğunlukla zamanın boş geçtiğini fark ederiz. Hayat geçmiş ve biz geride kalmışızdır; çünkü plansız yaşamışsızdır.

Toplumumuzda maalesef zamanı değerlendirmeyi bilen az insan var. Onlar da zaten hep yukarılarda. Nedeni de gayet basit aslında. Zamanı kullanan insan, planlıdır. Planlı olmak her zaman başarıyı kolaylaştırır. Yükseklerdeki insanlara bakıldığında görülen, büyük insanların hep dakik olduğudur. İş adamlarının çoğu dakiktir. Çünkü yoğun bir iş hayatları vardır ve bir işe geç kalırlarsa bütün işleri aksar. Tek dakik olması gerekenler iş adamları değildir. Her insan zamanı kullanmayı bilmelidir. Bir öğrenci, bir öğretmen, bir işçi ya da herhangi bir insan… Örneğin uçağa binecek bir yolcu düşünüldüğünde, o yolcunun uçağa bir dakika geç gitmesi onun gitmemesinden farklı değildir. Çünkü uçak kalkmıştır ve artık yapılabilecek bir şey yoktur. O yolcu ne kadar pişman olursa olsun zamanı geri alamaz. Hayat da böyledir işte… Eğer bir şeyi kaçırırsan pişman olman yarar sağlamaz. Kimsenin sihirli güçleri yoktur ve zamanı geri alamayız. Bu yüzden zamanı iyi kullanmalıdır insan. Planlı olmalı, dakik olmalıdır. Pişman olmamak, hayatı kaçırmamak için saatini yanından ayırmamalıdır. Saatini dost bilmelidir. Yanlış olmamalıdır saati… Yelkovan şaşırmamalı, akrep geri kalmamalıdır hiçbir zaman. Hep doğruyu göstermelidir saatler, insanları şaşırtmamalıdır. Çünkü geç kalınan bir dakika, bir ömrü pişmanlıkla geçirmeye sebep olabilir.

Her saniye önemli olmalıdır insan için. Programından vazgeçmemeli, işlerini aksatmamalıdır. Bugünün işi yarına kalmamalıdır. Yarın yeni işler çıkacaktır. Eğer bugün yapılmaz, yarına kalırsa işin; yarının işi kalır bu sefer. Ve ne işler yoluna girer ne de hayatın tadı kalır.

Her insanın her dakikası önemlidir ve insan dakikalarının değerini bilmelidir. Zamanın değerini anlamalıdır ki ileride geçmişine bakınca pişman olmasın. Bir şeyi ne zaman yapacağını söylediyse o zaman yapmalıdır, ertelememelidir. Zamanı iyi değerlendiren insan, mutlaka dakikliğinin karşılığını alır.

Zaman geçip gider… Güneş’in doğması gerekenden geç doğduğunu düşünün, o günün ve sonrasının tüm düzeni bozulur. Aynı, insanın işlerini sürekli ertelediğinde işin içinden çıkamayacağı, düzeninin bozulacağı gibi… Tüm evren her şeyi zamanında yapmalıdır. Yoksa tüm düzen bozulur. Toplumumuz artık zamanı kullanmayı öğrenmelidir. İnsanoğlu saatini takmalı ve yelkovan hiç şaşmamalıdır.

 

Dilara KAZAK     8-E

Ağaç

Hepimizin bildiği gibi yeni nesilleri yetiştiren, eğiten ve doğru yolu gösteren biri daima vardır. Onlar tükenene kadar etrafına ışık veren mum gibidirler. Maalesef günümüzde yeterince değer görmeyen öğretmenler aslında mesleklerden en önemlisidir ki bunun kanıtı da diğer bütün mesleklere mensup bireyleri yetiştirenin öğretmen olmasıdır. Peki, öğretmenlerin hayatı nasıl olacak? Bunu kendi yorumladığım şekilde anlatacağım…

Bence ağaç gibidir öğretmenler… Önce bu ağacın tohumları atılır toprağa, yani bu kutsal görevi taşıyacak kişi hayata gelmeye hazırlanmaktadır. Sonra tomurcuklanır, yani dünyaya gelmiştir artık o. Bir süre sonra fidan olmuştur, bu da gençlik zamanlarıdır ki bu zamanlarda karar vermiştir öğretmen olmaya… Bu ağaç gelişme sürecinde fırtına, kar, sel gibi birçok sıkıntı ile karşılaşır, fakat pes etmemelidir; çünkü ağacın sahibi ondan yeteri kadar meyve almalıdır, öyle de olacaktır. Artık yeteri kadar gelişmiştir meyve verebilmek için. Ağaçta yetişen meyve aldığı suya karşılık o kadar fazladır ki, tıpkı öğretmenlerin büyük emeğine karşılık aldığı cüz-i miktar gibi…

Bu şekilde meyve vermeye devam eder ağaç, her meyve de çekirdeği ile bir o kadar meyve verir, öğretmenin yetiştirdiği öğrenci misali… Fakat her faninin belirli bir ömrü olduğundan o ağaç kurumuştur; yani o değeri bilinmeyen kahraman hayata gözlerini yummuştur artık…

 

   Selman ÖZDEMİR

           8-B         

ALTIN MEŞALE

 

Bir bahçıvan düşünün, çiçeklerini nasıl özenle sular. Her gün daha çok canlanır o çiçek. İşte bir öğretmen de öğrencilerini her gün daha başka bilgilerle yetiştirir, olgunlaştırır.   

Öğretmenler bize sadece okuma yazmayı öğretmez. Bir öğretmen öğrencisine terbiyeyi, saygıyı ve olgun bir insan olmayı öğretir. Hiç okula gitmeyen cahil birisi düşünün. Konuşmasında ne saygı, ne terbiye ne de bir ölçünün izi vardır. Ama okula gitmiş bir insanın konuşması daha ölçülü olur.

Bir öğrenci öğretmenine karşı saygılı olmalıdır. Çünkü öğretmeni ona dünyada sahip olabileceği en önemli şeyi vermektedir. Dudaklarının birbirine çarpmasıyla oluşan her bir kelime öğrencinin hayatını o kadar çok etkilemektedir ki, bunu hiçbir şekilde anlatamam. O kelime belki de bir insanın gözünde aniden seviye atlamamıza neden olabilir. Atalarımız: “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” demiş. Aslında bu cümleyi ele aldığımızda bir öğretmenin değerini çok iyi anlayabiliriz. Öğretmenimiz, bize paylaştıkça çoğalan bilgiyi her daim vermektedir.

Öğretmenimiz bizi küçücük bir fidanken kocaman bir meşe ağacına çevirebiliyorsa lütfen onun değerini bilelim. Çünkü o altından bir meşale, geleceğin ışığı...

 

 

 

                                                                                          Melike BAŞAK

                                                                                             7-A       




GELECEK NESİL

 

Yenilikler ihtiyaçtan doğar. İnsanoğlu neslinin devamını sağlamak istediği için kendisinden sonra gelecek nesle faydalı şeyler bırakmak isterler. Mesela Pasteur’un kuduz aşısı, Aleksender Grahambel’in telefonu, Edishon’un ampulu bulması gibi. Bütün bunlar ve daha sayamayacağımız nice yenilikler yaşanan sıkıntı ve ihtiyaçtan yola çıkılarak oluşmuştur.

Şimdikilerde ise kök hücre nakli, gen mutasyonu gibi hastalıkların çözümü için çalışmalar yapılmaktadır. Yakın gelecek zamanda ise ışınlanma çalışmaları derinleşecek. İnsanlar daima daha hızlı, daha pratik ve daha kaliteli bir yaşama ulaşmak için gayret içindedirler.

Maalesef her yenilik ilk yapılışındaki iyi niyet doğrultusunda kullanılmayabiliyor. Mesela atom bombası savaş için geliştirilerek kullanılıyor. Buluşları doğru alanda ve insanların yararına kullanmak için etkili çözümler bulmaları gerekir. Bizlerden sonra gelecek olan nesle barış dolu, sağlık ve huzur dolu bir yaşam bırakmalıyız. Bu dünyayı aldığımızdan daha güzel, daha iyi şartlarda emanet etmeliyiz.

                                                                                       

                                                                                                                   

                           TARIK ÖZTÜRK 

                                     6-B       



GÜVEN

 

İlk söylendiğinde kulağa gayet basit gelen güven kelimesinin eksikliği nice arkadaşlıkların bozulmasına neden oldu belki de…

            Bence güvenmek her türlü ilişkide olması gereken önemli bir unsurdur. Güvenmediğimiz bir insana sır vermek ne kadar akıl almaz geliyor değil mi? Oysaki güven duymadığımız biriyle konuşmak ne kadar iticidir. Çünkü insan karşısındaki insanın kendisine güvenmesini, sözlerine inanmasını, söylediği sözlerde yalan aramamasını ister. Bazen gözden geçiriyorum arkadaşlıklarımı, arkadaşlarımı çevremle ilişkimi… Karşımdakiyle yeterince iyi ilişki kuramıyorsam önce kendimde şüpheye düşüyorum. Acaba diyorum kendi kendime, bir arkadaşlığı ne bozar? Yalan bozar, hile bozar ve bu unsurlar güvensizliğe yol açar. Eğer bunları ben yapmadıysam anlıyorum ki suç karşı tarafta. İşte o zaman üzülüyorum yanlış arkadaşlık seçimi yaptığım için.

            İşte güven bu derece önemli bir arkadaşlıkta, bu kadar can alıcı. Bazen bir arkadaşlık doğurur bazen bir arkadaşlığı yıkar. Peki, elinizi vicdanınıza koyun bu kadar kolay mı bir arkadaşlığı bitirmek? Bu kadar basit mi dostum dediğin birine sırtını dönmek? Değil, hem de hiç kolay değil... İşte bu yüzden kurduğumuz ilişkilerde güven unsuruna çok dikkat etmeliyiz.

                                                                                                                           

                                                                                                                 Zeynep Bürde ŞEN  

                                                                                                                      8-E         



KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞI

 

Kitap, insanın en değerli dostudur diyoruz. Peki, bunun ne kadar farkındayız?

Bizler Türk vatandaşları olarak kitap okuma alışkanlığından çok mahrum kalmış bir milletiz. Çünkü biz kitap okumayı gereksiz, faydasız, sıkıcı bir şey olarak kazımışız kafalarımıza. Birçok yazar bir kitabı yazabilmek için yıllarca emek sarf ediyor, ancak bu kitabı okuyan kişi sayısına baktığında emeğinin karşılığını alamadığını üzülerek görüyor. En azından bu yazarların kitaplarını elimize alıp bir göz gezdirebilsek, bu kitabın içinde ne kadar gerekli ve faydalı nitelikte bilgilerin olduğunu göreceğiz. Ne yazık ki bunu bile yapamıyoruz.

Kitap insana bilgiden de farklı olarak birçok fayda sağlar: İnsanın kelime haznesini zenginleştirir, hızlı okuma alışkanlığını geliştirir, daha çabuk anlamasını sağlar ve daha birçok şey… İşte bu yüzden kitap insanın en değerli dostudur diyoruz; çünkü bu dostun bize kazandırdığı yararlar sayısızdır.

Bundan dolayı bizler de kitap okuma alışkanlığı kazanıp kitapların en iyi dostlarımız olmasına izin vermeliyiz.

                                                                                                                                

                                                                                                                   Selcan UZUN   

                                                                                                                     8-D       

MESAFELERİ ANLAMSIZLAŞTIRAN

Telefon hayatımıza son yüzyıllarda girmiş olsa bile vazgeçilmez bir parçamız oldu. Öyle ki girmediği ev yok. Sanırsınız ki su gibi bir ihtiyaç! Bırakın evleri, artık cebimizde taşıyoruz onları. Bir parçamız olmuş adeta, yanımızda olmayınca eksiklik hissediyoruz.

Telefonun hayatımıza girmesi bizim için mesafeleri anlamsız kıldı. Artık herkes bizim için bir “Alo” kadar uzakta sadece. Bizler telefonla sevdiklerimize kavuştuk, üzüntülü haberler aldık bazen, işlerimizi dokunmadan hallettik, en önemlisi bunları hiç zaman kaybetmeden yaptık. Aylarca ulaşmayan mektuplar şöyle dursun, günümüzde beş dakikada yanıt gelmeyen mesajlar bizi deli etmeye yetiyor.

Aslına bakarsanız telefon bizim sanal bir elimiz gibi. En uzaklara ulaşıyor hallediyor tüm işleri. Sesimiz tüm komutları ilgili yerlere ulaştırıyor. Günümüzde sadece sesle değil, görüntümüzle de söyleyeceklerimizi söyleyebiliyoruz. Oysaki çok değil, 50 yıl önce birine desen ki “Bir alet olacak, cebimizde taşıyabileceğimiz, en uzaklara sesimizi ulaştıracak.” Size deli gözüyle bakardı. Ama şu an bunlar bizim için o kadar doğal ki!

Her şey insanoğlunun egoist ihtiyaçlarından dolayı bulunmuştur. Telefon da bunlardan biri. Telefonun mucidi Graham Bell, sevgilisiyle konuşmak için telefonu bulmuş. Hatta telefonu açtığımızda ilk söylediğimiz “ALO” kelimesi, Graham Bell’in sevgilisi Aleksandra Lolita Oswalde’nin baş harflerinin birleşmesi. Çünkü Graham Bell telefonu açtığında arayan sadece o olabileceğinden  “Alessandra Lolita Oswalde” diyormuş. Bu uzun gelince kısaca ”A.L.O”yu kullanmaya başlamış ve telefonu ilk açtığında bunu söylemek gelenek haline gelmiş. Bu gelenek halen devam ediyor. Kısaca telefon birinin ihtiyacından doğarak kitlelerin iletişim sorununa çare oldu.

Telefonun hayatımıza girmesi bizim için olumluluğun yanında olumsuz sonuçlar da doğurabiliyor. Hem de her yönden: Sağlık, toplumsal hayat, hatta iletişim sorunu. Evet, doğru anladınız, telefon iletişim sorunu dedim. Nasıl mı? Kimileri kendini öyle bir kaptırıyor ki başkalarıyla iletişime, ailesiyle iletişim kuramıyor. Yüz yüze iki çift laf edemiyor. Hatta Türkçeyi, güzel dilimizi, basit mesajlarını kısa yazmak uğruna katlediyor. Diğer sorunlara gelince, sağlığımız açısından tehlikesi aşırı miktarda radyasyon içeriyor olması. Şöyle ki bundan elli yıl sonra belki de kanser olmayan kalmayacak.

Gerçi günümüzde sadece telefon, cep telefonu ile iletişim kurulmuyor. İnternet adı verilen ağ üzerinden maillerle, sosyal paylaşım siteleriyle de gayet rahat iletişim kurabiliyoruz. İnternet erişimi bilgisayar üzerinden yapılıyordu ancak son birkaç yıl içinde bu, cep telefonuyla da sağlanabilir hale geldi. Tam bir iletişim karmaşası!

Kısaca özetlersek telefon bizim birçok ihtiyacımızı karşılayan, bilinçli kullanıldığında çok yarar sağlayan mükemmel bir iletişim icadı. Ayrıca çok da mühim ve gerekli. Bu devirde mektup yazan nerede, herkesin cebinde evinde, mutlaka bir telefon. Tabi ki mühim o zaman. Yani bizler Graham Bell’e bin teşekkür etsek az aslında. Hayatımıza ne kolaylıklar sağlamış bir baksanıza! Ancak bütün bu faydalar bilinçsizce kullanıldığında yok olmakla kalmaz bir de pek çok sorun çıkarır hayatımızda. Arzum sizin de “mesafeleri anlamsızlaştıranı” bilinçli kullananlardan olmanız.

Ferda ÖZDÜLGER

8-C           



ÖĞRETMEN 

Öğretmen sadece yazmayı, çizmeyi, okumayı, harfleri ve sayıları öğreten değildir. Öğretmen; sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü ve paylaşmayı da öğretendir. Biz büyüklere saygılı olmayı, küçüklere sevgi göstermeyi ve arkadaşlarımızla paylaşmayı ondan öğrendik.

            Öğretmen açılmamış goncaları açıp, hiç gülmemiş yüzleri güldüren bir kişi. Okula gelmediğimiz bir gün olunca hemen bizi arar; “Neden gelmedin bugün okula?” diye sorar. Endişelenir. İşte öğretmen böyle bir şeydir. Öğrencisinin öğrenmesi için elinden geleni yapar. Adeta onun için çırpınır. Artık der ki: “Beni bırakın sadece onlar öğrensin, bana yeter!”. İşte öğretmen budur. Kimi zaman kızar, kimi zaman ise çok güler. Ama öğretmen yüzünden bir tebessümü eksik etmeyecek kadar fedakârdır. Öğrencilerini sanki kendi çocuğuymuş gibi sever.

            Öğretmen aynı bir bilgi kutusuna benzer. İçi bilgi doludur. Öğrencileri istediği zaman öğretmeninden bilgiler alır. Düşünsenize, bir öğrencisinin sınavdan iyi not alması, deneme sınavlarında okul birincisi olması öğretmeni nasıl mutlu eder kim bilir? Yani öğretmenimizin kalbini süslü ve pahalı hediyelerle değil; başarımızla, sevgimizle ve ona karşı saygımızla da kazanabiliriz.

            İşte bu yüzden öğretmenimizi çok sevmeliyiz, ona saygı göstermeliyiz, onu üzmemeliyiz ve onun emeklerini boşa çıkarmamalıyız. Ona içimizden gelen en büyük değeri göstermeliyiz.

                                                                     

                                                                                                                     İrem ŞAHİN  

                                                                                                                       6-B    


 

SANAT VE ÖNEMİ

Atatürk diyor ki: “Sanatsız kalan bir milletin can damarlarından biri kopmuş demektir.” Gerçekten de öyle sanat bir millet için çok önemli.

Sanat ülkenin kan damarı gibidir. Sanat bir ülkeyi çok yükseklere taşıyabilir. İki ülkeyi ele alalım her alanda aynı düzeyde iki ülke yalnızca tek fark var o da bir ülkenin sanatı çok iyi ama diğer ülke sanat adına hiçbir şey bilmiyor. İşte sanat diğer ülkeyi çok yüksek yerlere taşıyabilir. Hemen öyle “sanat” diyip geçmeyelim. Sanat da birçok bölümden oluşur. Birkaç örnek verelim: “tezhip, hat, ebru vb.”  Sanat hemen öyle kazanılacak bir şey değil, çok değerli bir şey.

Sanat,  insanların göz zevkine, ruhuna ve bedenine hitap eder. Bu kez iki insanı ele alalım, her şeyleri eşit ama biri sanatla uğraşıyor diğeri ise uğraşmıyor. İşte sanatla uğraşan o kişinin hayata bakış açısı değişir. Her şeye pozitif bakar; ama diğer adam sanatla ilgilenmezse her şeye kötü bakar. Çok kötümser biri olur. İşte sanat bu nedenle önemlidir. İnsanı çok etkiler. Eğer sanatla ilginiz yoksa hemen ilgilenin. İşte Ulu Önder Atatürk yine çok haklı.

             

                                                                          Mahir Mazhar KAVAKLI

                                                                                   6-C          


                                                  


SÖZ VERMENİN ÖNEMİ

“Verilen sözde durmak çok önemlidir.” Deyip geçmeyin.

Verilen sözde durmak gerçekten önemlidir.

Özellikle size güvenen birine söz verip de o sözü tutmamak o kişiye yapılan en büyük ihanettir. Yapmayacağınız ya da yapamayacağınız iş hakkında söz vermeyin. Çünkü söz namustur. Bununla ilgili bir de ayet var “Ey iman edenler, niçin yapamayacağınız şeyi söylersiniz? Yapamayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında öfke ile karşılanır .” (saff 2-3)

            Çok açık, basbayağı, sözünüzde durun. Yoksa Allah katında öfke ile karşılanırsınız. Bir başka ayette ise: “Yalan sözden sakının.” (Hacc 30)

Sözünde durmamak aynı zamanda bir yalandır. Yani bir taşla iki kuş oluyor. İhanet ve yalan Allah katında öfke ile karşılanır. Sakın unutmayın bu ayetleri ben yazmıyorum. Allah diyor. Sözünde durmamak güveni zadeler, yalan ise hayat kaydırır. Yalan söylemek bir başka yalana sebep verir. Ve zincirleme yalanlar sırasıyla gelir, hayatınız kayar. Bunları söylemesi bile kötü. Tek bir söz ile bu sözü bitiriyorum: “Sözünüzde durun!”

 

                                                                              Dilara Nur ALPEREN 

                                                                                                        6-D         

 











                 
















Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA