TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam35
Toplam Ziyaret1364383
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

GEZİ YAZISI

ADANA

Adana… Uygarlığın ve eski medeniyetlerin şehri… Adana, Akdeniz kıyılarına yakın olan 01 plakalı, çok şirin bir ilimizdir. 1.5 milyon nüfusu ile en büyük beşinci şehirdir. Adana’nın ortasından çok güzel bir nehir geçtiğini ve şehrin şahdamarı özelliğinde olduğunu, 6 minareli bir camisi bulunduğunu biliyor muydunuz?

Haydi, gelin Adnan Menderes Bulvarı’ndan başlayarak bir Adana turu yapalım. Turumuzun ilk durağı Sabancı Camii. Bu camiyi aslında Adana Belediyesi yaptırtmak için çalışmalara başlamış ama inşaat durmuş. Bunun üzerine Sabancı ailesi caminin inşaatını tamamlamış ve onların bu yardımları için caminin ismi “Sabancı Camii” olmuş. Bu caminin 6 minaresi vardır. -Türkiye’de sadece iki tane altı minareli cami yer alır.- Etrafında gerçekten özenle yapılmış büyük bir sosyal tesis vardır.

Turumuza Taş Köprü ile devam edelim. Dünyanın hâlâ kullanılan en eski köprüsüdür. Seyhan ve Yüreğir ilçelerini birbirine bağlayan bu güzel köprü, kerpiçten yapılmıştır. Altı ayağı üzerinde durur. Altından çok güzel bir nehir yani Seyhan Nehri geçmektedir. Köprü panoramik olarak çok güzel bir görüntüye sahiptir.

Gelin, biraz nehrin etrafındaki banklarda dinlenelim. Bu nehir yıllar önce çiftçilerin su ihtiyacını karşılarmış. Şimdi Adana’nın sembollerinden olan nehir, yazın biraz kurusa da suyu asla bitmez.

Çok şanslıyız. Bakın bir “bici bici”ci geliyor. Önce bir tane alalım ve sonra size bu güzel tatlıyı anlatayım. Bu tatlı, rendelenmiş buzun üstüne jöle dilimleri -bici- koyulup gül suyu döküldükten sonra pudra şekerinin de eklenmesiyle oluşan çok ferahlatıcı bir tatlıdır. Buyurun birlikte yiyelim.

Yolda yürürken Hacısalihoğulları’nın lokantasına giriyoruz. İçeride isteyenlere özel 1 metre uzunluğunda “Adana kebap” satılıyor. Hemen bir tane istiyoruz. Gerçekten bunun tadı kadar güzel bir şey yok. Memleketim diye demiyorum; ama Adana’nın yemekleri mükemmeldir. Kebabımızı yerken garsona bunu nasıl yapıyorlar diye soruyoruz. Garson bizi mutfağa götürüyor ve nasıl yapıldığını izleme şansımız oluyor. Gerçekten bu bir sanat gibi. Kıymayı şişe dizenler mi dersin, o şişi maharetle çevirenler mi… Hesabı ödeyip lokantadan çıkıyoruz.

Böylece güzel Adana turumuzu bitiriyoruz. Sayfalar yetmez aslında Adana’yı anlatmaya ama ne yapalım, zamanımız bu kadar. En azından çektiğiniz fotoğraflarla hasretinizi bir nebze azaltabilirsiniz.

 

Mikail DEMİR     8-E



BURSA

Aile dostlarımızı ziyarete gelmiştik Bursa’ya… Tam zamanıydı Bursa’nın, karlarla kaplıydı Uludağ. Otobüsten inince terminaldeki kestane şekeri satıcıları karşılıyordu bizi. İnsanlar çok sıcak. Terminalin her yanı kestane şekeri kaynıyor.

İlk işimiz Uludağ’a çıkmak oluyor. Karlarla kaplı her zaman Uludağ. Beyazlığı hüzünlendiriyor… Eğlenceli birkaç saat geçiriyoruz ve ayrılıyoruz oradan. Fark edilmeyecek gibi değil Uludağ’ın ihtişamı. Her yanından gözüküyor Bursa’nın. Karlarla vakit geçirmek acıktırıyor insanı. Tabii ki de iskender yemeye gidiyoruz. Ünlü olduğu kadar var, muhteşem bir tat. Yememiştim böylesini. Hızımızı kaybetmeden Ulu Camii’ne gidiyoruz. Camiye girer girmez büyüleniyor insan. İhtişamlı cami, gelenlerin farklı bir enerjiye sahip olmasını sağlıyor. Merak içinde rehberi dinlemeye başlıyoruz. İç mekân süslemesi harika olan bu caminin içinde 192 adet hat levhası olduğunu öğreniyoruz. Şadırvanın kapalı olması dikkat çekiyor. Öğreniyoruz ki sonradan cam ile kaplanmış. Bu da kışın kolaylık sağlıyor tabii ki… Verilen bilgilere göre Yıldırım Beyazıt, 1396’da birleşmiş Avrupa ordularını Niğbolu’da mağlup edince elde ettiği ganimetle 20 cami inşa ettirmeye karar vermiş ama padişahın fikrini değiştirip 20 kubbeli tek cami yaptırmaya ikna etmişler.

Alışveriş yapmak istiyor ve Koza Han’a gidiyoruz. Eşarp, şal ve aksesuarla dolu, çok dikkat çekici ve cazip bir yer. Merak içinde Tophane’ye gidiyoruz. Osmanlı devrinde Ramazan topunun atıldığı yer olduğu için bu ismi almış. Orijinal saati yerine elektronik saat takılmış kuleye. Bursa Belediyesi burayı yangın gözetleme amacıyla da kullanıyormuş.

Orhan Gazi ve Osman Gazi Türbesi’ne doğru ilerlemeye başlıyoruz. Oraya varınca Osman Gazi Türbesi’nin sekizgen oluşu dikkatimi çekiyor. Osman Gazi Türbesi ile ilgili rivayetleri dinliyoruz. Bir rivayete göre Osman Bey vefat ettiği zaman Söğüt’te babasının yanına defnedilmiş ve Bursa alınırsa oraya defnedilmeyi vasiyet etmiştir. Orhan Gazi Bursa’yı fethettikten sonra bu vasiyeti gerçekleştirmiştir. Başka bir rivayete göre ise Osman Gazi’nin şehir kuşatması devam ederken Orhan Gazi’ye kubbeli yapıyı göstererek: “Oğul, ben öldüğüm vakit beni Bursa’da gümüşlü kubbenin altına koyasın.” demiş ve bu yüzden buraya defnedilmiştir.

Öğle yemeğinden sonra yapılan yoğun gezi, acıkmaya sebep oluyor ve İnegöl köfte yemek üzere yola koyuluyoruz. Mükemmel koku, karınların daha fazla acıkmasına sebep oluyor. Masaya oturarak köftelerimizin gelmesini bekliyoruz. Yemekler gelince sessizlik oluşuyor ve kokusu kadar güzel tada sahip olan köfteler yenmeye başlanıyor. Karınlar doyurulup dinlenildikten sonra gezmeye devam ediliyor.

Yeni istikamet Cem Sultan ve Şehzade Mehmet Türbeleri. Oraya girdiğimiz anda duvar süslemeleri dikkat çekiyor. Zengin süslemeler insanı hayran bırakıyor kendine. Medrese kısmı şimdi “Kanser Erken Tanı Merkezi” olarak kullanılıyor. İmaret kısmında ise Daruzziya adında bir restoran bulunmakta. Cami eski görevinde...

Saatin geç olduğuna bakmıyor ve Cumalıkızık’a yol alıyoruz. Çok eski bir tarihe sahip olan bu yerde evler dikkatimizi çekiyor. Bu evlerin 180’ni hâlâ kullanılmaktaymış. 90 evde ise koruma ve yenileme çalışmaları varmış. Burası, kültürel açıdan olduğu kadar doğal açıdan da zengin. Huzur buluyor insan. Cumalıkızık’ın da tarihini öğrendikten sonra yorgun ve Bursa’ya hayran bir şekilde eve dönüyoruz.

 

Dilara KAZAK     8-E


GÖKÇEADA

Gökçeada (İmroz) Çanakkale'ye bağlıdır. Ülkemizin en büyük adasıdır ve Türkiye'nin en batısındadır. Dokuz tane köyü vardır: Dere köy, Tepe köy, Şirin köy, Bademli, Kale köy, Şahin köy, Uğurlu köy, Eşelek, Zeytinlik. Özellikle Dere köy Türkiye'nin en büyük köyüdür. Zeytinlik, dibek kahvesi ve muhallebisiyle meşhurdur. Taştan yapılan evleri görülmeye değerdir. En eski Rum yerleşim yeri Bademli’dir. O dönem kullanılan çamaşırhaneler hâlâ görülebilir. Çınar ağaçları çok yaşlıdır. (Yaklaşık 1.000 yıllıktır.) Tepe köyde ağustosta şenlikler düzenlenir. Tepe köyden bakılınca Yunan Adaları görülebilir. Kale köy en kalabalık köydür. Hediyelik eşya satılan pazarı vardır. Uğurlu köyde taze balık alabileceğiniz liman vardır. Ben Şirin köyde kalmıştım. Kışın Şirin köyde en fazla 15 kişi varken yazın kalacak yer bile zor bulunur.

Eskiden burası Rumlarınmış. Adı da İmroz'muş. Burada çok fazla gezilecek yer vardır. Peynir kayalıkları Kuzu Limanı'ndadır. Üst üste sıralanmış peynir kalıplarını andıran ilginç kayalıklarıyla dikkat çeker. Adaya karayoluyla gidilemez. Ancak bir tekne kiralayıp denizden görebilirsiniz. Marmaros Şelalesi eşsiz güzellikte bir doğa harikasıdır. Ancak ulaşımı çok zordur. Ormanın içinden geçip arabanızı bırakıp epey yürümeniz gerekiyor; ama görülmeye değer. Kaya mezarı, kaya içine oyulmuş iki kişilik bir mezardır. Hangi dönemden kaldığı bilinmiyor. Buraya yürüyerek gidilebilir. Tuz Gölü'nde yazın suların çekilmesiyle kalan tuzların altında çamur oluşur. Siyah renkli olan bu çamur, cildi yumuşatır, birçok hastalığa iyi gelir. Aynı zamanda göç eden pelikan, flamingo gibi hayvanlara ev sahipliği yapar.

Gökçeada'da birçok spor yapılır. Rüzgâr sörfü, yamaç paraşütü, avcılık, dalışlar, yüzme, dağ ve kır gezisi… Avcılığa merakı olanlar için de avcılık derneği vardır. Keklik, tavşan, yaban ördeği, çulluk gibi birçok av hayvanı vardır; ancak vahşi hayvan türleri yoktur.

Gökçeada'da birçok koy vardır. Yıldız Koy, bunların en güzel olanlarındandır. Yıldız Koy'dan başlayıp Yelkenkaya'ya kadar olan kısım su altı güzelliklerinden dolayı TÜDAV tarafından Su Altı Milli Parkı olarak ilan edilmiştir. Bu park Türkiye'nin ilk ve tek su altı millî parkıdır. Doğal yapısıyla dikkat çeken Laz Koyu hoşça vakit geçirebilecek bir kumsaldır.

Ada, genelde dağlıktır. Adanın en yüksek yeri olan Doruk Tepe altı yüz yetmiş üç metredir. Dereleri yazın kurur. Akarsu yoktur. Akdeniz iklimi görülür. Büyük kısmı tatlı sulardan oluşur. Sadece denizden taşan sulardan oluşan Tuz Gölü, tuzlu sudur.

Kısacası, doğal güzellikleriyle dikkat çeken Gökçeada, gezmek ve doğayla baş başa kalmak için harika yerdir.

 

Zeynep AKYILDIZ     8-C


GÜNÜMÜZDEKİ ELAZIĞ

Elazığ’ın insanları çok iyidir. Tıpkı eski insanlara benzerler; şefkatli, saygılı, hoşgörülü… Elazığ’ın havası da bir başka güzeldir. Çok hoştur. İnsanı yormaz, hasta etmez ve yumuşaktır. İçi çok gelişmemiş ve küçük olsa da kendisinde bir şirinlik vardır Elazığ’ın.

Elazığ’ın farklı güzel yerleri vardır. Bunlardan birisi de Uslu köyüdür. Uslu köyü çok küçüktür, nüfusu da azdır ama içerisi güzelliklerle doludur. İnsanlar yazın kendi ihtiyaçları için domates, patlıcan, biber gibi sebzeler ekerler. Zamanla oluşan bu sebzeleri de eskiden olduğu gibi birbirlerine ikram ederler. Bazıları ise hayvancılıkla uğraşır. Bu işten elde ettikleri süt, yumurta, peynir, yoğurt vb. şeyleri akrabalarına, komşularına verirler. Her zaman yakınındaki insanları da düşünürler. Çok cömert insanlardır.

Bir de Uslu köyünün manzarası vardır: Fırat Nehri. Bu nehir çok güzeldir ancak bir o kadar da tehlikelidir. Çok büyük ve derin olduğundan ve sürekli çıkıntı hâlinde olduğu için insan içerisine yüzmek için girdiğinde insanı kendine çeker ve yüzmesine engel olur. Bu yüzden çok tehlikelidir; ama uzaktan seyrettiğiniz zaman müthiş bir görüntüsü vardır.

Uslu köyü, dağları çok olan bir köydür. Bu dağlar çok büyüktür. Kenarlarında yollar yapılmıştır. Bunun için çok tehlikelidir, birçok yerde bu yollar yüzünden kazalar oluşur. Dağların etrafındaki yollardan geçerek Uslu köyüne varılır. Bu köy, etrafı dağlarla kaplı, ortasında evlerin bulunduğu, yukarıdan aşağı yokuşlu bir mekândır. Yokuşun dibindeki evlerde kışın otururlar çünkü kışın orası sıcaktır. Yazın da çok fazla sıcak olduğundan insanlar dağlarda ve tepelerde olan evlerine göç ederler çünkü bu evler, yazın serin olur. Uslu köyündeki evler de köy evidir. Adından da anlaşılır zaten. Yerleri ve duvarları el yapımı çamurdandır. Yağmura, kara karşı çok dayanıklı değildir. Bazen yağmur yağdığında tavandan içeri su akabiliyor. İnsanları fakirdir; ancak ellerindekilerin kıymetini her zaman bilirler. Hiçbir zaman isyan etmezler. Şu anki nüfusu eskiye göre çok azalmıştır.

Elazığ’ın merkezinde Keban Barajı vardır. Bu baraj çok etkileyicidir. Barajın yanına lokanta kurulmuştur. Barajdan akan suyun bütün sesini duyuyorsunuz. Çok etkileyici ve gür bir su sesi vardır. Öyle ki insanlar su sesinden kendi konuştuklarını bile duyamazlar. Burada barajdan balık tutup yemek yaparlar. Balıkları da çok lezzetlidir. Her yönüyle çok güzeldir.

Kısacası, Elazığ çok güzel bir şehirdir. İnsanıyla, havasıyla, toprağıyla, güzel manzarası, güzel mekânlarıyla, çok hoş bir şehir... İnsanlar az sayıda olduğu hâlde mutlu ve hayattan zevk alarak yaşarlar. Elazığlılar her zaman mutludurlar.

 

Şeydanur TAŞYÜREK     8-B


KUZULUK…

 

            Ağaçlar ve çiçekler… Buraya geldiğimizde bizi onlar karşılıyor. Burası Adapazarı’nda bulunan bir tatil köyü: Kuzuluk... Burada evler kiralayıp o evlerde kalıyoruz; ama evleri biraz küçük. Zaten bizim de evde oturacak hâlimiz yok. Başlıyoruz gezmeye.

            Her yer yeşil ve temiz burada. Taze süt satan kadınlar, köy yumurtası ve peyniri satan dükkânlar bulunuyor siteye giriş yolunda. Bir de ördekli havuzu var. Üzerinden köprüler geçiyor havuzun. O köprülerden ördekleri izlemek çok eğlenceli oluyor.

            Genellikle insanlar bu tatil köyüne dinlenmek ve burada huzur bulmak için geliyor. İstanbul’un boğucu havasından, gürültülü ve yoğun trafiğinden sıkılmış olan insanlar birkaç gün dinlenmek için Kuzuluk’u tercih ediyorlar.

            Kuzuluk’un en çok bilinen özelliği de burada bulunan kaplıca suları. Kaplıca suları yerin altından çıkan ve birçok hastalığa faydası olan sular... Kuzuluk evlerinde normal musluğun yanında ayrıca kaplıca suyu akan bir musluk bulunuyor. Bu şifalı suyu kullanmak ya da kullanmamak da senin tercihine kalıyor. Ayrıca banyolarının duvarında kaplıca suyunun kullanılışı, faydaları ve kimlerin bu suyu kullanamayacağı yazıyor.

            Kuzuluk’a gelmişken buranın yakınlarında bulunan alabalık tesisine uğramadan geçmiyoruz. Rakımı biraz yüksek olan bir yerde yapılan bu tesisin balıklarının tadının güzel olduğu kadar havası da güzel. Kuzuluk’ta olduğu gibi buranın havası da bir başka temiz. Bir de suları… Masamıza getirdikleri sular hem lezzetli hem çok temizdi.

            İşte Kuzuluk anlattığım gibi huzur verici bir tatil köyü. Keşke imkânım olsaydı da her zaman burada yaşayabilseydim. Böyle sessiz, sakin, temiz bir yerden ayrılıp şehre dönmek hiç de güzel olmuyor. Eğer siz de bu şehir gürültüsünden ve pisliğinden sıkıldıysanız Kuzuluk sizin için doğru bir adres; ama Kuzuluk’a gelmişken alabalık tesisine uğramayı ve dönüşte taze köy ürünleri almayı unutmayın!

 

 

Nisa GANİ     7-C

 

MAKEDONYA

Önümüzde yaklaşık 800 kilometrelik bir yol var. Arabayla yolculuk yapacağımız için Makedonya’ya varmamız on saat sürecek. Sabah namazını kıldıktan sonra valizlerimizi hazırlıyoruz ve yola çıkıyoruz. Önce dedemleri ziyaret ediyoruz Allahaısmarladık demek için. Dedem ve babaannem dua ederek uğurluyorlar bizi ve yolculuk başlıyor.

Ben bütün gece uyumadığım için geçen ilk birkaç saati hatırlamıyorum. Saat onda annemler beni uyandırıyor kahvaltı için. Tekirdağ’dayız. Kahvaltı için bir restoran bulmuşuz. Arabadan iniyoruz ve güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıdan sonra yolculuğa devam ediyoruz. Ben tabii ki yine uyuyorum. Gümrüğe geldiğimiz zaman uyanmış oluyorum. Yunanistan gümrüğüne geliyoruz. Burası gerçekten harabe gibi… Babam Yunanistan ekonomisinin çok kötü olduğunu, borçlarının olduğunu söylüyor. Her neyse, biz yolculuğumuza devam edelim. Yunanistan’da Selanik’in içine giriyoruz. Burası İstanbul’un herhangi bir caddesine benziyor. Yunanistan’dan çıkıyoruz. Girişte bazı zorluklar yaşamıştık ama çıkışta böyle şeyler olmuyor. Gerçekten araba yolculuğu çok zor. Özellikle de güneşin altında saatlerce kakmak… Bazen yol üzerinde dinlenme yerleri oluyor. Buralarda durup namaz kılıp, biraz dinleniyoruz. Üsküp’e varıyoruz. Burada herkes bisiklet kullanıyor. Babamın arkadaşı bile bisikletle geliyor bize otel bulmak için. Neyse, otele yerleşip Üsküp’ü gezmeye başlıyoruz.

Üsküp resmen ikiye ayrılmış. Bir tarafında Müslümanlar diğer tarafında Hristiyanlar yaşıyor. Bu iki yer Vardar Nehri ile ayrılıyor. Nehrin üstünden Vardar Köprüsü geçiyor. Müslümanların yaşadığı yer çok eski, yıkılmış, harabe gibi bir yer. Hristiyanların yaşadığı yer ise çok lüks. Geç saatlere kadar her yer açık. Ancak Müslümanların tarafında hiç de öyle değil. Biraz daha gezdikten sonra yemek için bir yer buluyoruz. Burada köfte ve hamburger var. Garson çat pat bir Türkçeyle ayran olmadığını söylüyor; çünkü çoğu Türk ayran olup olmadığını soruyormuş. Ben hamburger yiyorum. Hamburger o kadar büyüktü ki yarısını bile yiyemedim. Yemeklerimizi yedikten sonra otelimize geri dönüyoruz. Ağabeyim ile ben bir odada kalıyoruz; annem, babam ve küçük kardeşim başka bir odada kalıyorlar. Geceyi çok rahat geçiriyoruz; çünkü yolculuk bizi çok yormuş.

Gezdiğimiz zaman Makedonların parasının değerinin çok düşük olduğunu görüyoruz. Her yerde her şey çok ucuz. Çok değerli şeyler Euro ile satılıyor. Her neyse, ertesi gün çeşitli börekler ve domateslerden oluşan harika kahvaltımızdan sonra Gostivar’a yolculuğa çıkıyoruz. Gostivar’da Makedonların yöresel kıyafeti olan şalvarı görmek amacıyla birkaç dükkâna giriyoruz. Ondan sonra bizim eve daha önce Makedonya’dan misafir öğrenci olarak gelen Emine’yi ziyarete gidiyoruz. Orada birkaç saat oturduk. Onu iki yıldır görmüyorduk. Babaannesi ile birlikte bizi çok güzel karşıladılar. Bu yüzden orada fazla vakit harcadık. Gostivar’da aynı zamanda Arabati Tekkesi’ni ziyaret ediyoruz. Ondan sonra otelimize geri dönüyoruz.

Ertesi gün Kosova’daki Prizren’i ziyaret ediyoruz. Burası aynı İstanbul… Burada şehir merkezinde biraz geziyoruz. Bir yerde yemek yiyoruz ve Makedonya’ya geri dönüyoruz. Sonra Manastır’a yani dedemin köyüne dağlar arasından gidiyoruz. Köyün camisini ve çevresini görüyoruz. Köyün çeşmesinden su içip babaannemin köyüne doğru yola çıkıyoruz.

Babaannemin köyüne gitmek çok zor. Yollar çok bozuk. Köyün yerini top oynayan çocuklara soruyoruz. Çocuğun verdiği cevap bizim yüzümüzü gülümsetiyor: “Te böyle ilerden kıvrılaysın...” Sonunda babaannemin köyünü buluyoruz. Hani her kötü şeyin güzel bir sonu vardır derler ya, sanırım doğruymuş. Babaannemin köyü çok güzeldi. Orada babaannemin akrabalarını bulduk. Onlar bize savaş zamanında insanların Türkiye’ye kaçışını, herkesin evini, tarlasını bırakıp nasıl gittiğini anlattı. Babaannemlerin eski evini gösterdiler. Orayı bir Boşnak satın almış. Evi görmemize izin verdi. Daha sonra babaannemin akrabasının evine gittik. Bir sürü şey ikram ettiler. Kalmamız için çok ısrar ettiler ama biz kalmadık. Ayrıca onlar her sabah saat üçte tütün toplamaya gidiyorlarmış. O tütünleri nasıl diktiklerini gösterdi. Bundan sonra buradan ayrıldık. Manastır’ın şehir merkezine gitmeye karar verdik. Gece olmuştu. Dağlık, virajlı ve uçurumlu yollardan geçtik. Artık kaza yapmaktan korktuğumuz için yol kenarında bulduğumuz otel veya pansiyonda kalmaya karar verdik. Çünkü başka şansımız yoktu. Öyle de yaptık. Mavroma’da bir pansiyon bulduk.

Ertesi gün Manastır’a gitmekten vazgeçip Ohrid’e gitmeye karar verdik. Bu arada Mavroma çok soğuktu. Hava 15 dereceden daha azdı. Buradan Ohrid’e gittik. Burada Ohrid Gölü var. Kayıklarla insanları gezdiriyorlar. Ancak biz kayığa binmedik. Orada çarşıda gezmeye başladık. Daha önce geldiğimizde bir yerde dondurma yemiştik ve çok beğenmiştik. Yine aynı yeri bulduk. Orada dondurma yedik. Burada her çeşit dondurma vardı. Sakızlı, kolalı, naneli, tramisülü, karamel, çikolata ve daha bilmediğim birçok meyveli dondurma vardı. Ben en çok ahududuluyu seviyorum. Ohrid’den çıkıyoruz Restne’ye doğru… Burada fazla kalmıyoruz, yalnızca namaz kılıp yemek yiyoruz. Buradan Kruşevo’ya gidiyoruz. Oranın şehir merkezini geziyoruz. Sonra orada geçireceğimiz son gecemiz için Pırlep’e gidiyoruz. Burada markette dolaşıyoruz ve kardeşime bir şeyler alıyoruz. Ondan sonra biraz yürüyoruz. Annemle ben çok yorulduğumuz için otele dönmek istiyoruz. Otele dönüyoruz, meyve yiyoruz ve ardından yataklara yöneliyoruz. 

Güzel bir uyku çektikten sonra sabah uyanıyoruz. Tekrar yola çıkıyoruz. Selanik'te Lidl adlı bir markete girmek istiyoruz ama babamı sinirlendirdiğimiz için babam vazgeçiyor. Buraya gitmeyi çok istememizin nedeni burada yalnızca yurt dışında satılan içi kremalı harika bir çikolata var. Bunlardan kolilerce almayı planlarken bir tanecik bile alamıyoruz. Yunanistan'dan geçtikten sonra Türkiye sınırına geliyoruz. Burada Serbest Market’ten kardeşime hediye alıyoruz ve biraz çikolata depoluyoruz. Tekirdağ'da durup yemek yiyoruz ve 2,5 saat sonra İstanbul'dayız. Eve ulaşmak çok zamanımızı alıyor, malum İstanbul trafiği. Gerçi İstanbul'un trafiğini bile özlemişim. Eve sağ salim varıyoruz ve yolculuğumuz böylece sona eriyor maalesef...

 

Nihal TEMİZER     8-E

 

SAPANCA GÖLÜ

Karadeniz’in en güzel kıyı şehirlerinden Sakarya’nın sınır ilçelerinden biri olan Sapanca’nın en önemli ve en bilinen simgesidir Sapanca Gölü. Uzunluğu 16 km, en geniş yeri 5,5 km,yüzölçümü 42 km² ve en derin yeri ise 61 metredir. Harika doğallığıyla göl; insanın içini rahatlatır, insana garip bir huzur ve mutluluk verir. Bence Sapanca Gölü’nün başlıca özellikleri bunlardır.

Sapanca Gölü, coğrafi konumu ve doğal güzelliği sebebiyle hem kış hem de yaz sezonlarında ilgi görür. Özellikle göl kenarındaki otel ve restoranlar çok ilgi görür; çünkü göl çok hoş bir manzara imkânı sunar. Özellikle dolunay gecelerinde Sapanca Gölü’nün kıyısında içilen bir çay kadar insanı rahatlatan hiçbir şey yoktur. Ama bazı insanlar bunları fark etmez bile. Böyle kişiler genellikle Sapanca Gölü’ne sadece balık tutmak için gidenlerdir. Her ne kadar mantıksız gelse de onlar da gölden etkilenirler. Ama güzelliği nedeniyle değil, verimli balıkları nedeniyle. Çünkü gölde turna, yayın, sazan ve alabalık bol miktarda bulunur. Bunun sebebi büyük ihtimalle gölün beslendiği bol sayıda deredir. Bunları sayarsak: Kara Çay, Kuru Çay, Kurtköy, Mahmudiye, İstanbul, Kara Dere ve Kaymakçı Dereleridir. Gölün kuzey ve güneyinde bulunan dağların eteklerinde de keklik, çulluk ve tavşan avlanır.

Kısacası Sapanca Gölü’nün manzarası ya da kıyısında içilen bir çaya paha biçilemez. Sapanca Gölü’nün verdiği huzur gibisi çok nadir bulunur ve ben gitmenizi tavsiye ederim. Eğer olur da Sapanca’ya yolunuz düşerse gölün yanında durmasanız bile geçerken yavaşlayıp manzaraya bakmanızı tavsiye ederim.

 

Furkan AYSAL     8-E 


SİDE HARABELERİ VE MANAVGAT ŞELALESİ

Side, Manavgat’a bağlı bir semttir. Manavgat da Antalya’nın bir ilçesidir. Manavgat’ın hem insanı hem denizi hem de ona giden yolları çok güzel. Yolları Toros Dağları’ndan geçtiği için her taraf ağaç ve kuştur. Kuşların cıvıltısı insanı rahatlatır.

Side’nin gündüzü de gecesi de ayrı güzeldir. Sokakları hediyelik eşya dükkânları ve eğlence mekânlarıyla doludur. Esnafı neşeli ve şen şakraktır ve hepsi az da olsa Almanca ve İngilizce bilir. Evleri iklim dolayısıyla geniş pencereli, geniş teraslıdır ve hiçbirinde soba, kombi ve ısı yalıtımı bulunmaz. Çünkü oranın en soğuk günü 25 derecedir.

Side denince akla iki şey gelir: Manavgat Şelalesi ve Side Harabeleri. Bunlar Side’nin en çok gelir getiren ve en ünlü yerleridir.

Manavgat Şelalesi, yaklaşık 35-45 metre eninde ve 5-6 metre uzunluğundadır. Suyun şırıltısı ve şelalenin güzelliği göreni âdeta büyüler.

Gelelim Side Harabeleri’ne. Side Harabeleri, kıyının hemen yanındadır. Ayrıca yanında antik bir tiyatro da vardır. Side Harabeleri’ni ilk gördüğümde içimden: “Vay be! Amma uzunlarmış. Bu kadar uzun ve sağlam, üstelik de taştan olan şeyler nasıl yıkıldı?” demiştim. Bunu söylediğimde 7 yaşında falandım ama şimdi anlıyorum ki o kadar zaman içinde rüzgâr, deprem gibi etkenler onları bu hâle getirmiş. Yanındaki tiyatronun da bundan bir farkı yok. Oturulan yerler kırılmış ve özel konuk bölümü yıkılmış.

Kısacası, Side hem tarihî hem eğlenceli hem de tatil yapılabilecek bir yer. Herkesin burayı gezip görmesini tavsiye ederim.

 

Emir GÜLBOY     8-E

                                 

SÜMELA MANASTIRI

Manastıra giden yoldan yürümeye başlıyoruz. Yolda kökleri taşlara sarılmış, dalları bir el gibi yeryüzünü yağmurdan koruyan, tepeleri gökyüzüne dokunan ağaçları görüyoruz. Patika yoldan çıkarken tek bir çöpe dahi rastlamıyoruz, bu da bizlere insanların doğa bilinci kazandığını gösteriyor. Patika yol bitince sıra manastıra çıkan yola geliyor. Sabırla tırmanırken hayretle, insanların bu kadar sarp kayalıklara ve kartal yuvası misali dik yamaçlara bir ibadet yerini nasıl yaptıklarını düşünüyoruz.

Rumlar tarafından anlatılan bir efsaneye göre Atinalı Barnabas ve Sopronios adlı iki keşiş, rüyalarında Sümela’nın bulunduğu yeri görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz, deniz yoluyla Trabzon’a gelmişler. Orada karşılaşıp gördükleri rüyayı birbirine anlatmışlar ve manastırın temelini atmışlar. Bununla beraber Sümela Manastırı’nın, içindeki fresklerden yola çıkılarak Trabzon Rum İmparatoru III. Alexios tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir.

Merdivenleri hayretler içerisinde tırmandıktan sonra karşımıza bir bilet gişesi çıktı. Biletimizi aldıktan sonra manastırı gezmeye başlıyoruz. Manastırı gezerken dikkatimizi mozaik resimler çekmekte. Bütün tavan, duvar ve kaplamalar mozaik resimlerle süslenmiş ve bunlarda genellikle Hz. İsa (as) resmedilmiş. Zaten bir Hristiyan ibadethanesi olarak düşünürsek bu normal bir durum.

Manastırın rakımı çok yüksek olduğundan saf oksijen ve yükseklik, baş dönmesi yapabilmektedir. Manastırın görüş alanı gayet geniştir; ancak önündeki dağlar görüş alanını bir set gibi kapatıp manzarayı daraltmaktadır. Buna rağmen Sümela Manastırı yeşil manzarasıyla insana huzur vermektedir. Çevresi, zamanla turistik hâle gelmiş, etrafına cami ve lokantalar yapılmış, dereler ıslah edilmiştir.

Doğallığının bozulmadan devam etmesi, en büyük temennimiz.

 

Muhammet Yasin TUFAN     8-E

 

TRAKYA’NIN SULTANI: EDİRNE

Trakya’ya ilk defa 5. sınıfta okul gezisi ile gitmiştim. Bu geziden çok şey öğrendim. Otobüsten ilk indiğimizde bizi Edirne’nin enünlü camisine yani Selimiye Camii’ne götürdüler.

Selimiye Camii gözlerimikamaştırmıştı. Yanımızdaki rehber bize bu caminin II. Selim tarafından, Mimar Sinan’a yaptırıldığınısöyledi. Camideki çiniler ve ters lale beni çok etkiledi. Ters lalenin hikâyesini rehbere sordum ve bana anlattı. Söylenenlere göre caminin arsası içinde birlale bahçesi varmış ve bu bahçenin sahibi kadın cami inşaatı için arsasını satmaya yanaşmamış. Uzun uğraşlardan sonra kadın, arsayı bir şartla satmayı kabul etmiş. Arsasının sembolik olarak yaşatılması için bir lale motifi yapılmasını istemiş. Mimar Sinan da lale motifini yapmış fakat ters olarak.Camideki lale motifi lale bahçesini, lalenin ters yapılması ise kadının tersliğini ifade etmiş. Ayrıca rehberşu bilgiyi de ekledi. Caminin içinde, ters lale dâhilçinilerde 101 ayrı lale motifi kullanılmış.

Sonraki durağımız Üç Şerefeli Camii oldu. Bu cami II. Murat tarafından yaptırılmış. Mimarı Kemalettin Efendi’dir. Yapımı on senede tamamlanan bu camide Edirne’deki tüm camiler gibi ihtişamıyla göze çarpıyor. Bu cami, farklı bir planda ortaya çıkmış. 18 sütun ve 21 kubbeli revak ile İstanbul Beyazıt Camii’ne benziyor. Dört minareden biri burmalı, diğeriçubuklu vebaklava, dördüncüsü dama gibi satrançlı şekillerdedir.

Bu camilerden ikisini bilegezerken epey vakit geçmişti. Saat öğleye yaklaşıyordu ve herkes çok acıkmıştı. Bir göz ziyafetinden sonra karnımızı da doyurmaya gitmeliydik. Yol üzerinde tavsiye edilen bir lokantaya girdik. Lokantada Edirne’nin meşhur yemeği tarhana ve ciğer sarması geldi karşımıza. Tarhana güzeldi fakat ciğeri sevmediğim için ben onun yerine akıtma yedim. Akıtmada oldukça lezzetliydi.

Yemeğimizi yiyip çıktıktan sonra yol üzerinde el sanatları ürünleri satan birçok dükkân gördük, bunlardan birine girdik. Dükkânda bir sürü el sanatları ürünü vardı. Ağaç işlemeciliğiyle yapılan güzel eşyalar ve kitap kapakçılığı örnekleri bunlardan sadece bazılarıydı. Eserlerden bazıları renkleri ve işlemeciliğiyle dikkatçekiyordu. Bu renkler, kök boya denilen ve bitkilerden üretilen bir çeşit boya ile elde edilen renklerdi.

Dolaşma bittikten sonra herkes toplandı ve geziye devam ettik. Bu sefer Edirne’nin köprülerini gezmeye başladık. Köprüleri teker teker ve kısa zaman aralıkları ile gezdik. Gezdiğimiz köprülerden bazıları Gazimihal Köprüsü, Fatih Köprüsü, Saraçhane Köprüsü ve Saray Köprüsü’dür. Bu köprülerin hepsi Meriç, Arda ve Tunca akarsularının üzerine yapılmıştır. Bu köprülerin mimarileri birbirlerine benzemektedir.

Köprü gezisinden sonra yazın güreş yapılan bir alana geldik. Bu alan, yeşilliklerle dolu bir yerin içerisindeydi. Biz gittiğimizde güreş yapılmıyordu; fakat nasıl güreş yaptıklarını tahmin edebiliyordum. Edirne’nin yağlı güreşi çok meşhurdu, bu yüzden güreş yapılmadığı hâlde buraya gelen birçok turist vardı.

Gezimiz sona ermek üzere idi. Bir mola verildi. Herkes bir yana dağıldı. Bende halam ile bir banka oturdum. Oturduğumuz yer çok yeşillikli bir yerdi ve yerde yapraktan başka bir şey yoktu. Mola bittikten sonra herkes toplandı ve İstanbul’a gidiş yoluna koyulduk. Giderken tarlaların önünden geçtik ve ayçiçeklerinin o güzel görüntüleriyle gezimizi bitirdik.

 

Aslıhan TALAY     8-E

 

 

UMRE GEZİSİ

 

 

Şubat tatilinde okullar açılmadan yaklaşık 10 gün önce okulumuzun düzenlemiş olduğu tur ile umre yolculuğuna çıktık.

Öncelikle Medine’yi ziyaret edecektik. İstanbul’dan ayrılacağımız gün biz öğrencilerin çok beklediği kar yağıyordu. Bu yüzden saat 11’de kalkacak olan uçağımız saat 14’te kalkabildi. Bütün uçaklar öncelikle donmaya karşılık alkolle yıkanıyordu.

Yolculuğumuz tam üç saat sürdü. Suudi Arabistan ile 1 saatlik zaman farkından dolayı oraya vardığımızda saat 17 yerine 16 idi.

Pasaport kontrol noktasına geldiğimizde ilginç bir şey fark ettim. Suudi Arabistan’da kimlik ve pasaportlarda adınız babanızın adı ile yazılıyor. Yani adınız Bedran Yılmaz bin Salih diye yazılıyor.

Havaalanından tur şirketinin otobüsü ile ayrıldık. Bize yolda dua kitabı, hurma ve zemzem suyu ikram ettiler. Bizden başka 10 aile daha vardı. Okuldaki hocalarımdan Fatma Hanım ve eşi Mustafa Bey ile Zeki Hoca’m da bizimle birlikteydi. İstanbul’dan montlarla ayrılmış orada ise kısa kollularla geziyorduk. 40-45 dakikalık yoldan sonra dualar ile otelimize vardık. Adı El-Hariyah Hotel idi en önemli özelliği Mescid-i Nebevîye sadece 5 dakikalık mesafede olmasıydı.

Otele yerleştikten sonra akşam yemeği yendi ve sonra Mescid-i Nebevîyi ziyaret ettik. Bahçesinde -Burası şekilli mermerler ile kaplıydı.- 50’ye yakın abdesthane ve 100’e yakın temizlik görevlisi vardı. Bu arada dikkat çekmek istediğim nokta bu temizlikçilere verilen bahşişler… Ayda yaklaşık 1000kazanıyor yani üniversiteye giden insanlar kadar aşağı yukarı. Ancak bahçede en çok dikkatimi çeken şey 15 metrelik güneşlikleri, bunlar güneş ışığı ile açılıp kapanıyor.

Mescid-i Nebevîyi şöyle anlatabilirim. Her tarafı altınlar ile süslü, saray misali yapı 2 bölümden oluşuyor. 2. bölümü sadece ayaküstü gördüm. Burası “Modern Bölüm” olarak adlandırılıyordu ve diğer bölümle alakası yoktu. Esas bölüm ise çok hoş bir yerdi parmaklıklar, kapılar, raflar ve sütunlar altın ile süslenmişti. Her iki sütunda 2 adet zemzem makinesi vardı. Birinden ılık diğerinden soğuk zemzem suyu akıyordu. Raflarda Kur’an-ı Kerimler vardı. Peygamber Efendimiz (sav) ve arkadaşlarının kabirleri gibi tarihî ve manevî değeri çok yüksek yerleri gördüğüm ve Ravza-i Mutahhara’da namaz kılabildiğim için çok mutluydum.

3. günden sonra otobüsler ile Mekke’ye gittik. Mekke’ye giderken ihrama girdik ve ihram yasakları uygulandı. Mekke’ye gelince tavaf ve say yaptıktan sonra saçımızı keserek umremizi tamamlamış olduk. Çok yorucuydu; ancak çok güzeldi. Kâbe zaten insana anlatılması çok kolay olmayan duygular yaşatıyor. Onun için her insanın mutlaka görmesi gerekli olan bir yer olarak düşünüyorum. Kâbe’nin etrafında nereye dönerseniz dönün kıbleniz Kâbe oluyor.

Oradayken öğrendiğim üç ilginç bilgiyi anlatmak istiyorum: Birincisi cinlerin gerçekte var olduğu ve ilk Müslüman olan cinlerin Nusaybin cinleri olduğu. İkincisi Hendek Savaşı öncesinde sahabeler hendekleri kazarken bir kaya ile karşılaşırlar ve bu taşa güçleri yetmediği için Peygamber Efendimizi (sav) çağırırlar. Peygamber Efendimiz (sav) kayaya ilk darbeyi vurduğunda dönüp etrafındakilere Mekke’nin fethini müjde aldım der, ikinci darbede Yemen’in fethini müjde aldım der ve üçüncü vuruşunda da dönüp Konstantin’in fethini müjdeler. Üçüncüsü ise Medine’de bir hurma bahçesine gittiğimizde Ahmet Abi -tur rehberi- bize hurmayı anlattı. Hurma ağacı, insan gibi dişi ve erkek olarak yaratılmış ve hurma ağacının vermiş olduğu filiz 6 yıl boyunca annesinin yanında dikili bulunmalıymış yoksa o fide yeşermezmiş. Hurma ağacının diğer bir özelliği de tepesinde bebeklerin kafatasındaki yumuşak beyin gibi hassas yeri varmış ve oradan darbe yediğinde hurma ağacı ölürmüş.

Sonuç olarak yaşadıklarım çok güzeldi. Allah herkese nasip eder inşallah.

             

 

Bedran Yılmaz BAKAY     7-D



ÜRDÜN MACERAM

      

Her zamanki gibi normal bir gündü. Özür dilerim babam gelene kadar normal demeliydim; çünkü babam: “Ürdün’e gidiyoruz.” diye bağırdı. Uyuyan küçük kardeşim uyanmış olmalı ki: “Üdün neyesi?” diye sordu. Kardeşim daha küçük olduğundan bazı harfleri söyleyemiyordu.

Annem küçük kardeşim Zehra’nın yanına gitti. Onu kucağına alıp geri döndü. Babam devam etti: “Oradaki arkadaşlarım otelimizi bile ayarladılar. Hem uçak biletlerimiz de hazır. Sena biliyor musun, arkadaşımın senin yaşında üç kızı var.”

Evet, aslında bu tatil benim için de çok güzel olabilir. Hem yeni arkadaşlar edinmiş olurum. Babam anneme: “Nermin! Hemen bavulları hazırlayalım yarın sabah erkenden yola çıkarız.” Annem başını salladı. Bu, evet demekti. Anneme bavulları hazırlamasında yardım ettik. Sonra erkenden uyuduk; çünkü uykusuz olmamalıydık, yarın yolculuğa çıkacaktık.

Ertesi sabah saat çalmadığı için havaalanına biraz gecikmiştik. Sonra anonsu duyduk. “Ürdün’e giden 11.30 uçağı yolcuları için son çağrı…” Galiba uçak bizi bekliyordu. Hızlıca uçağa bindik annemde: E28, E29, E30, E32 koltuk numaraları vardı. Bu, kötü birimiz ayrı oturmak zorunda. Babam tam koltuğa oturuyordu ki Zehra ağlamaya başladı: “Biylikte otuyalım baba!” diye bağırdı. Annem elini ağzına götürerek: “Şşşşt, uçakta bağırılmaz kızım! İnsanları rahatsız edebilirsin. Niyazi sen de gel yanımıza birlikte oturalım koltuğun sahibinden rica ederiz...” Birkaç dakika sonra koltuğun sahibi geldi. Babam izin istedi adam gülümseyerek başını salladı. Benle kardeşim yolculuk boyunca uyuduk. Sonra babam: “Sena, Zehra uyanın geldik!” Sanırım babam da çok mutluydu. Ben de çok heyecanlıydım. Acaba Ürdün nasıl bir yerdi?

Bizi babamın arkadaşları karşıladı. Yanında kızları da vardı. Ben biraz utangaç olduğum için konuşmadım. İstesem de konuşamazdım; çünkü Arapça bilmiyordum ve babamla arkadaşının konuştuklarından hiçbir şey anlamamıştım.

Arabalarıyla bizi otelimize götürdüler ve odamızı gösterdiler babam teşekkür ettikten sonra odamıza girdik. Camdan dışarıya baktım. Her şey çok farklıydı. Tabelalar, dükkânlar… Hepsi Arapçaydı.

Ertesi sabah annem bizi erkenden uyandırarak: “Sena, hadi uyan kızım bugün Petra’yı gezeceğiz.” dedi. Anneme: “Petra neresi, nasıl bir yer?” diye sordum ve kardeşim de: “Evet, anne Petya neyesi?” diye sordu. Giyindikten sonra kahvaltımızı yapıp dişlerimizi fırçaladık ve kameramızı aldık. Artık hazırdık. Annem gitmeden önce su, bisküvi ve çikolata aldı. Nedenini sordum. Bana:

“3 saat aç ve susuz kalmayı kimse istemez.” dedi. Hemen çantamızı aldık ve arabaya koştuk. Annem kardeşimi koltuğuna oturttu. Ben de kemerimi bağladım ve yola çıktık. Camdan dışarı baktım ve: “Baba bak! Arkamızda kimler var? Babam aynadan baktı ve gülerek: “Bizi takip etmiş olmalılar.” dedikten sonra önümüze geçtiler. Artık biz onları takip ediyorduk. Ben kitap okuyordum kardeşim de uyuyordu. Sonra ben de uyumuşum; ama bir sesle uyandım: “Petyaya geldik.” diye ellerini çırpan kardeşimin sesi yüzünden uyanmıştım.

Arabadan indik. Her yer taştan yapılmış binalarla doluydu. Kaleler, saraylar, köşkler… Tabi eskiden… Çünkü artık bazı yerleri yıkılmış binalardı. Rehberimiz bazı kalelerin içinde hazineler olabileceğini ama yıkılma tehlikesi olduğu için kimsenin giremeyeceğini söyledi. Buralarda eskiden firavunlar yaşamış ve bir şehir kurmuşlar. Burası da onlardan geriye kalanlar...

            Petra’dan sonra çadırlarımıza gittik. Anlaşılan bu gece çölde kalacaktık. Annem ve babam bana bundan hiç bahsetmemişlerdi. İşte şimdi korkmaya başlamıştım. Akşam olduğunda geziyorduk. Gezerken çığlık atarak zıpladım:

“Yılaaan!” Çok korkmuştum hemen çadıra girdik ve uyuduk.

Ertesi gün otelimize geri döndük. Uyandığımda annemi giyinik ve elinde çantayla görünce: “İşte yeni macera!” diye bağırdım. Babam ve kardeşim uyanmıştı. Biz de annem gibi hazırlandık ve yola çıktık. Annem yolda bana: “Lut kavminin helak olduğu Lut Gölü’ne gidiyoruz. Biliyor musun orada hiç canlı yok ve sıcaklık 0 derecede.” dedi.

Oraya gittiğimizde suya baktım. Dibinde çamura benzer siyah bir sıvı vardı. Suya elimi değdirdim. Su çok yağlıydı. Sonra suyu içmeye çalıştım ve: “Iyyy, çok tuzlu!” dedim. Daha sonra da karanlıkta yemek yedik ve arabamızla geri döndük.

Sabah annemin ve babamın bavullarımızı kapının önüne koyduğunu gördüm: “Gidiyor muyuz?” diye sordum. Annem sadece otelimizi değiştirdiğimizi söyledi, rahatladım; çünkü Ürdün’e alışmıştım ve burayı çok sevmiştim. Yola çıktık. Annem Zehra ile benim mayolarımızı verdi. Anlaşılan denize gidecektik. Annem Kızıldeniz’e gideceğimizi ve oranın taşlarının kırmızı olmasıyla -yerinden oynatıldığı takdirde ağır cezalar veriliyor- ve de su 1 metreye ulaşmadan her çeşit balığın olmasıyla bilinirmiş. Doğrusu çok merak etmiştim. Gittiğimizde gerçekten de öyle olduğunu gördüm. Balıklardan korkmuştum ama annem ve babam benden önce davranıp dalış yapmak için adlarımızı yazdırmışlar. Korktuğum gibi değildi aslında. Tek kötü yanı üstümüze çok ağır metaller koymalarıydı. 2 saat boyunca denizin 8 metre dibinde duracağım aklıma gelmezdi; ama oldu. Tıpkı bugün akşam uçağımızın olduğunu öğrendiğim gibi. Bir hafta ne kadar da çabuk geçmişti.

Havaalanına gidip uçağa bindik annem yine: D8, D9, D10, D11 koltuk biletlerini tutuyordu. Bu defa birlikteyiz. Oturduk. Ben ve kardeşim yine uyumuştuk. İstanbul’a geldiğimizde üşüdüğümü hissettim. Anlaşılan Ürdün’ün sıcaklığına alıştığım için hava bana soğuk geliyordu.

            Artık Ürdün’deki maceram sona ermişti. Bu olayı tüm arkadaşlarıma anlattığımda benim çok cesur olduğumu söylediler. Artık Ürdün’e gitmiş olmaktan gurur duyuyordum.

 

 

Sena CANBAZOĞLU     6-A

 

ALMANYA, BELÇİKA, FRANSA

Üç saatlik bir uçuşun ardından Alanya’ya inmiştik. Biraz sıkılmış olsak da uçak yolculuğumuz genel olarak iyi geçmişti. Almanya’da ilk gördüğümüz yer havalimanı olduğundan çok karanlık ve boş bir yer olduğunu düşünmüştüm. Havalimanından ayrılıp otobüslere binerek konaklayacağımız yere doğru gittik. Öğle vakti bindiğimiz otobüsten ancak geceleyin inebildik. Konaklayacağımız yer, bir tatil yeriydi.

Tatil yeri denilince güzel bir yer zannediyor insan; ama öyle değildi. Bir dağın tepesinde ve havanın buz gibi soğuk olduğu bir yerdi. Hepimiz evlerimize dağıldıktan sonra derin bir uyku çektik çünkü ertesi gün çok yoğun geçecekti. Sabah olunca hocalarımız geldi ve bizi uyandırdılar. Birkaç yiyecek almışlardı ve bunlarla kahvaltımızı yapmamamızı söylediler. Tabi biz otelde kalırız, her şeyi hazır yer içeriz, diye düşünmüştük. Ama hiç de öyle olmamıştı. On gün boyunca o evlerde kalıp dersler görüp bir sürü yer gezdik. Sonra tekrar otobüsümüzle Belçika’ya doğru yol aldık. Gecenin bir vakti vardığımız Belçika’da bir gece kalıp gün boyunca da gezerek tekrar otobüsümüzle Paris’e gittik.

On beş günlük gezi programının en çok merak edilen ve en çok gidilmek istenen yeriydi Paris. Artık otel odalarında kalıyor, hazır yiyip içiyor bir de odamızdan Eyfel manzarasını seyrediyorduk. Akşam, ışıklarıyla dikkat çeken Eyfel’i bir an önce sabah olsun ve yakından görelim istiyorduk. Sabah olunca hemen otobüsümüze atlayıp Eyfel’e doğru gitmeye başladık. Nedense içimde değişik bir heyecan vardı. Otobüsten indiğimizde Eyfel’in altındaydık. Hiç düşünmediğim kadar büyüktü Eyfel. Hemen biletlerimizi aldık ve Eyfel’in tepesine çıktık. Neredeyse 270 metre kadar yukarıdaydık. Ama manzaraya da diyecek yoktu.

Oradan çıktıktan sonra Paris’te iki gün kaldık ve sonra vatanıma geri döndüm. İnsanın vatanı gibisi yok, bunu vatanıma geri döndükten sonra anladım.

Elif KUŞOL

7-C      

 

 

BEŞ GÜNLÜK TÜRKİYE TURU

 

               Gideceğimiz yol çok uzun, mevsim kış… Ta İstanbul’dan Adana’ya kadar… Yolculuğumuza Bolu’dan devam ettik. Bolu her zamanki gibi karlı ve soğuktu. Bu yüzden Bolu’da hiçbir yeri gezmeden hızlıca geçtik. Bolu’da yeşil doğa bembeyaz olmuştu. Bu görüntü fotoğrafçılar için çok güzel bir andı, bu yüzden biz de bol bol fotoğraf çektik.

               Bolu’dan sonra Ankara’ya gittik. Ankara’da bir arkadaşımızı ziyaret edip Adana’ya geçtik. Saat geç olduğu için Adana’da bir otelde kaldık. Ertesi sabah Adana surları arasından Osmaniye’ye gittik. Osmaniye’de babamın işlerini hallettik ve Gaziantep’e geçtik. Geç bir saatte orada olduk. Gaziantep’in meşhur bir restoranına gittik, sonra da meşhur çarşısına. Orası tamamen bir bakır cenneti... Eğer bir gün İstanbul’dan gitmek isterseniz Antep’e taşınmalısınız; çünkü İstanbul’dan sonra gelen ikinci cennet orası...

               Burayı iyice gezdikten sonra Silifke’ye geçtik. Saat çok geç olduğu için bulduğumuz ilk otelde kaldık ama burası çok kötü bir oteldi. Ertesi gün Mersin’e doğru ilerledik. Bence Mersin, Adana’ya ve Antep’e kıyasen çok güzel bir yer değildi. Çünkü turistik açıdan zengin bir şehir değil...

               Buradan sonra Antalya’ya gitmek için Anamur yoluna girdik. Burası kıvrımlarla dolu bir yoldu. Toprak kayması gibi doğal afetler burada pek tesadüf sayılamaz. Yarım saatte geçilecek yolu tam iki saatte geçebildik. Ama durmaksızın değil. Bazı insanlar yol kenarına çadır gibi küçük yerler kurmuşlar. Muz, elma, armut, portakal… Ellerinde yetiştirdikleri ne varsa satıyorlardı.

               Daha sonra Afyon’a doğru yola çıktık. Afyon’da kaplıcalarda kaldık. Sabah ilk işimiz Afyon’un meşhur kaymağından almak oldu. Afyon’a uğrayıp da kaymak almamak olmazdı zaten.

               Öğlene doğru geri dönüş yoluna geçtik. Bolu’da bir daha durup hediyelik eşya aldık ve İstanbul’a geri döndük. Gittiğim bütün yerleri çok beğendiğimi söyleyebilirim. Eğer beş günlük bir zamanınız varsa buraları gezebilirsiniz…

 

Elif Zülâl DEMİR

7-C          


ELAZIĞ’A YOLCULUK

 

Zaman geçiyor ve nihayet Elazığ’a gitmek için uçak vakti yaklaşıyordu. Beni, birden fazla duygu sarmıştı: Heyecan, korku, mutluluk…

Uçaktan inip memleketim Elazığ’a ayak bastığımda çok heyecanlandım. Kafamı “Acaba nereye gideceğiz?” sorusu kemiriyordu. Bu sorunun cevabını almak için babama sorduğumda ilk olarak Ahmet dayıya gideceğimizi söyledi. Küçükken Elazığ’daki evlerin, mağazaların nasıl olduğunu merak etmişimdir. Oysaki İstanbul’daki gibi hayat devam edip, akıp gidiyordu. Gezip gördükçe evlerin gayet normal olduğunu ve İstanbul’daki çoğu mağazanın burada da olduğunu gördüm. Ben bu meraklarımı gezip gördükçe gidermiştim.

Ahmet dayının evinde nerdeyse bir hafta kalmıştık. Tabi ki bu süreçte sabahtan akşama kadar evde değildik. Babamın kiraladığı araba sayesinde birkaç akrabamız ve babaannemlerle hoşça vakit geçirdik. İlk gezdiğimiz yer Harput Kalesi’ydi. Ben bu ismi duyunca annemin arada sırada yaptığı köfte isminin buradan geldiğini anladım. Harput Kalesi yüksek bir alanda, bütün manzarayı insanın önüne seren bir yer. İnsan buradan bakınca her yeri tam ve net görüyor. Biz bu sırada babamın tavsiyesi üzerine bu temiz havayı bol bol içimize çekiyorduk.

Daha sonra babamın bize göstermek istediği başka bir yere, Keban Barajı’na, yöneldik. Arabayı durdurup aşağı indiğimizde çok ama çok heyecanlanmıştım; çünkü hayatımda ilk defa baraj görmüş ve barajdan akan suları hayranlıkla seyretmiştim. Bu baraj eşsiz bir görünüme sahipti. İnsanı büyüleyerek ritmine yakalatmaya çalışıyordu. Ama bu hızı yakalamamızda zorluk çektiriyor doğrusu. Barajın yanındaki boruların ne olduğunu babama sorduğumda onların bir elektrik santrali olduğunu öğrendim.

Daha sonra karnımızın acıktığını fark ederek babamın bizi götüreceği yerin yolunu tuttuk. Yeni gidilecek yer alabalık tesisleriymiş. Buranın nasıl bir yer olduğu konusunda çok meraklanmıştım. Oraya vardığımda birkaç araba plakasının İstanbul’a ait olduğunu gördük. Yeni restorana gittiğimizde öncelikle güzel bir balık yedik. Hâlâ o balığın lezzeti, tadı damağımdadır. İstanbul’da ne kadar balık yesem de insanın kendi memleketinde yediği tat kadar lezzeti olmuyor. Yemeğimizi yedikten sonra uzun bir yürüyüşün ardından büyük bir köprünün üzerinde balık resimleri olan bir yere geldik. Burası çok değişik bir yerdi. Birçok küçük havuzlar içinde çeşit çeşit renkli balıkların olduğu bir mekâna. Balıkları teker teker inceledikten sonra arabaya binerek koskocaman, büyük ve uzun olan dağların yollarında ilerliyorduk. Ben camlara bakmıyordum çünkü dağın aşağısındaki uçurumları görüyordum.

Neyse ki güvenilir şoförler dayım ve babam sayesinde Ahmet dayının evine sapasağlam döndük.

 

Nisa Nur DEMİR

7-D     


SAMSUN

Samsun, Türkiye haritasının şapkasını, denizden bir yorgan gibi üstüne çeken bir şehirdir. Bu şehrin tarihi de zengindir, kültürü de. Şu ilçelere bir bakın: Bafra, Çarşamba, Havza, Ladik, Ondokuzmayıs, Vezirköprü… Hangimiz bu ilçeleri duymadığını söyler? Cevap benden. Hiçbirimiz. Gerçi hiçbiri adı kadar büyük değil ama… İsterseniz bir de el değiştirdiği imparatorluk ve devletlere bakalım sırasıyla. Milattan önce 750 yıllarında Amisos adıyla kurulan bu küçük yerleşim yerinin macerası sırasıyla Pers, Makedonya, Pontus, Roma, Bizans, Danişment, Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyetiyle devam etmiş. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 tarihinde milli mücadelemizi başlatmak üzere buraya gönderilmesiyle, Samsun tarihimizdeki önemli yerini almıştır.

YOL

Samsun, hava yolu, demir yolu, deniz yolu ve kara yoluyla ulaşımın söz konusu olduğu nadir illerimizden biridir. İstanbul’dan karayolunu tercih edebileceğimiz pek bir yol alternatifi yoktu. Evvela İstanbul’dan Bolu Gerede’ye uzanacak; oradan da patika gibi asfaltlarda hoplaya zıplaya Samsun’a ulaşacaktık. Öyle de oldu. Gerçi yazıldığı kadar olmuyor ama geçmiş zamanın zevali gidiyor lezzeti kalıyor. Bu kez de öyle oldu. Çektiğimiz çileler bir bulut olup gökyüzünde kayboldu.

NEREYİ GEZELİM?

Samsun, müzeler yönüyle oldukça zengindir. Atatürk’ün eşyalarının sergilendiği iki müze var: Atatürk Müzesi ve Gazi Müzesi. Bunun haricinde tarihin kanatlarında seyahat etmek isteyenler için arkeoloji müzesini, Samsun’un kültürel gelişimini merak edenler için Etnografya Müzesi’ni tavsiye ederim. Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gemi olan Bandırma Vapuru’nu da gezebilirsiniz. Ayrıca yemek yerken manzara seyretmek isteyenler için Amisos tepesi güzeldir.

NE YİYELİM?

Aslında Samsun’a has bir şey fazla yoktur. Yalnızca mısır çorbası, simit, Bafra pidesi ve Karadeniz’in meşhur balığı vardır.

FESTİVALLER

Samsun’un festivalleri de oldukça zengindir. Her sene 23-29 Temmuz tarihleri arasında yapılan “Uluslararası Halk Dansları Festivali” bunların en renklisi. Bizzat katılma şansı yakaladığım bu festival izlemeye değer doğrusu.

Karpuz Festivali de Samsun’un geleneksel festivallerinden biri. 1987’den beri her sene Bafra ilçesinde kutlanan bu festival süresince, çeşitli yarışma ve eğlenceler tertip ediliyor.

                            

                                                                                Hilâl Beyza KOCAKOÇ

                                                                                              6-A       



İZMİR’İN AKŞAM GÜNEŞİ

 

Adına şarkılar yazılmış, büyülü şehir İzmir… Ne güzeldir oranın havası, kokusu, akşam güneşi… Devasa saati hiç durmadan işler. Sabah kalkmış erkenden İzmir’i gezerseniz. Az bir süre sonra güneş batar. Kısacası İzmir’e doyulmaz.

İlk durağımız Çeşme. Çünkü kalınacak yerler oradaydı. Evi bulmakta biraz zorlansak da sonunda gelmiştik. Gökyüzü simsiyah bir perde gibi örtmüştü İzmir´i. Neyse ki yıldızlar koşmuştu imdadıma. Hepsi birden gülümsediler bana. Yıldızların altında otururken durmadan yıldızlara bakarım, belki biri kayar da dilek tutarım diye. O gün de yine o umutla yıldızlara bakarken tatlı bir rüzgâr çarptı yüzüme. O an anlamıştım yorgun olduğumu. Dinlenmem lâzımdı. Daha gezecek çok yer vardı.

Ertesi gün Alaçatı’nın yakınlarında bir yere gittik. Yapay çimler, palmiyeler, masmavi deniz… Her şey çok güzel gidiyordu. Günün sevdiğim saatleri de yaklaşıyordu artık. Akşam güneşini görmeden oradan ayrıldık. Biraz yürüyüşe çıktık. O anda çok ilginç bir şey oldu. İzmir’in sokakları bomboştu. Daha doğrusu evlerin önleri bomboştu. Bu yüzden sakin bir yürüyüş yaparken o geldi. Akşam güneşi… Eve dönme zamanı gelmişti.

Bir sonraki gün, deniz turuna çıktık. Denizin üstünde tülden bir kumaş, onun üstünde de simler vardı sanki… Deniz havası iyi gelir ya hani, bu denizde alkol mü var bilmiyorum ama görüntüsü bile insanı gülümsetiyorsa kokusunu siz düşünün.

Akşam olmuştu artık ama benim için gün bitmiyordu. Daha sırada gece pazarı vardı. Bu pazar, bildiklerinizden biraz farklı. Burada sadece süs eşyaları var. İzmir’in insanlarıyla ilk o zaman tanışma fırsatı buldum. Çoğu yaşlıydı ama bakımsız değillerdi. Sıcak davranıyorlardı, yüzleri içten gülüyordu. Ben de pazarı gezerken bir kedi aldım. Ve oradan da ayrıldım.

İzmir’de son günlerimdi. Kordonboyu’na gitmiştik. Yemek yedikten sonra biraz gezinti, biraz alışveriş… Evet, yine akşam oluyordu. Benim akşam güneşim bana yine gülümsüyordu. Son gezilerimizdi. Bir de İzmir Kalesi’ne gittik. Gerçekten çok güzel bir görüntüsü vardı, Türk bayrağıyla süslenmiş kalenin.

Son günümüzü de evde geçirelim, dedik. Evin havuzunda vakit geçirip eşyalarımızı topladık. İzmir’in akşam güneşi,  sana son bakışımdı. Yarın istikamet İstanbul…

 

Ümmügülsüm KOŞAN

7 -D          


KAYISI CENNETİ MALATYA

Kayısı Cenneti Malatya’ya giderken İstanbul’u bırakmak kolay olmadı ama sonunda onu bıraktık. Yolculuğumuz sırasında Konya, Ankara, Sivas gibi şehirlere de uğradık ve sonunda vardık Kayısı Cenneti Malatya’ya.

Malatya’nın, Anadolu ile Mezopotamya arasında olması tarih boyunca bazı medeniyetlerin Malatya ve Malatya’nın çevresinde yaşamasına neden olmuştur: Hitit, Bizans, Asur… En son bu güzel topraklara Türkler yerleşmiştir. Etrafı Toros Dağlarının devamı olan Beydağları’yla çevrili Malatya’nın, güneşin batışının mükemmel bir şekilde seyredildiği Nemrut Dağı sayesinde de turizm çekiciliği artmaktadır.

Malatya aynı zamanda şifalı suları ile de ünlü bir kentimizdir. Ben İskenderiye Şifalı İçme Suları’na gitmiştim. Buralarda her hastalık için ayrı birer su var. Bu suların nereden geldiğini sorarsanız bazıları yeraltından bazıları ise dağlardan gelmektedir. Bu tür şifalı içme suları, yürüyüş için de güzel yerlerdedir. İsteyen suyla beraber yürüyüş yapar isteyen oda tutar, sudan sonra kahvaltı yapar, yemek yer.

Sıra geldi Malatya’nın en güzel yerleri olan köylerine. Güzelim tarlalarıyla, temiz havasıyla, cıvıl cıvıl kuş sesleriyle hiç ayrılmak istemeyeceğiniz köyler; dünyalar ile değişilmeyecek güzelliktedir. Aslında bana göre köylerin en güzel yanlarından biri o kulakları sağır edici şehir sesinden uzak olmasıdır.

Dünya Kayısı Ticaret Pazarı’nda 1. sırada olan Malatya’nın, o muhteşem kentin, dağ havasına ise paha biçilemez. O havada bazısı tavşan, keklik avlar bazısı ise o manzarayı seyreder, oyun oynar.

Malatya, Mezopotamya içinde olduğu için burada turunçgiller ve muz hariç neredeyse bütün meyve ve sebzeler yetişiyor.

Malatya’nın en büyük tarihi eserlerinden biri Aslantepe Höyüğü’dür. Aslantepe Höyüğü dünyanın ilk şehri olarak biliniyormuş. Ben gittiğimde farklı ülkelerden gelmiş arkeologların kazı çalışmalarıyla meşgul olduğunu gördüm. Buradaki kazı çalışmaları 1930’larda başlamış. 2008’de tanıtım için ihalesi yapılmış olan Aslantepe Höyüğü ziyaret ve tarihsel bir tur için uygun bir yer.

Tabi Malatya’nın güzellikleri bunlarla sınırlı değil. Ben sadece anlatabileceğim kadarını anlattım. Bu anlatıma karşılık sizden 800.000 kişilik nüfusu olan Malatya’yı ziyaret etmenizi istiyorum.

 

İbrahim Ethem GÜR

7-C          


KIRKLARELİ DUPNİSA MAĞARASI

Yaklaşık 4 ay önce gittiğim ve gayet eğlendiğim İğneada gezisi sırasında uğradığımız ve uğradığımız için hiç pişman olmadığım, olmayacağım Dupnisa Mağarası’nı anlatacağım.

Dupnisa Mağarası tamamen doğal ve kendine has serinliğiyle insanı canlandırıyor. İçinden devamlı akışı olan bir yer, altı nehre sahip olan Dupnisa Mağarası’nda, bu nehirlerin az ilerisindeki minik ormanda biriken buz gibi suyunda çıplak ayakla yürümek, insana ayrı bir zevk veriyor. Trakya’nın turizme açılmış tek mağarası olan bu güzelliği herkesin gidip görmesini tavsiye ederim.

Dupnisa Mağarası yaklaşık 180 milyon yıl önce oluşmuştur ve 3 adet mağaranın birleşmesiyle oluştuğu söylenir. Dupnisa sadece bu üç mağaranın birleşiminin adı değil, aynı zamanda bu mağaraların birinin ikinci adıdır. Bu mağaraların adları sırasıyla Sulu Mağara (Dupnisa), Kuru Mağara ve Kız Mağarası’dır. Bu üç mağaradan oluşan Dupnisa iki katlıdır ve iki katı arasında 30 metre kat farkı vardır.

Dupnisa Mağarası’nın toplam uzunluğu ise 2720 metredir. Üst kattaki mağaranın ortalama sıcaklığı 17 derece iken alttaki Sulu Mağara’nın ortalama sıcaklığı 10 derecedir. Mağara, Demirköy ilçesinin Sarpdere köyünün yakınlarında bulunur.  İstanbul’a uzaklıkları 230 kilometredir. Kuru Mağara ve Kız Mağarası’nın oluşumları bitmiştir ama Sulu Mağara’nın oluşumu hâlâ devam etmektedir.

Trakya’nın dışındaki bölgelerde neredeyse hiç bilinmemesine rağmen çok önemli bir yer ve fırsatı olan herkes ne olursa olsun gezmeli.

Furkan AYSAL

7-E         


KUTSAL TOPRAKLARA ZİYARET

Kutsal toprakları ziyaret etmek için ayrılıyoruz güzel ülke Türkiye’den. Uçağa binip yolculuğa başlıyoruz. Yarı uyanık, yarı uykulu 3,5 saat geçiriyoruz. Uçaktan iner inmez yüzümüze sımsıcak bir hava çarpıyor. Hemen alışamıyoruz bu duruma. İşlemleri tamamlamak için içeriye giriyoruz ve serinliyoruz. Bavulları almak için bekliyoruz. Bavullar geldikten sonra otobüslere biniyoruz, otelimize gitmek için. Bir de bakıyoruz ki karşımızda Mescid-i Nebevi. Ve onun hemen önünde otelimiz. Bu güzellik karşısında ne yapacağımızı bilmiyor, afallıyoruz. Ardından rehberimiz otellerimize (odalarımıza) yerleşmemiz için uyarıyor bizleri. Otobüsten iniyoruz.

Otele girer girmez bize hurma ve meşrubat ikram ediyorlar. Bir de bakıyoruz ki öğle vakti gelmiş. Aceleyle Mescid-i Nebevî’ye gidiyoruz. Namazımızı kılıp otelimize geliyoruz, dinlenmek üzere. Biraz dinleniyoruz, ardından yemek yiyoruz. Oranın yemeklerine alışmak biraz zor oluyor. İkindi, akşam derken yatsı okunuyor. Yatsıyı kılıp hemen yatıyoruz çünkü çok erken kalkmamız gerekiyor ertesi gün. Günlerimiz çok hızlı geçiyor. Oradaki insanlara iyice alışıyoruz. Bir hafta geçiyor ve Mekke’ye gitmek için yola çıkıyoruz. Giderken gözyaşlarımız sel oluyor. Son bir kez görüyoruz mescidi. Medine’deyken yaşadıklarımız aklımıza geliyor. Bindiğimiz deve, ondan içtiğimiz süt, gittiğimiz mağaralar…

Medine’den ayrılmanın hüznünü yaşarken Mekke’nin sıcaklığı karşılıyor bizi. Otellere gidiyoruz, yerleşiyoruz ve farz olan şeyleri yapmak için Kâbe’ye gidiyoruz. Orayı ilk gördüğümüzde şaşırıyorum; çünkü Kâbe’nin etrafı duvarlarla çevrili. Annem Kâbe’nin iç tarafında olduğunu söyleyip şaşkınlığımı gideriyor. Rehberimiz Kâbe’yi ilk gördüğümüzde dua etmeyi bu duanın kabul olacağını söylüyor, biz de dualarımızı edip ayaklarımızın altı yanarken tavaf yapmaya başlıyoruz. İlk tavaf bizim için zor oluyor. Dualarla tavafı bitirdikten sonra say yapmak için Safa ile Merve tepelerine gidiyoruz. Sayımızı yaptıktan sonra tavaf yapmaya devam ediyoruz. Hudeybiye’de girdiğimiz ihramdan çıkıyoruz saçımızdan bir tutam keserek. Çıkmadan önce tekrar say yapmayı ihmal etmiyoruz.

Bu şekilde yolculuğumuz devam ediyor. Hira Mağarası’na geliyoruz. Birkaç gün daha Mekke’de kalıyoruz. Gideceğimiz gün kaç tavaf yaptığımızı hesaplıyoruz. Ben otuz iki tavaf yaptığımı görüyorum. Ağlayarak ayrılıyoruz oradan. Uçağa binip vatanımıza geri dönüyoruz.

Nihal TEMİZER

7-C           


KÜLTÜREL ZENGİNLİKLERLE DOLU BURSA

On beş tatilde yolumuz Bursa’ya düşmüştü. Daha önce Bursa’nın, Osmanlı’nın başkenti olduğunu duyurmuştum; fakat bu gezide Bursa’nın farklı güzelliklerinin de olduğunu anladım.

Bursa, Marmara Bölgesi’ndeki İstanbul’dan sonra en büyük ikinci şehir. Bursa’da gelir kaynakları: Sanayi, hayvancılık ve turizmdir. Beldede tekstil sanayisi büyük öneme sahiptir.

Bizim Bursa’da ilk geldiğimiz yer Ulu Camii oldu. Ulu Camii, I. Beyazıd tarafından 1396-1400 yılları arasında yaptırılmıştır. Türk İslam dünyasının en eski camilerindendir Ulu Camii. Camii’nin içindeki çini ve hat sanatları çok etkileyici. Biz gittiğimizde camii restore edilmişti.

Camii’nin yanında bir Kapalıçarşı var. İçinde yok yok. Havlusundan hediyelik eşyasına kadar her şey var. Turistler buraya akın akın gelmişti. Dükkânların içinde bir insan seli vardı.

Sırada Uludağ vardı. Ancak Uludağ’a gitmeden önce Bursa’nın meşhur kestane şekeri ve iskenderinden yedik. Uludağ’a vardığımızda bizi çok güzel bir manzara karşıladı. Karlar ağaçların üstünde dans ediyordu sanki. Bu manzaraya daha yakından bakabilmek için teleferiğe bindik.

Ardından İstanbul’a dönmek için hazırlıklara başladık. Bursa sadece kültürel açıdan değil her açıdan zengin bir şehir ve Uludağ gibi bazı yerler hâlâ doğal güzelliklerini korumakta ve korumaya devam edecekler.

 

Aslıhan TALAY

7-D        


ŞİRİN BİR KÖY: ESEN KÖY

Yalova’nın Çınarcık ilçesine bağlı olan Esenköy’e doğru yola koyuluyoruz. Bu küçük yerde kışları nüfus yaza göre çok daha az oluyor. Bu küçük köye feribotla gidiyoruz. Yolda birkaç ada da görüyoruz. Bu yolculuk İstanbul’dan yola çıktığımızda yaklaşık iki saat süren, bizim için gayet keyifli bir yolculuk oluyor. İşte Esen Köy’e varıyoruz. Buraya vardığımızda ilk dikkatimizi çeken mütevazı bir limanı ve limandaki üç tane çay bahçesi oluyor. Çay bahçelerindeki nefis kokular bizi çağırıyor. Bu kokulara yenik düşerek çay bahçelerinden birine oturuyoruz. Yola erkenden koyulduğumuz için haliyle karnımız aç. Oradan çay ve orada çalışan kadınların yaptığı sıcak sıcak etli ekmeklerden alarak denizin o dayanılmaz kokusuyla karnımızı doyuruyoruz ve hesabı ödeyerek kalkıyoruz bu şirin çay bahçesinden.

Bundan sonraki ilk işimiz önceden rezerve ettiğimiz pansiyonlarımıza doğru yola koyulmak oluyor. Pansiyonumuza girdiğimizde balkon dikkatimizi çekiyor. Bu balkonun inanılmaz bir peyzaj güzelliği var. Önümüze uzanmış masmavi denizle beraber solumuzdaki ormanlar ve bağlar bütün güzellikleriyle bizi selamlıyor. Bir müddet bu manzaranın tadını çıkarmak istiyoruz fakat üzerimize bir yol yorgunluğu çöküyor ve biz de yorgunluğumuza yenik düşerek yataklarımıza uzanıyoruz.

Kalktığımızda bu küçük yeri turlamaya karar veriyoruz. Hazırlanıp dışarı çıkıyoruz. Biraz yürüdükten sonra bisiklet kiralayan bir dükkânla karşılaşıyoruz. Meğer bu dükkân burada çok meşhurmuş. Akşamları burada kuyruklar olduğu bile oluyormuş. Biz de bunları duyduktan sonra birer bisiklet kiralıyoruz. Bisikletimize atlayıp bir tur yapmak için yola koyuluyoruz.

Sahil şehrinden gittiğimiz için gerçekten çok güzel manzaralara tanık olabiliyoruz. Ve bisikletleri dükkâna teslim ederek turumuzu burada sonlandırıyoruz. Bisikletler bizi hayli yoruyor ve dinlenmek için sahildeki banklardan birine oturarak güneşin batışını izliyoruz. Tekrar eve doğru giderken oradaki tatilcilere buranın meşhur yerlerini soruyoruz. Böylelikle burada bir şelale olduğunu öğreniyoruz. Eve giderek hazırlanıyoruz ve arabamıza atlayıp şelalenin yolunu tutuyoruz.

Şelaleye varmamıza kısa bir süre kala şelalenin o muhteşem sesi kulaklarımıza geliyor. Buraya vardığımızda ise bizi harika bir manzara bekliyor. Burası ziyaretçilerle dolup taşmış. Bu anı ölümsüzleştirmek isteyenler, kendilerini şelalenin o dayanılmaz soğukluktaki sularına bırakanlar ve ayaklarını şelaleye sokmakla yetinenler (benim gibi)… Bir an için şehrin tüm problemlerini ve stresini bırakmanın verdiği hazla rahatlıyoruz.

Buradan çıkarak evin yolunu tutuyoruz. İşte o günlerimiz deniz, toprak, yemyeşil orman ve inanılmaz güzellikteki şelaleyle geçiyor. Tatilimizi bitirip şehrin o karmaşasına geri dönmek bizi gerçekten üzüyor lâkin mecburen hazırlanıp limana doğru yol alıyoruz.

Bu şirin yere veda ederken içimizi büyük bir hüzün kaplıyor. Bir dahaki yaza tekrar buraya gelme ümidiyle feribotumuza biniyor ve buradan üzüntüyle ayrılıyoruz.

Fatma Hilâl KARALTI

7-D          


TARİHİN KALBİ MISIR

Mısır’a gitmem benim için çok ani olmuştu. Aslında biz Prag’a gitmeyi düşünüyorduk. Ancak sonradan ailem fikir değiştirdi, Mısır’a gitmeye karar verdik. Babam çoğu şeyi halletmişti. Vizeler, pasaportlar tamamlandı. Ama en zorlusu, parmak izi alma işlemiydi. Aslında çok zor bir şey değildi ama parmak izi aletinde problem vardı. Bayağı uğraştık. Neyse, ondan sonraki gün uçağımız kalkacaktı ve biz geç uyandık. Dışarı bir baktık ki kar yağıyor. Zar zor yetiştik uçağa ve yol almaya başladık Mısır’a.

Mısır’da kaldığımız otel piramitlere çok yakın olan Giza’daydı. Gittiğimiz ilk gün biraz dinlendim. Sonra aşağı indim. Aşağıda düğün vardı. Düğünleri aynı bizim düğünlerimiz gibiydi. Sonra yola çıktık. İlk olarak bir müzeye gittik. Müzede firavunlar hakkında bilgi veriyorlardı. Firavunlar öldükten sonra tekrar dirilip tekrardan kral olacaklarını sanıyorlarmış. Bu yüzden mezarlarını bir oda gibi yaptırmışlardı. Kendilerini öldükten sonra mumyalatıyorlardı. Çok saçma geliyor belki ama mezarlarında süs, yatak, her şey vardı.

Fakir bir bölgede ölü evleri vardı. Fakir insanlar evlerin altına mezar yaptırmışlardı. Üst katında da kendileri yaşıyorlardı. Bu bana garip gelmişti. Oradan çıkıp eski zamanlarda kâğıtların (papirüslerin) yapıldığı yere gittik. Papirüslerin nasıl yapıldığını öğrendim. Ben de aklımda kaldığı kadarıyla aktarayım: Papirüs, papirüs bitkisinden yapılıyor. Bu bitki Mısırlılar için çok önemli. Hem üst kısmı güneş ışınlarına benziyor hem de bitkinin altı üçgen, yani piramit şeklinde. Bu bitkinin sapındaki yeşil kısım kesiliyor. İçerdeki beyaz kısım da dikey olarak kesiliyor. Yalnız bütün sap kullanılamıyor çünkü iç taraflardakiler çok sulu. Kesilen şeritler tahtadan bir çekiçle dövülüyor. Sonra merdaneyle üstünden geçiliyor. Sonra da suya bırakılıyor. Eğer beyaz bir papirüs isteniyorsa 6 gün, kahverengi isteniyorsa, 12 gün suda bekletiliyor. Daha sonra bir keçenin üzerine yatay ve dikey olarak yerleştiriliyor. Üzerine başka bir keçe kapatıldıktan sonra 6 gün pres makinesinde bekletiliyor. Eski Mısır’da bu işlem ağır taşlarla yapılırmış. Bu işlemi yapmayı denedim ve çok zordu.

Oradan otele geçtik. Yemeklerine çok güvenmediğimiz için doğru dürüst bir şey yemedik. Bir sonraki gün tekrar otobüse bindik ve yola çıktık, başka bir müzeye gittik. Müzede mumyalanmış firavunlar vardı. Çoğu, mumyaların içinden çıkarılmıştı kafaları belli oluyordu. Beni en çok etkileyen, kadın bir firavun vardı. Onun saçları kıvırcıktı ve kurumuştu. Bu beni çok ürküttü.

Müzeden çıkıp piramitlerin olduğu yere gittik. Çok soğuktu oralar. Piramitler özel taşlardan yapılmıştı ve çok garipti. Piramitlerin önünde ilk defa deveye bindim. Piramitlerde gezdikten sonra bir yere gittik. Orada bir dilek kuyusu vardı. Para atıp dilek tutuluyordu. Ablamla ikimiz ne kadar inanmasak da para attık. Orada minik minik çocuklar bir şeyler satmaya çalışıyordu. Çok üzülmüştüm. İhtiyaçları olduğunu bildiğim için bir sürü kitap ayracı satın aldım.

Yola çıktık ve El-Fişafi adlı çarşıya gittik. O zamanlar orada Hasan Şaş çok meşhurdu. Türk olduğumu söylediğim anda bana “Yavaş yavaş Hasan Şaş” diyorlardı her yerde. Çarşıda esans falan satılan yerler vardı, oraları gezdik. Çarşıdan çıkıp İskenderiye’ye gittik. İskenderiye’de esansların asıl yapıldığı yerleri gezdik. Yüzlerce hatta binlerce otantik esans şişeleri vardı. İskenderiye’de kütüphaneye de gitmiştik. Kütüphanede bir sürü bilgi öğrendim. Kütüphanenin dışı da içi de çok güzeldi.

Ardından yemek yemeye pizzacıya gittik. Gördüm ki kadınlar ikişer, üçer tane büyük boy pizza yiyorlardı. Ve ayrıca çok şişmanlardı. Araştırdım ve öğrendim ki Mısır halkının bir düşüncesi varmış. Fakir olanlar zayıf oluyorlar, şişman olanların zengin olduğu anlaşılıyormuş. İlk duyduğumda inanmak istemedim ama gerçekmiş.

         Artık yurda dönüş zamanı gelmişti ve uçaktaki yerlerimizi aldık. Uçakta abim doktor bir bayanla satranç oynadı ve abim kazandı. Babam Kırşehir’in valisiyle tanıştı, arkadaş oldu. Abim yeni arkadaşlar edindi. Ben de birkaç arkadaş edindim. Yani Mısır gezim sadece kültürel açıdan değil, her açıdan benim için çok iyi oldu.

 

Mehtap TUFAN

7-D          


VARDIK MAŞUKİYE’YE ÇIKTIK KARTEPE’YE

Uzun zamandır görmek istediğimiz Kartepe’ye gitmek için bir pazar sabahı İstanbul’dan saat 07.00 civarında yola çıktık. Yaklaşık iki buçuk saat süren yolculuğumuz sonunda Maşukiye’ye vardık. İlk hedefimiz Maşukiye’de kahvaltı yapmak… Kahvaltımızı yapmak için boş bir masaya oturduk. Orası çok kalabalıktı. Bize sıranın gelmesini beklerken biraz sıkıldığımı anladım. Etrafıma baktım, bir sürü yabancı insan vardı. Daha sonra güzel bir kahvaltının gezimizin bir parçası olduğuna ikna ettim kendimi. Sonunda evde yapılmış köy ürünleri; tereyağında yumurta, patates kızartması, zeytin, peynir, reçel… Masa donatılmıştı. Benim en çok dikkatimi çeken de herkesin masasında çaydanlığın olmasıydı. Herkes kendi çayını kendi koyuyordu. Çok güzel bir kahvaltının ardında Kartepe’ye gitmek için yola koyulduk.

Jandarma bizi kenara çekti, “Lastikler kar lastiği mi?” diye sordu. Babam da: “evet” dedi. Ama aslında değildi. Jandarma komutanı yine de zincir takmamızı söyledi; çünkü yukarı kısımlar çok karlıymış. Hepimiz şaşırdık; çünkü yağmur geliyordu, nasıl oluyor da yukarı kısımlar çok karlı oluyordu? Yaklaşık 30 dk. sonra tepeye ulaştık. O kadar çok şaşırdık ki… Her yer kardı. Yağmur bir anda nasıl lapa lapa kara dönüşmüştü? Kardeşim ve ben hemen arabadan atladık, birbirimize kar attık. Yürümekte zorlanıyorduk; çünkü kar dizimize kadar geliyordu. İlk olarak mekânı biraz tanımaya başladık. Sol tarafımızda bir otel vardı. Biraz kayanları izledik sonra da birkaç fotoğraf çektik. Oradaki soğuğa biraz alışmaya başladık. Sonra babamla kardeşim, annemle ben teleferiğe bindik. Teleferiğe inip binmek çok eğlenceliydi, bir o kadarda zordu. Çünkü binerken teleferik birden seni alıp götürüyor. İnerken de hemen inip kenara çekilmen lâzım, yoksa yere çakılırsın. Bindiğimiz teleferik 3-4 dk. sürmüştü. Şimdi bineceğimiz ise 13-14 dk. sürecekti. Çok fazla yükseğe çıkacaktık (1450 m.)

Annemle ben hiç korkmamıştık. Hatta telefondan şarkı dinleyip söylüyorduk. Ama babam çok korkmuş çünkü yere çok bakmış. Hem de yüksek olduğumuz kısımdan... Kardeşim babamı teselli etmeye çalışıyormuş: “Baba az kaldı, ineceğiz şimdi.” diye. 12-13 dk. sonra bir kafeye girdik, şöminenin başında ısındık ve eldivenlerimizi kuruttuk. Bu yorgunluktan sonra şöminenin başında sıcak bir salep çok güzel gitmişti. Tekrar teleferiğe binip aşağıya indik. Bu inişte kardeşim eldiveninin birini yere düşürmüştü. Alamadık çünkü o alana sadece kayak yapanlar giriyormuş. Daha sonra kızakla kaymak için bir bölüme girdik. Tam kızak alırken bir kadın çok tehlikeli olduğunu hatta az önce birinin ambulansla gittiğini söyledi. Ee, biz de otomatikman vazgeçtik almaktan. Hem üzülmüş hem de sevinmiştim. Üzüldüm çünkü kızakla kayamadım, sevindim çünkü kadının bizi uyarması iyiydi. O hastaneye giden, biz de olabilirdik.

Kayalıkların olmadığı bir yerde ailecek kartopu savaşı yaptık. Babam beni resmen karların içine gömdü. Birkaç kişi çok büyük bir kardan adam yaptık. Yaklaşık benim 3 katımdı. 5-6 saat sonra Sapanca Gölü’nün o taraflara gidip dolaştık. Natür Köy’de bir akşam yemeği yedik. Tesisleri çok güzeldi. Tesisin bahçesinde kuğu ve kazlar vardı. Bir şelale ve iki de gölet… Bu göletlerin içinde rengârenk balıklar vardı. Kısacası cennetten bir bahçeydi sanki.

Artık yolculuğumuzun sonuna gelmiştik. İstanbul’a geri dönmek için arabaya bindik. Yaklaşık iki saat sonra evimize geldik. Keyifli, eğlenceli, doğa ile iç içe olmayı seven birisi için harika bir yer.

Melda ÇETİN

7-E       


YOLU ÇETİN AYDER

Güneşin ışığı asfaltı parlatırken Trabzon’un Mersin ilçesinden yolculuğumuza başlıyoruz. Hava dayanılmayacak şekilde sıcak. Tüm halk denizle iç içe olmasına rağmen çalışanlar maalesef dayanılmaz sıcağa katlanmak zorunda.

Yolumuz yaklaşık 215 km. olduğundan çok yorucu oluyor. Akçaabat, Trabzon, Of, Çaykur’u geçerken yolumuzun çeyreğini bitirdik. Mola vermek için çay fabrikasının önünde durduk. Kafamızı yukarıya kaldırdığımızda güneşin yakıcı sıcaklığı ile bütünleşmiş çay ve tütün tarlalarını gördük. Rüzgârın ve denizin verdiği incelik onları sessizce titretiyor fakat denizden gelen rüzgâr insanları yeterince serinletemiyordu.

Mola verdiğimizde mahalden ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra yola devam ettik. Sonunda yol ayrımı geldi ve Ayder’in o havası tütün kokan yollarından yukarıya doğru çıkmaya başladık. Kırıldığında tekrar ucuna basılan birer kalem ucu gibi takatimiz azalıyor fakat yolumuz çetinleşiyordu. Yolun sol tarafında rafting yapan sporcular, yolu ihtişamlı hale getiriyordu. Yolda giderken çok ince, bir o kadar da tehlikeli köprülerden geçmeyi denedik. Nefesimiz kesilinceye kadar ilerledik. Derenin o kayalara çarpıp kıyıyı döven küçük fakat korkutucu dalgalarını derinden hissedinceye kadar devam ettik.

Önceden yollar, çamurdan geçilemeyecek kadar kötüydü. Şimdi yolların bir kısmı asfalttı, kalan kısmın ise bir bataklıktan farkı yoktu. Yolumuz git gide azalırken rafting merkezleri, küçük evler görünmeye başladı. Bu sırada yollar da çamurlaşmaya başlamıştı. Bir telefon geldi. Yakın bir akrabamız şarapnele yuvarlanmıştı. Artık bu haberi aldığımız için arabayı daha dikkatli kullanıyorduk fakat tehlike bizi buldu. Karşıdan koca bir yolcu otobüsü çılgın bir boğa gibi geliyordu. Çok yaklaştı ve kıl payı kadar mesafe ile yanımızdan geçti.

Yol bitti, oteller boy boy görünmeye başladı. Küçükken gittiğim bir otele girdik. Otel tamamen ahşap ve bu koku sözlerle ifade edilmez. Karşımızda Ayder ve Kaçkar Dağları vardı. Bir şey dikkatimi çekmişti: Orada yirmiden fazla otobüs vardı. Turistik bir yermiş burası.

Gezip görmeye doyamadığım bir yerdi Ayder, çetin yollu Ayder .

Mustafa Talha ÖZSARAÇ

7-E          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA