TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam130
Toplam Ziyaret1365898
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

FABL

CEYLAN VE İNSAN

 

Bir zamanlar ormanların birinde çok güzel bir ceylan yaşarmış. Ceylanın evi bu güzel ormanmış. Bir gün güneşin ilk ışıklarıyla uyanan ceylan yiyecek bulmak için yola çıkmış. Ormanın ilerisinden bir ses duymuş ve merak edip sesin olduğu yere yönelmiş. Duyduğu ses bir insanın ve onun baltasının sesiymiş. Ceylan bu olanlara çok şaşırmış. Çünkü insan ağaçları kesiyormuş. Ceylan dayanamamış ve insanın yanına gidip:

¾   Sen burada ne yapıyorsun, diye sormuş. İnsan:

¾   Seni, benim ne yaptığım ilgilendirmez.

¾   Evet ilgilendirir sen o ağaçları keserek hayvanların evlerini göz göre göre ellerinden alıyorsun.

¾  Ben kendime bu işi buldum. Ağaçları kesip  satıyorum, demiş ve gitmiş.

 

Ceylan bu olanlara çok üzülmüş ve insana bir oyun oynamaya karar vermiş. Ertesi gün insanı takip etmiş ve evinin nerede olduğunu öğrenmiş. Bir gece ormandaki bazı arkadaşlarını alıp insanın evine gitmiş. Dışarıdan şu sesleri duymuş insan:

¾  Sen bizim evimizi yok ettin. Biz de senin evini yok edeceğiz. Bunu duyan insan cama çıkmış ve çığlık atmış; çünkü neredeyse ormanın tüm hayvanları oradaymış.

 

İnsan sabahleyin ormana gidip ceylandan özür üstüne özür dilemiş ve bir daha ağaçları kesmeyeceğine dair söz vermiş.

 

 

İrem KİRZUK     7-A


ÇAPAK

Merhaba, benim adımÇapak. Gündüz ailesinin kedisiyim. Ben dişi bir İran kedisiyim. Burnum basık ve ben çok güzel bir kediyim. Övünmek gibi olmasın ama ben kedilerin en soylularındanım ama biraz sakar ve dengesizim. Diğer kedilere göre ben çok ağlarım.Bunun sonucunda da gözümde çapak olur. Eğer sahibim Akif temizlemezse zaman içinde kör olurum. Tüylerim çok incedir bu yüzden çok çabuk topaklanır. Anlayacağınız benim sahibimseniz bana bayağı vakit ayıracaksınız.

Benim Akiflere satıldığım günü anlatayım size. Bir gün sahibim beni annemin yanından alıp çantasına koydu ve dışarıya çıktı.Ondan sonra beni yakışıklı bir çocuk karşıladı. Sahibimle biraz konuştuktan sonra beni alıp evlerine götürdüler ve adımı Çapak koydular. Eve ilk geldiğimde biraz korktum; ama zaman içinde alıştım, en çok da Akif’e…Çünkü her gün şefkatle tüylerimi tarıyor ve beni seviyordu.Bende bundan büyük keyif alıyordum. Aradan günler geçti.Bir gün beni aldılar ve evden dışarıya götürdüler. Herhâlde burası bahçeydi ama ben eve alışkın olduğum için çok korktum. Allah’ım bunlar beni ne zannediyorlar, ben ev kedisiyim ya! Gine günlerden bir gün beni dışarıya çıkartıp küçük bir eve daha getirdiler; ama bu evin dış cephesinde“Veteriner” yazıyordu. İçeride beni bir masanın üstüne koydular ve metal ince bir teli bana sapladılar. Canım çok acımıştı ama bu uygulama benim ileride hasta olmamı engelledi.Benim en çok şaştığım alet içinde küçük insanların, hayvanların, bitkilerin bulunduğu aletti. Onunla oynamak çok eğlenceliydi.

Hayatım her zamanki gibi devam ediyor, her geçen gün sahibimi daha çok seviyorum.İlginç olaylar oluyor, oyunlar oynuyorum. Bazen beni kucaklayıp rahatsız etseler de onlar benim ailem ve ben onları çok seviyorum.

 

Mehmet Âkif GÜNDÜZ     7-D 



ASLAN KRAL

 

Bir varmış bir yokmuş koca bir ormanda ormanın kralı aslan ve halkı yaşarmış. Orman halkı bu kralı hiç sevmezmiş çünkü aslan kral, ormandaki hayvanlara çok kötülük yapar onlara zulmedermiş. Bir gün kralın bu işkencelerine dayanamayan halk bir araya toplanıp kara kara düşünüp çözüm yolları aramaya koyulmuşlar. Bir maymun öne atılarak:

- Bence bu kralı öldürelim hem bu şekilde kralın zulümlerini kökten kaldırmış oluruz, demiş. Ama orman halkı bu fikri pek beğenmemiş. Çünkü kral onlardan çok güçlüymüş. Eğer kralı direkt öldürmeye kalksalar başları belaya girebilirmiş. Sonra tilki mutlu bir şekilde:

- Buldum! Kralı öldüreceğiz; fakat bir oyunla. Şimdi size anlatayım. Ormanın en güzel ve ilgi çekici köşesine güzel kokulu büyük bir et parçası bırakacağız. Eti öğlen vakitlerinde bırakmalıyız; çünkü kralın avlanmaya çıktığı ve en aç olduğu zamandır. Eti koyduğumuzda kral etin güzel kokusuna doğru gelecek ve eti görecek kralın eti gördüğü anda biz eti kendimize doğru bir ip yardımıyla çekeceğiz. Eti kuyuya kadar çektikten sonra kral görmeden kuyuya sarkıtacağız. Sonra tabii ki kral ete ulaşmak için kuyuya inecek biz de kralın kuyuya indiği anı yakaladığımızda kuyuyu bir kapakla kapatacağız. Kral kuyunun derinliklerinden çıkamayacak ve birkaç saate kalmaz ölecek. Ve böylece kraldan kurtulacağız, demiş.

            Ormandakiler tilkinin kurnazca fikrini çok beğenmişler. Beğenmekle kalmayıp eğer plânı gerçekleşirse onu bu ormanın kralı yapacaklarına söz vermişler. Sonra tilkinin yaptıklarını bir bir uygulamışlar. Tilkinin tam plânladığı gibi öğle vakitleri kral avlanmak için dışarı çıkmış. Etin kokusunu fark etmiş ve ete doğru yönelmiş. Kuyuya kadar eti takip etmiş. Sonra eti kuyuya sarkıtmışlar. Kral eti almak için kuyuya inmiş ve birden kapak üstüne kapanmış. Kral bütün uğraşlarına rağmen kuyudan çıkamamış ve oracıkta can vermiş.

Orman halkı çok mutlu olmuş. Tilkinin plânı gerçekleştiği için söz verdikleri gibi tilkiyi kral yapmışlar. Bu şekilde mutlu mesut hayatlarını sürdürmüşler ve şunu anlamışlar ki: Hiç kimsenin yaptığı kötülük yanına kalmaz. Elbet herkes yaptığı kötülüğün karşılığını bulur.

 

 

                                                                                       

                                                                                                                 Nisa Nur Yüksel  

                                                                                                                     6-B      


BENCİL ORMANLAR KRALI

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir orman varmış. Bu ormanda bütün hayvanlar huzur içinde yaşarmış. Ne yazık ki günlerin birinde ormanda bir damla bile su kalmamış. Orman kuraklaşarak çöl gibi olmuş. Bütün hayvanlar hastalanmış ve aralarında ölenler bile olmuş.

Ormanın kralı olan aslan bu durumu görüşmek için tüm orman halkını bir yere toplamış. Ormanlar kralı herkesin görüşünü almış. Ama kimseden çözüm olarak nitelendirilebilecek bir fikir çıkmamış. Güzel bir çözüm üretebilmek için halk arasında bir ödül koymuşlar. Tabi herkes bu ödüle ulaşabilmek için fikir üretmeye başlamış.

Hayvanlar bir yandan fikir üretmeye çalışırken bir yandan da hayatta kalabilmek için komşu ormanlara gidip oradan su taşıyorlarmış. Ne var ki komşu ormandaki su da bir gün tükenip bitmiş. Çoğu hayvan susuzluktan ölmüş.

Kral meydana gelen olaylardan hayli korkmuş. Kibirli kral kendine susuzluktan ölmeyi yedirememiş. Belki bana göre bir su bulurum da ölmekten kurtulurum, diye atmış kendini yollara. Yolda giderken birçok hayvan cesediyle karşılaşmış ve ondaki ölüm korkusu daha da artmış. En sonunda susuz kalmış ve bayılmış. Bir süre sonra kalktığında ise gözlerine inanamamış. Yanında bir su kaynağı varmış. Bunu gördüğünde ilk önce serap olduğunu sandığı için üzülmüş fakat sonra yanına gidip ondan su içtiğinde onun gerçek olduğunu anlamış ve dünyalar onun olmuş. Doyasıya içip susuzluğunu gidermiş ama ne var ki bu bencil ormanlar kralı, bu su kaynağını ormandaki hayvanlara açıklamamaya karar vermiş. Çünkü “Bu su kaynağı sadece bana yeter. Eğer bunu diğer hayvanlara söylersem onlar çok fazla olduğu için bunu bitirirler ve ben de susuzluktan ölürüm.” diye düşünüyormuş.

Kral her gün su kaynağının yanına gizlice gidip oradan kana kana su içiyormuş. Bu olay ormandaki kangurunun dikkatini çekmiş. Bir gün kralı takip etmeye başlamış. Bir de bakmış ki ne görsün, kral kana kana su içiyor! Kanguru bu duruma aşırı derecede sinirlenmiş ama ortalığa çıkıp kendini aslana gösterirse öleceğini biliyormuş. Onun için hemen ormana dönüp bunu halka açıklamış. Halk bir plan kurmuş ve ertesi gün kralı grup olarak takip etmeye kara vermişler. Ertesi gün aslanı takibe almışlar. Evet! Kangurunun dedikleri doğruymuş. Gerçekten de onlar susuzluktan ölürken bencil kral, kana kana su içiyormuş.

Ormana dönüp bir plan yapmışlar. Ertesi gün kralın su içtiği yere gidip kralı basacaklarmış. Ve ertesi gün kralı takip edip onu su içerken basmışlar. Kralın karşısına bir orman halkı çıkınca kral çok korkmuş. Kralı bağlayıp ormana götürmüşler. Ve hemen bir orman mahkemesi heyeti oluşturup heyetin başına da kanguruyu koymuşlar. Kral bütün halk huzurunda yargılanmış. Ve karar olarak kralı susuz bırakarak öldürmeye karar vermişler. Kral bunu duyunca dünyası başına yıkılmış. Nasıl olur da koskoca ormanlar kralı, halkı tarafından susuz bırakılıp ölüme terk edilebilir! Bunu kendine yedirememiş ve bağırmış. Halk ise buna aldırış etmemiş bile.

Orman halkı her gün su kaynağına gidip susuzluklarını gidermişler ve kral en sonunda susuzluktan ölmüş. Ormanın kralı öldüğü için başka bir kral seçmeye karar vermişler. Ve ormanın yeni kralı olarak tüm hayvanları susuzluktan kurtaran kanguruyu seçmişler. Ve havalar düzelmiş, ormana ilk yağmur damlaları düşmeye başlamış. Hayvanlar artık çok mutluymuş. Ve hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşamaya devam etmişler.

Fatma Hilâl KARALTI

7-D              


BUĞDAY TANESİ İLE TÜTÜN

 

Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanların birinde köyde yaşayan bir çiftçi o yıl tarlasını ikiye bölerek bir kısmına buğday, diğer kısmına ise tütün ekmiş. Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Hasat zamanı buğday ve tütünler toplanmaya başlandıkları zaman bir tütünle bir buğday tanesinin arasında şöyle bir konuşma geçmiş. Buğday:

- Merhaba sen de toplanacağın için heyecanlı mısın? Diyerek söze başlamış. Tütün:

- Tabii ki heyecanlı değilim. Duyduğuma göre biz kolayca işleniyormuşuz. Yazık acıyorum sizlere un oluncaya kadar ne güçlükler ne zahmetler çekeceksiniz kim bilir? Diyerek gözlerini kısmış ve uzakta toplanan arkadaşlarına bakmaya çalışmış. Bizim buğday tanesi tütünün dediklerinden bir hayli korksa da cesur görünmeye çalışarak:

- Ya demek öyleymiş. Neyse bunu da atlatırız. Sonucunda birilerine zararından ziyade faydanın dokunması çok çok daha önemli sence de öyle değil mi? Tütün.

-Boş ver faydayı zararın dokunsa kendine mi sanki? Kıymetli mi canından veya sana zarar gelmemesinden canım? Demiş. Ve nihayetinde toplanma sırası onlara gelince ikisi de farklı fabrikalarda işlenmek için kamyonlara yüklenip şehre doğru yol almaya başlamışlar. Bakalım buğday tanesine bundan sonra neler olmuş? Küçük buğday tanesi tütünün söylediği gibi çok büyük zahmetler çekmiş. Ezilmiş, ufalanmış. Fakat birilerine faydalı olma duygusuyla onun için bu çok uzun ve zahmetli iş bir dakikadan bile kısa sürmüş. Ve sonra buğday taneciği bir çuvala başka unlarla beraber konulup ana malzeme olmak için farklı bir fabrikaya götürüleceğini zannetmiş. Ama öyle değilmiş. Onun içinde bulunduğu çuvalla beraber farklı beş çuval pastaneye pasta, börek, kek olmak için götürülüyorlarmış. Pastanede onu çok güzel ve lezzetli bir pastanın içine katmışlar. Ve çok tatlı bir hanımefendiyle beraber o gün doğum günü kutlanacak bir çocuğun evine gitmişler.

Gelgelelim tütüne. Tütün ise çok kolay işlenerek hemen fabrikadan çıkmış. Fakat işin diğer yüzü daha yeni yeni ortaya çıkıyormuş. Tütünün yanına garip şekilli ve de pis kokan maddeler koymuşlar ve onları rulo haline getirip yirmişer yirmişer paketlemişler. Ve kamyona tekrar yüklemişler. Yolu yarı baygın tamamlamış. Çünkü beraber sarılı olduğu maddeler çok keskin ve kötü kokuyorlarmış. Diğer garip maddelere sarılı tütün arkadaşları galiba ölmüşlerdi. Çünkü nefes dahi almıyorlarmış. Uyandığında mağara gibi bir yerdeymiş. Olaylar aklında şimdi şekillenmiş. Kendisinden o kadar kötü bir madde oluşturmuşlar ki. Artık o çok zararlıymış. Çünkü sigara olmuş. Buğday taneciğinden kendi kendine içten bir şekilde özür dilemiş. Hata yaptığını anlamış. Tabii ki karşımdakine faydalı olmalıydım yoksa zahmet çekmenin manası neydi ki? Çok pişmanmış fakat artık iş işten geçmiş. Adam onu eline almış, çakmakla bir kıvılcımla yakmış. Biraz sonra da olsa kaderi sigara paketindeki tütün arkadaşlarından farklı olmamış.

 

                         

                                   Zeynep GÜMÜŞ   

                                      6-B      




KÖKLÜ ARKADAŞLIK

Bir varmış, bir yokmuş. Çok uzak diyarlarda doğa harikası bir köy ve bu köyde çok iyi arkadaş olan bir kavak ağacı, bir de söğüt ağacı varmış. Birbirleri ile çok iyi anlaşır, birbirlerini çok iyi tanırlarmış bu arkadaşlar.

Bir gün köylülerden biri dolaşırken bu iki ağaca rastlamış. Kavak upuzun bir ağaç, söğütse salkım saçakmış. Köyün güzelliğinin görünmediğini düşünerek, bir tanesini kesmeye karar vermiş bu adam. Bu kararını uygulamak için köye inmiş.

Derken, bizim arkadaşlar birbirlerine düşmüş. Kavak:

-Upuzun boyum var, bu köyün en selvi boylu ağacıyım ben. Tabi ki seni kesecekler, demiş. Söğütse:

-Şu dallarıma, yapraklarıma bak. Hepsi ne kadar güzel. Bir de senin boyuna bak. Bütün köyü kapatıyor, demiş.

Bu sırada köylüler toplanıp farklı bir yoldan gelmişler. Fark etmişler ki ağaçlar bu taraftan köyü hiç de kapatmıyor, aksine daha da güzel gösteriyormuş. Hatta bu görüntüyü daha da güzelleştirmek için buraya bir çeşme yapmaya karar vermişler. Böylece ağaçlar köyün güzel suyundan içip daha da güzelleşeceklermiş.

Çok geçmeden ağaçların yanına çeşme yaptırılmış. Bunu gören birbirine küs ağaçlar, köylülerin hatalarını anlayıp onları düşündüklerine çok sevinmişler. Böylece kendi yaptıklarının farkına varmışlar. İki güzel ağaç da ne büyük bencillik yaptığını anlamış ve birbirlerinden özür dilemişler. Ve yıllarca o köyü beraberce güzelleştirmişler…

Elif KARACA

7-D         


KUZU AİLESİ

 

 

Bir çiftlikte yaşayan tatlı bir kuzu ailesi varmış. Bir gün kuzuların annesinin çarşıya çıkması gerekmiş. Giderken yedi kardeş olan kuzucuklardan en büyüğüne:

-Yavrucuğum ben birazdan geleceğim. Sen kardeşlerinle otur, beni bekle. Hiç kimseye de kapıyı açma. Kötü kalpli kurt yine kötü bir plân yapmaya çalışabilir, demiş.  Yavru kuzu da:

-Peki, anneciğim sen merak etme! Demiş.  

Anne kuzunun dışarı çıktığını gören kötü kalpli kurt hemen bir plân yapmış. Sanki anneleriymiş gibi kapıyı çalmış. Kuzular:

-Kim o? demiş. Kurt:

-Ben geldim yavrularım demiş. Ama kurdun kalın sesini kuzucuklar hemen tanımış. Kuzular:

-Hadi git oradan senin sesin çok kalın. Bizim annemizin sesi incecikti. Sen olsan olsan kötü kalpli kurtsundur demişler. Bunu duyan kötü kalpli kurt hemen çiftliğin kümesine gidip oradan üç dört tane yumurta çalmış. Tavuklar ona çok kızmış ama o hiç aldırış etmemiş. Yumurtaları kırıp hemen içmiş. Tabi sesi de biraz incelmiş. Yine kuzuların evine gidip kapıyı çalmış:

-Yavrularım ben geldim demiş. Sesi biraz inceymiş. Ama yavru kuzular:

-Eğer annemizsen kapının altından ayaklarını göster demişler. Fakat kurdun kara kara ayaklarını görünce. Kuzular:

-Sen bizim annemiz değilsin. Annemizin ayakları pamuk gibi bembeyazdı demişler. Bunun üzerine hain kurt gidip çiftlikteki un çuvallarının yanına koşmuş. Ayaklarını unun içine bulayıp doğru yine kuzucukların evine gitmiş. Kapıyı çalmış:

-Yavrularım ben geldim demiş. Sesi yumurtalardan dolayı inceymiş. Kuzular:

-Ayağını göster demişler. Kurt una buladığı bembeyaz ayaklarını kapının altından göstermiş. Kuzucuklar kurdu anneleri olduğunu sanıp kapıyı açmış. Kapı açılınca kötü kalpli kurt yavruları yakaladığı gibi doğru kendi kulübesine götürmüş ve saklanmış. Fakat en küçük kuzu kurttan saklanmak için evdeki saatin içine girmiş ve kurt onu orada görmemiş. Biraz sonra anneleri kapıyı açık görünce çok korkmuş. İçeriye girmiş ve yavrularını göremeyince ağlamaya başlamış. O sırada en küçük kuzu saatin içinden çıkmış ve olanları annesine anlatmış. Annesi kurdun una bulanmış ayaklarının izini takip ederek kurdu bulmuş. Giderken çiftlik sahibini ve tüfeğini de yanında götürmüş. Kurdu yakalayıp yavrularını kurtarmış. Bu olaydan ders alan kuzular bir daha anneleri evde yokken kapıyı kimseye açmamış ve annelerinin sözlerinden hiç çıkmamış. 

 

 

                                                   Betül KAVURMACI   

                                                         6-B       



MAVİ KÜÇÜK KAYIK

Uzak bir limanda birbirleriyle kardeş kardeş geçinen rengârenk kayıklar varmış. Bütün kayıklar yıllardır bu limanda yaşlı tekneyi çok sever, ona çok saygı gösterirlermiş.

Günlerden bir gün balıkçılar limana yeni, mavi küçük bir kayık getirmişlerdi. Bütün tekne ve kayıklar mavi kayığa aramıza hoş geldin, demişler. Ona bir bir limanın güzelliğini anlatmışlar; ama mavi kayık onların sözüne burun kıvırmış: “Hıh… Burası çok küçük bir kasabaya benziyor. Oysa ben okyanuslarda yüzecek bir kayığım.” diye söylenmiş. Onun bu davranışı diğer kayıkları çok üzmüş.

Sarı kayık yanındaki arkadaşına: “Ne kadar kaba ve düşüncesiz davrandı değil mi? Bizim kırılacağımızı hiç düşünmedi.” diye fısıldamış.

Bir gün kayıklar aralarında sohbet ediyorlarmış. Kayıklardan biri yaşlı tekneye demiş ki: “Karşı sahilin manzarası çok güzel, sence oraya tek başımıza gidebilir miyiz?” O da oraya tek başına gitmek tehlikeli bir iş; çünkü orada çok dalgalar var demiş. Mavi kayık da oraya tek başına rahatlıkla gidebileceğini savunmuş. Ve hepsi hava güzel olunca hep birlikte gitmeye karar vermişler. Herkesin ipi sıkıyken yaşlı kayık demiş ki: “Görünüşe bakılırsa hava kötü, yağmur yağacak, iplerinizi sıkı tutun.” Her zaman olduğu gibi herkes onun sözlerine saygı göstermiş; ama mavi küçük kayık onun sözüne aldırış etmemiş. Mavi küçük kayık ipini gevşetmiş ve denize açılmış.

Yaşlı teknenin de dediği gibi biraz sonra yağmur yağmış dalgaların hızı çoğalmış, artmış sonra fark etmişler ki mavi küçük kayık ortada yok, “Eyvah! Mavi kayık zor durumda.” demişler ve mavi kayığı kurtarmaya gitmişler ve iplerini gevşetmişler. Biraz ötede mavi kayık belirmiş çok zor durumda olduğu her hâliyle anlaşılıyormuş, “Kurtarın beni imdat” diye bağırıyormuş. Kayıklardan birkaçı kendilerini riske atarak mavi küçük kayığı zor bela kurtarabilmişler. Geri döndüklerinde mavi küçük kayık yaptığı tüm saygısızlıktan dolayı başta yaşlı kayık olmak üzere tüm kayıklardan özür dilemiş.

 

 

                             ABDULKERİM KAYMAK

                                    7-D  



KURT İLE TİLKİ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir kurt ve bir tilki varmış. Kurt hep kuzulara saldıran ve boğazına düşkün bir hayvanmış. Tilki ise sakin, kimseye kötülük yapmayan ve arkadaş yanlısı biriymiş. Bir gün kurt kuzulara tam saldıracakken tilki onu görmüş, demiş ki:

-          ­­Niye kuzulara saldırıyorsun?

Kurt ise:

-          Çok acıktım ve yemek yemek istiyorum, diye cevap vermiş.

Tilki ona yaptığı şeyin çok yanlış olduğunu söylemiş; fakat kurt onu dinlememiş ve kuzuları yemeye gitmiş. Kurt tam kuzuları yerken çoban elinde tüfekle gelmiş ve kurdu bacağından vurmuş. Bunu gören tilki hemen kurdun boğazından tutup çobanın elinden kurtarmış. Tilki onu kendi evine götürmüş ve kurda ayağı iyileşene kadar bakmaya karar vermiş. Bu arada iyileşirken tilkiye hep bana et getir bana et getir diyormuş kurt. Tilki çok yardımsever biriymiş, hayvanlara saldıran biri değilmiş. Onun için kasabaya gidip hep et satan yerlerden iyi et çalmış kurdu doyurmak için. Gel zaman git zaman kurdun ayağı iyileşmiş. Tilki kurda:

-          Bir daha hayvanlara boğaz niyetine saldırmayacağına söz ver, demiş.

Kurt söz vermiş ve tilkinin evinden ayrılmış. Ama kurdu doyurmak için çaldığı etlerin hesabını sormak için kasabalılar tilkiyi aramaya çıkmışlar ve sonunda onu bulmuşlar, havaya ateş açmışlar, tilki kaçmaya çalışırken kurt gibi bacağından vurulmuş. Silah seslerini duyan kurt tilkinin yanına gitmiş, bakmış ki kasabalılar onu kovalıyor ve tilki vurulmuş. Kurt da tilkinin yaptığı gibi tilkiyi almış ve kaçırmış. Kurt da tilkiye bakmaya başlamış. Sonra tilki yemek isteyince tam ava çıkacakken verdiği sözü hatırlamış. Acaba nasıl doyururum, diye düşünmüş taşınmış ve tilkiyi sebze ve meyveyle doyurmaya karar vermiş. Böylece başına hiç dert açmadan sebze ve meyve getirip tilkinin karnını doyurmuş. Gel zaman git zaman tilki de iyileşmiş ve kurda teşekkür etmiş. Kurt:

-          Ödeştik artık, demiş.

Ve ikisi de kendi yoluna gitmiş. Artık kurt ve tilki herkesle barış içinde ve mutlu bir şekilde yaşamış.

 

Ahmet Konuralp ÖZÇELİK

7-C          


 

ZİRVENİN YOLU

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, bir gün ormanlar kralı aslanın karısı nur topu gibi bir aslancık dünyaya getirmiştir.

Yavru aslan doğduğu sıralarda babasının en büyük düşmanı haylaz mı haylaz kurnaz mı kurnaz herkesi dolandıran tilki Cedric Ormanlar Kralı John’a saldırı plânları yapıyormuş. Saldırı günü geldiğinde Cedric gece ansızın muhafızları geçerek Kral John’un odasına gelmiş. Kral ve kraliçeyi zehirlemiş ve kaçmış. Sabah saat 7 sularında kralın sadık veziri maymun Francois, Efendilerini cansız olarak bulmuştur. Bu durum halkın kafasında tek bir soru oluşturdu. Tahta kim geçecek yaşlı maymun Francois yavru aslan Joe’yu havaya kaldırdı ve yeni kralımız Joe olacak eminim ki John da bunu isterdi dedi. Fakat halk bunu kabul etmedi en sonunda içlerinden birisi: “Joe vadiyi yönetsin Francois de zirveyi.” dedi. Halk da Francois de bu fikri beğendi.

Akşama doğru herkes dağılmıştı. Francois köşeye süzülmüş olan yavru aslanı gördü ve sessizce yanına yaklaştı Joe ‘ya: “Ne oldu küçük adam, sorun ne?” dedi. Yavru aslan Joe: “Babamın tek varisi benim ama neden sen zirvenin sahibisin?” dedi. Yaşlı Francois ‘in dudaklarından çıkan tek cümle: “Üzülme küçük adam, zirveye giden yol vadide başlar.” olmuştu.

Yıllar sonra Joe zirvenin yani ormanın kralı olmuştu. Biraz düşündü ve maymunun ne demek istediğini anladı ve onun mezarını ziyarete gitti. Oracığa çöktü ve: “Sen haklıydın zirveye giden yol vadiden başlar.”


                                                      BİLAL YİĞİT İNAL

                                                         6-E       







Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA