TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam35
Toplam Ziyaret1364383
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

ÖYKÜLER(HİKAYELER)

 

 

 

ADADAKİ DÜNYAM

        

Bazı olaylar için “Ancak filmlerde olur.” tabirinin sıkça kullanıldığını düşündüğüm zamanlardan birinde başıma ancak ve ancak filmlerde olacak bir hadise geldi.

            İnsan korkularıyla yaşamak yerine yüzleşse de gerçekten de bir şeyin kırk kez söylendikten veya olumsuz düşündükten sonra gerçekleştiğine de şahit oldum.

            Furkan’la Amerika’ya gitme hayalimizi uçak korkumdan dolayı sürekli ertelesek de artık yolculuk vakti gelip çatmıştı. Uçakta yerlerimizi alıp emniyet kemerlerimizi bağladık. Uçağın kalkışıyla Furkan’la sohbete giriştik. Böylece biraz olsun rahatlamıştım; fakat huzurum kısa sürmüştü. Pilottan gelen korku uyandırıcı açıklama ve hosteslerin telaşına bakılırsa durum iyi gözükmüyordu. Sorun ne miydi? Uçak düşüyordu…

            Uçağın aşırı derecede hızla okyanusa çakılıyor olmasıyla herkes telaşa kapıldı. Acil çıkış kapısının önünde uçağın su seviyesine en yakın olduğu bir zamanda Furkan’la art arda suya atladık. Uzun bir süre yüzdükten sonra neler olduğunu hatırlamıyorum.

            Bir anda gözlerimi açtım, kendimi bir sahilde buldum. Furkan’ın yokluğunu hissetmekle birden ayaklanmam bir oldu. Arkadaşım palmiye ağacının önünde baygın bir şekilde yatıyordu. Bir süre sonra uyandığında bulunduğumuz yere keşfe çıkınca buranın insanların yaşamadığı bir ada olduğunu öğrendik. İlk şoku atlattıktan sonra yapabileceklerimizi düşündük. Öncelikle kendimize çalılardan bir baraka yapıp yorgunluğumuzu giderdik. Kalktıktan sonra Hindistan cevizleriyle karnımızı doyurup denizde temizlendik. Çaresiz ve bir başımızaydık. O durumda yapabileceğimiz en iyi şeyi yapıp bulunduğumuz durumdan kurtulmak için Rabbimize yöneldik ve bizi sağ bıraktığı, bize nimetler sunduğu için şükrettik.

Ada hayatı bambaşkaydı. İnsan doğanın sırrına eriyor; doğa, görüntü ve nimetleriyle insana çok farklı duygular yaşatıyordu. Doğadaki şeyleri dinlemek, okyanusun uçsuz bucaksız suyunda tek bir damla olduğunu hissetmek, doğadaki zerreliğimi ve bu adadaki terk edilmişliğimi hatırlatıyordu bana. Eğer Allah görmez, sevmez, kulundan razı olmazsa insanın nasıl helak olabileceğini, nasıl kalabalıklar içinde yalnız kalabileceğini de öğreniyordum. Ve bu konularda Furkan’la konuşuyorduk.

Adadaki 2. günümüzde bir helikopter sesi işittik. Kafamızı kaldırdığımızda helikopterden halat merdiven indiğini gördük. Halat merdivenle uçağa tırmandık. Hemen helikoptere girip bize nasıl ulaşıldığını sorduk, belli ki uçağın düştüğü yere yakın bir adadaydık.

Eve vardığımızda bir “oh!” çekip Furkan’la yeni bir Amerika yolculuğunu planlamaya başladık. Acaba Furkan mı bu planlarda ciddiydi? Ben mi? Bunu hiç kimse bilemez.

 

 

Ömer Faruk KAYA     6-C

 

BAŞARI UZAKLARDA DEĞİL

Cengiz utangaç bir çocuktu. Derslerinde de yeterince iyi değildi. Kendini ifade etmekte zorlandığı gibi arkadaş edinmekte de güçlük çekiyordu. Öz güvenini kazanması, kendine güvenmesi gerekiyordu. Aslında üretken bir çocuktu. Hedefleri ve idealleri vardı. Bir dünya görüşü ve yitirmek üzere olduğu bir öz saygısı vardı. O da diğerleri gibi zirveye ulaşmak, insan gücüyle elde edilmesi zor şeyleri “başarmak” istiyordu.

Belki de çekingenliğinin sebebi kendine olduğu kadar dışarıya da güvenmemesiydi. Geleceğini güvence altına almak istiyordu. Başarılı olmak istiyordu. Ne yapmalıydı? Elbette istediğini elde edememesinde birçok etken vardı. Öncelikle kendisiyle barışık olmalıydı. Yani sınıfın gözdesi, takım kaptanı Ali’ye bakıp kendini yargılamaktan vazgeçmeliydi. Tamam, belki ondan nefret ediyordu ve onunla uzlaşmaktan kaçıyordu. Yine de ona hoşgörülü davranmalıydı. Bu şekilde sosyal alanda istediği başarıya ulaşabilirdi.

İstediği saygınlığı kazanabilmek için derslerinde de başarılı olmalıydı. Ama nasıl? Bunları düşünürken sınıfın çalışkan kızı Melis yanına geldi. Melis, Cengiz’e sordu: “Yoksa çok önemli bir şey mi düşünüyorsun?” Ne kadar öngörülü bir kız diye düşündü Cengiz ve Melis’e aklından geçenleri anlattı. Öğle tatili bitmek üzereydi ve sınıfta hiç kime yoktu. Melis cevap verdi. Ona derslerinde başarılı olması için düzenli ders çalışmaya özen göstermesini söyledi. Farklı düşüncelere açık olmalıydı. Bu şekilde somut bir başarı belgesi olan karnesini gururla alabilecek ve kendine olan saygısını kazanabilecekti. Evet, istediği de buydu zaten. Bütün bu düşüncelerden arındığında bunların hiç de zor olmadığını fark etti. Mutluluk gibi başarı da uzaklarda değildi…

 

Buse TUFAN     7-D



BÜYÜK ADAM OLMAK

Can, iş aramaktan dönüyordu. Hava kararmış, sokak lambaları tek tek yanmıştı. Karşıdaki elektrik direğinin dibinde küçük bir karartı gözüne ilişti Can’ın. Koşup yerdeki şeyi aldı. Bu bir cüzdandı. Cüzdanın sahibini merak edip etrafa bakındı; fakat ortalıkta kimse görünmüyordu. Merakla cüzdanı açtı. Avucu bir anda para destesiyle dolmuştu. Can, hiç bu kadar parayı bir arada görmemişti. Pabuçları su alıyor, ıslak ayakları buz gibi oluyordu. Bu parayla pabuç alabilirdi. İçi tüylü kalın bir ceket, sonra bol etli sıcak bir yemek…

Can, elindeki paraları yeniden saydı. Az değildi. Bu parayla yeniden okullu bile olabilirdi. Ertesi sabah hemen okula kaydını yaptırabilir, daha ufacıkken dediği gibi, büyük adam olabilirdi. Can, geçen yıl ilkokulu bitirmişti. Okumaya çok hevesliydi; ama para kazanması, ailesinin geçimi için babasına yardımcı olması gerekiyordu. Şimdi bu parayla istediklerini alabilir, büyük adam olabilmek için okula kaydını yaptırabilirdi.

Zaten üvey annesinin zoruyla liseyi okumamış, iş aramaya başlamıştı. Bunlar Can’ın içindeki “O parayı al!” diyen sesi daha da coşturuyordu. Etrafta ne bir ses ne de onu gözetleyebilecek biri vardı. Cüzdanı hızlıca aldı ve koşmaya başladı Can. Uzun bir süre koştuktan sonra durdu. Gün ağarıyordu. Can çok korkmuştu. Ağlamaya başladı. “Keşke o cüzdanı hiç almasaydım!” diye geçiriyordu içinden. Daha sonra parayı bulduğu yere geldi. Cüzdanı yere bıraktı. Burayı anımsıyordu. 4 yaşlarında iken babası onu buraya getirmiş kandırıp oraya bırakmıştı. Fakir oldukları için ailesine bakamıyordu. Onu oraya bırakmasının da nedeni oydu zaten. Daha sonra gelip tekrar almıştı onu. O da babası gibi bıraktığı şeyi tekrar aldı. İleride başına geleceklerden habersiz yürümeye devam etti.

            Bir lisenin önünde durdu. Buraya kaydını yaptırabilirdi. Ve yaptırdı da. Artan parayla kendine giysi ve yiyecek aldı.

            Can büyüdü. Güzel bir iş yeri vardı. Artık iş adamı olmuştu. Bir gün çalıştığı iş yeri kapatıldı. Can’ın hiç parası yoktu. Aldığı maaşı bir ay içinde hemen bitiriyordu çünkü.

            Daha sonra yaşlı bir teyze onu evine aldı. Yıkık göçük bir yerdi ama olsun, barınacak yeri olmuştu Can’ın.

            Bir gece Can: “Teyze evinde çok kaldım, artık gideyim.” dedi. Teyze ise ona: “Gece dışarı çıkma, paran çalınır ya da paranı düşürürsün! Başıma bir kere geldi. Paramı kaybedip evin kirasını ödeyemediğim için kovuldum.” dedi. Çok üzülmüştü Can. Yarın iş bulup parasını teyzeye verecekti. Öyle de oldu. Can yeni bir iş buldu ve teyze ile birlikte mutlu bir yaşam sürdüler.

 

Eminenur ŞENKAYA      6-A

 

DOĞA’NIN SIRRI

O gün her zamanki gibi sessiz sakin değildi Dereli köyü. Sabahın erken saatlerinden beri bir gürültü patırtı köy yolunu alıp götürüyordu. Doğa’nın başı, kazan gibi olmuştu. Erkenden bu seslerle uyanmış, kaç saattir yatakta debeleniyordu. Hışımla yorganı üzerinden attı. Masmavi gözleri uykusuzluktan şişmişti. Sapsarı saçları kelebek tokasından fırlamış, kıvırcıklar bir o yana bir bu yana dağılmıştı. Sesi her zamankinden yüksek çıktı:

Annee! Ne bu gürültü? Uyuyamadım vallahi!

Ama uğraşı boşunaydı. Karşılık gelmiyordu. Köyün bağırış çağırışları arasında ev sükûnetini koruyordu. Öyle hızlı bir kalkış yaptı ki buna kendisi bile şaşırdı. Pelüş terliklerini giydi. Ah, ne kadar yumuşak ve sıcaktılar! Yataktan kalkınca karşılaştığı buz gibi havaya karşı bu terlikler insanın içini ısıtıyordu. Koşarak odanın kapısından çıktı, hole girdi. Bütün odalar bu hole açılıyordu. Evleri o kadar büyük değildi; bir kendi odası, bir annesinin odası, bir de salon vardı bu küçük ama huzurlu evde.

Bir daha keskin ve tiz bir sesle: “Annee!” diye bağırdı. Yine karşılık alamayınca tahta kapıyı tıkırdattı. Ses yoktu. Sonunda kapıyı açtı. Odada ne annesi ne de babası vardı. Şaşkına döndü. Daha önce onu bu evde hiç kardeşleriyle yalnız başına bırakmamışlardı. Salona yöneldi. Aralık kapıdan içeri girdiğinde tiz bir çığlık attı. Kardeşlerinin yatakları dağınıktı ama kendileri ortada yoktu. Annesi ve babası onu bu evde kardeşleriyle değil, daha da kötüsü, tek başına bırakmışlardı. Daha önce içeri girdiği, aralık kapıdan hızlıca çıktı. Geniş holden geçerek odasına girdi. Artık pelüş terlikleri bile onu avutamazdı. Bir anda toparlandı. Herkesin “cesur” diye bahsettiği kız nasıl yalnızlıktan korkardı? Pijamalarını çıkardı. Üstüne bol ve rahat kıyafetler giyindi. Bu soğuk havaya uygun olarak kar botlarını giydi. Kabanını üstüne alarak köy yoluna çıktı. Bağırış çağırışlar kömür yataklarının oradan geliyordu.

Kömür yatakları bu köyün gelir hatta ve hatta hayat kaynağı idi. Kömür yatakları bulunmadan önce köyleri çok fakirdi. İnsanlar açlıktan ölüyordu. Ne zaman ki kömür yatakları bulundu, köy de bununla birlikte hayat buldu. Bu yataklar babasına da bir iş sunmuştu. O an Allah’a şükretti içinden, bu kömür yataklarını köylerine bahşettiği için.

Kömür yataklarının bulunduğu tepeciğe vardığında hayretler içinde kaldı. Çünkü babası dâhil bütün köylü -kardeşleri bile- ağlıyorlardı. Annesinin yanına gitti. Cebindeki mendili çıkardı ve gözyaşlarını sildi. Ortama uyum sağlayarak kısık ve boğuk bir sesle:

Neler oluyor anne? Hepiniz birden hayat tepeciğimizde niçin ağlıyorsunuz, dedi. Annesi bunları duyunca daha da katıldı. Hıçkırıklar arasında:

Hayat tepeciği, hayat tepeciği bizi terk ediyor, dedi. Doğa duyduklarından bir şey anlamadı. Kömür yatakları ayaklanıp gidemezdi herhâlde. O zaman bu ne demekti?

Köyün muhtarı patika yolda göründü. Beyaz, eski model arabası tıkırdayarak onlara doğru geliyordu. Tepeciği aştı. Araba horultular çıkararak durdu. Muhtar arabadan inince onun da gözlerinin şiştiğini fark etti Doğa. Ağır aksak adımlarla tepeciğin en yüksek noktasına çıktı muhtar. Ve iki öksürükle başladı ciğer yakan konuşmasına:

Sayın Köy Halkı, bu yataklar bulunmadan önce köyümüzün neler yaşadığını bir biz bir de Hak bilir. Bu yataklar bize ümit, heyecan, birçok imkân ve en önemlisi hayat verdi. Bu yüzden bu tepeciğe “Hayat Tepesi” dedik. Fakat bu sabah veriler ve kömür yataklarında yapılan incelemeler doğrultusunda kömür yataklarının dikkatsizce ve bilinçsizce harcandığını fark ettik. Bu yataklarda bulunan kömür, bizlere bir ay bile yetmez. Donarak ölmek istemiyorsanız göç edin, yoksa bu köy sonunuz olur! Sizlerden özür dilerim, köyüme hak ettiği hizmeti veremedim. Hakkınızı helal edin!

Hıçkırıklar boğazında düğümlendi. Doğduğu, büyüdüğü köyü terk edecekti. Hayır, yapamazdı! Bu olaya bir çözüm üretecekti. Kafasına koymuştu. Bu köy belki hayat tepeciğini kaybediyordu ama başka bir hayat tepeciği bulmasını bilecekti.

Topluluğun sesi yükseldi. Herkes olanlara çok şaşırmış, bir o yana bir bu yana saldırıyordu. Kimse olanlara bir anlam veremiyordu. Bu kargaşa içinde muhtar, beyaz hurda arabasına tekrar binerek tepecikten aşağıya doğru inmeye başladı. Doğa, toplumun içinden sıyrıldı ve arabanın arkasından koşmaya başladı. Sarı saçları rüzgâra ayak uyduramıyor, bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Hurda araba takırtılar çıkartarak durdu. Doğa’yı görmüş olacaktı muhtar. Doğa arabanın yanına vardı ve nefes nefese:

Muhtar Amca, bir kurtuluş yolu yok mu? İlla ki göç mü edeceğiz şimdi, dedi. Muhtar ona sıcak bir gülümsemeyle baktı ve:

Maalesef güzel kızım, hiçbir yolu yok, gideceğiz, dedi. Doğa:

Elbet ki vardır. Belediye başkanıyla görüştünüz mü, diye karşılık verdi. Muhtar:

Evet, görüştüm ama beni başından savdı. Göç edin, dedi. Bize kömür getirecek parası yokmuş.

Nasıl yani? Açık açık bizimle uğraşamayacağını mı söyledi?

Hadi kızım, sen evine git. Boş ver büyüklerin meselesini, dedi ve beyaz arabasına bindi muhtar.

Doğa’nın yanından ayrılırken yavaşça uzaklaşan takırtılar, Doğa’nın gözyaşının yere düşmesiyle son buldu. Doğa, bir tepeciğe bir de belediye binasına baktı. Pek uzak sayılmazdı belediye binası. Koştu, koştu, koştu… Ta ki bacaklarında derman kalmayana kadar... On on beş dakika dinlendikten sonra tekrar koşmaya başladı. Sonunda belediye binasının kapısına vardı. Binanın önünde korumalar vardı. Onlara belediye başkanı ile görüşeceğini söyledi. Korumalardan biri güldü:

Hadi kızım, haber verelim, dedi. Doğa beklemeye başladı. Soğuk iliklerine kadar işliyordu. Uzun bir bekleyişti bu, upuzun… Ama sonu geldi. Anlayışlı koruma, binadan çıktı:

Hadi bakalım. Başkan seni bekliyor, dedi. Doğa çok sevinmişti. Binadan içeri girerken havalarda uçuyordu. Bina, köylerindeki evlere göre çok daha ihtişamlıydı. Merdivenler çık çık bitmezdi. Koruma onu asansöre bindirdi.

Asansörden indiler. İki taraflı büyük bir kapıdan içeri girdiler. Belediye başkanı, onu güler yüzle karşıladı. Beyaz saçlı, beyaz sakallı, yaşlı bir adamdı başkan. Ama yaşına göre heybetli, güçlü bir vücudu vardı. Meraklı bir ses tonuyla:

Buyur kızım, dedi. Doğa, bakışlarını başkana sabitleyerek:

Sayın Başkanım, bizler köyümüzü terk etmek istemiyoruz. Neden başka köylerden, kömür talep etmiyorsunuz, dedi. Başkan:

Ah kızım! Memleketin her yerinde bir sorun var. Batının her yerinde kuraklık hâkim. Ormanlar yok oluyor. Kömür yatakları tükeniyor. Ne yapabilirim? Diğer köylerde de çok kömür olduğu söylenemez. Milletimiz, doğal kaynakları horca kullanıyor. Sonra da böyle sefalet çekiyor işte. Keşke bir yolu olsa ama yok, göç edeceğiz!

Var, Sayın Başkanım, var! Millet evet, kaynakları horca kullanıyor ama sorun sadece bizde değil. Sizler bu milleti eğitmesini bilemediniz. Hadi onu geçelim, artık eğitseniz de bir anlamı yok zaten. Fakat hâlâ bir umut ışığı var. Kömür yenilenemez bir enerji kaynağıdır ama onun yerine doğal gaz gibi yenilenebilir bir enerji kaynağı kullanabiliriz. Ayrıca elektrik yerine güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi kullanılabilir. Geri dönüşüm fabrikaları arttırılarak daha fazla kaynağın kullanımı engellenebilir. Su arıtma sistemleri kullanılarak deniz suyundan tatlı su elde edilebilir. Yani anlayacağınız, çözüm yolu çok, uygulama yoktur, dedi. Muhtar, bu konuşma karşısında çok etkilenmiş, her şeyi not etmişti. Doğa’yı alnından öptü ve:

Bu memlekete senin gibi evlatlar lazım, dedi. Doğa, çok mutluydu. Sonunda kendini ifade edebilmişti. Başkan, Doğa’yı da ardına katarak asansöre bindi. Binadan çıktılar ve muhtarın arabası ile karşılaştırılamayacak ihtişamda bir arabaya bindiler. Doğa’nın koşarak bir saatte aldığı yolu, araba ile on dakikada aldılar. Topluluk hâlâ tepecikteydi. Köy sakinleri, sabahki kargaşaya inat, yoğun bir sükûnet içindeydi. Araba tepeciğe ulaştı. Başkan, Doğa ile birlikte arabadan indi. Muhtar gibi tepeciğin en yüksek noktasına çıkarak:

Hey, Dereli köyü halkı! Göç etmeyeceksiniz. Doğa’nın sırrı, hepimize umut olacak. Yarından itibaren her eve doğal gaz hattı döşenecek. Memleketimiz, artık sefaletten kurtulacak, dedi.

Dereli halkı, sevinç çığlıkları arasında “Doğa’nın Sırrı” diye tezahürat ediyorlardı. Annesi, babası ve kardeşleri ağlayarak Doğa’nın yanına geldiler. Babası:

Ah Benim Güzel Kızım! Senin gibi bir kız yetiştirdiğimiz için çok mutluyuz, dedi.

Yarım saat sonra köylü evlerine çekildi. Ertesi gün belediyeden gelen işçiler, bütün evlere doğalgaz hattı döşediler. Ve tabii Doğaların evine de! Köylü sımsıcak bir akşam geçirdi. Artık bütün akşamlar bu kadar sıcak olacaktı.

Yıllar sonra Doğa, belediye başkanı oldu. Memleketin her yeri, enerji kaynaklarını verimli kullanmanın sırrına erişti. Artık kimse doğduğu ve büyüdüğü yerlerden uzak kalmayacaktı.        

Melike BAŞAK     8-E


KABARIK FATURALAR

 

Server Bey o gün eve geldiğinde burnundan soluyordu. Asansörün düğmesine sinirli sinirli birkaç kez bastı, gelmeyince öfkeyle merdivenlere yöneldi. Son günlerde iyice ortaya çıkan göbeği, 5 kat merdiveni çıkmasını zorlaştırmıştı. Kan ter içinde daire kapısına geldiğinde zile basan parmaklarını butonun üzerinden hiç çekmedi. Kapı nihayet açıldığında karısı Münevver Hanım endişeli bir yüzle ona baktı. Daha önce kocasını hiç böyle görmemişti. Omuzları çökmüş, yüzü bembeyaz, dökülmüş saçlarını her zaman belli bir yöne tarayarak daha fazlaymış izlenimini uyandırma çabasına bile girmemiş.

Neyin var senin canım bugün böyle, hayırdır, dedi terliklerini uzatırken. Münevver Hanım saçlarına iliştirdiği tülbendi çekiştirdi endişeli bir şekilde. Tombul vücudunu boş bir çuval gibi koltuğun üzerine attı oflayıp puflayarak.

Server Bey, elinde tuttuğu kâğıtları masanın üzerine âdeta fırlatırcasına bıraktı.

Çabuk, dedi çabuk çocukları buraya çağır, aile toplantısı yapacağız.

Münevver Hanım,

Önce otursaydın biraz, dinlenseydin, bir şeyler yiyip içseydin, demeye çalıştı ama Server Bey’in bunları dinlemeye hiç niyeti yoktu. Münevver Hanım içeri doğru seslendi:

Aslıhan, Esra, Oğuz çabuk buraya gelin. Babanız sizi çağırıyor.

Çocuklar annelerinin sesini hiç duymamışlardı sanki. Herkes yaptığı işe o kadar dalmıştı ki, bu çağrı cevapsız kaldı. Sadece küçük Esra elindeki müzik çaların tuşlarına basmayı bırakmadan içeri daldı, bir yandan da:

Aradığınız kişilere şu anda ulaşılamıyor, mobil telefon kapalı veya kapsama alanı dışında, diyordu kıkırdayarak. Esra 7 yaşında, çok sevimli bir kızdı. Uzun ve dalgalı sarı saçları, bembeyaz bir cildi, masmavi gözleri vardı. Gülümsediği zaman yüzünde muzip kıvrımlar oluşurdu, şimdi olduğu gibi... Annesi terliğine uzandı ve:

Geliyor bak terlik, çabuk çağır abinle ablanı, bak baban çok sinirli, dedi.

Esra babasına bir göz atınca durumun ciddiyetini anladı. Koşarak içeri girdi. Abisi bilgisayarın başından isteksiz bir şekilde kalkarken ablası saç düzleştiricisini fişten çıkarmaya zar zor razı oldu. İçeri girdiklerinde çıt çıkmıyordu koca salonda. Babaları onların yüzüne baktı tek tek, fırtına öncesi bir sessizlik vardı sanki… Oğuz bu sene iyice uzayan boyuyla saklanacak bir yer bulamayacağını hissetti koca salonda ve en az dikkat çeken koltuğa ilişiverdi. Bilgisayar başından neredeyse hiç kalkmadığı için kilosu da boyuyla orantılı artmıştı sanki.

Server Bey ayağa kalktı ve hiç duymadıkları bir tonda bağırarak konuşmaya başladı.

Şu faturalara bir bakın, dedi masanın üzerindeki kâğıt tomarını göstererek… Bir bakın bakalım, ben hayatımda böyle yüksek faturalar görmedim! Elektrik, su ve telefon faturalarında rekor kırmışsınız. Bu ne hâl, çabuk bana izah edin bu faturaları.

Bir anda hepsinin sesi soluğu kesilmişti. Küçük Esra müzikçalarını saklamaya çalışıyordu. Oğuz bütün gün bilgisayar başında olduğunu hatırladı üzüntüyle, Aslıhan ise saçlarını karıştırıyor ve bütün gün elinden düşmeyen saç düzleştiricinin etkisi ile dümdüz omuzlarından aşağı uzanan saçlarını dağınık göstermeye çabalıyordu. Münevver Hanım da utançla başını öne eğmiş, sabahları bazen saatlerce süren telefon sohbetlerini nasıl açıklayacağını düşünüyordu kara kara.

Server Bey,

Bu duruma acil bir çözüm bulmalıyız, dedi. Yoksa bu faturaları bu seferlik ödesem bile tekrar tekrar bu rakamları ödemem imkânsız… Hemen herkes çözüm önerilerini sunsun, yoksa bazı şeyleri yasaklamak zorunda kalacağım.

Herkes suspus olmuştu. Küçük Esra,

Masum değiliz hiçbirimiz… diye bir şarkı tutturmuştu… Server Bey daha da sinirlendi, haydi çekilin hepiniz ve uygun bir çözüm önerisi sunmadan da karşıma gelmeyin, diye gürledi.

Aslıhan,

Babacığım, seni böyle üzgün görmeye dayanamam, söz veriyorum artık saçlarımla uğraşmayacağım, dalgalı karışık saçlarla okula gidip herkesin benimle alay etmesine razı olacağım, dedi burnunu çekerek. 

Münevver Hanım da,

Bey, dedi ben de sabah telefon konuşmalarıma ara veriyorum, bunun yerine belediyenin açtığı ücretsiz kurslardan birine giderek faydalı bir şeyler öğrenmeye çalışacağım…

Esra,

Ben de müzikçalarımı tatile kadar tatile çıkarıyorum, hem biraz derslerimle ilgilenmem lazım…

Oğuz ise bir köşede hiç sesini çıkarmıyordu. Babaları verilen bu sözlerden etkilenmişti, hemen yumuşayıverdi.

Tamam, dedi madem öyle size güveniyorum, bakalım önümüzdeki ay neler olacak.

Oğuz odasına çekildi. Babasına bilgisayar kullanmayı bırakırım gibi bir söz verememişti; çünkü bu onun için çok kötü bir alışkanlık hâline gelmişti. Bazen “facebook” başında bazen oyunlar derken bilgisayarı kapatıp ders çalışmaya vakit bile bulamıyordu. Oysaki çok iyi bir “Anadolu Teknik Lisesine” gidiyordu, çok değerli öğretmenleri vardı. Ders çalışmak yerine farklı şeylere takıldığı için notları hiçbir zaman çok yüksek olamıyordu. O güne kadar babasını hiç görmediği kadar sinirli görmek onu çok üzmüştü. Kendine çekidüzen vermeye karar verdi. Not defterini çıkardı ve öğretmenlerin verdiği ödevleri okumaya başladı. Bir ödeve gelince durakladı. Bilgisayar teknolojisi öğretmeni “Enerji kaynaklarını verimli kullanma.” konulu bir proje hazırlama vazifesi vermişti. Gülümseyerek bilgisayarın başına geçti, arama motoruna anahtar sözcükler yazarak konuyu araştırmaya başladı. Yarı ciddi yarı şaka projelerin yer aldığı bir sitede buldu kendini. Bazı projelere gülümseyerek bakarken bir tanesi çok ilgisini çekti. Kendisi gibi bir öğrenci bu projeyi çizmişti ama uygulamaya geçirip geçirmediği ile ilgili bir bilgi yoktu.

Bu projeyi okulda öğrendiği teknik bilgilerle hayata geçirebileceğini düşündü Oğuz ve çalışmaya başladı. Öncelikle projeyi yazan kişiye elektronik posta göndererek bu proje ile ilgili bir çalışma yapıp yapmadığını sordu. Olumsuz bir cevap alınca çalışmalarını hızlandırdı. Bu proje ile güneşten aldığı enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürecek ve bu elektrik ihtiyaç duyulan yerlerde kullanılacak, bir kısmı da beyaz ışık yayan bir lambayı yakmakta kullanılacak ve böylece gece bile elektrik üretilmeye devam edilebilecekti. Öncelikle bir dönüştürücü yapması gerekiyordu. Bunun için birkaç çizim yaptı, bunu okuldaki birkaç öğretmenine gösterdi, onlardan yardım aldı. Daha sonra gerekli malzemeleri alarak bu dönüştürücüyü yapmaya koyuldu. Birçok kez denemesine rağmen bir türlü başarılı olamamıştı. Artık umutları tükenmeye başlamıştı.

Bir gün evde ailesi ile birlikte bir film seyrederken âdeta bir şimşek çaktı kafasında. Film, Hindistan’da geçiyordu ve mühendislik fakültesi öğrencisi üç gencin okul hayatlarında başlarından geçen çeşitli öyküler anlatılıyordu. Bu öykülerden birinde kahramanlardan biri elektrik kesintilerinde araba akülerini kullanarak elektrik enerjisi üretebilen bir dönüştürücü yapmıştı ve bu araç işlerine çok yaramıştı. Hemen kalktı ve üretecinin başına geçti, sabaha kadar çalıştı. Hatayı bulmuştu ve sabah, gün ışırken enerji üretecini çalıştırmayı başardı.

Sevinç çığlıkları atarak tüm aileyi uyandırdı ve buluşunu gösterdi. Her ne kadar ailedeki hiç kimse bu projeden hiçbir şey anlamadıysa da daha sonra okuldaki öğretmenlerine gösterdiği üreteç, öğretmenleri tarafından çok beğenilerek Enerji Bakanlığının açtığı proje yarışmasına gönderildi.

Birkaç ay sonra eve gelen bir kâğıt, herkesi çok sevindirdi. Oğuz’un projesi yarışmada birinci olmuş ve büyük ödülü kazanmış; ayrıca bakanlık Oğuz’un ve ailesinin enerji faturalarını ömür boyu ödemeyi kabul etmişti.

Oğuz çok sevindi. Ailesi ve ülkesi için yararlı bir şeyler yapmak onu çok mutlu etmişti. Ödülün bir bölümünü fikrinden esinlendiği arkadaşına yolladı.

Bu olay Oğuz’un ailesini farklı yönlerde etkilemişti. Münevver Hanım gittiği kursta çok güzel tablolar yapmaya başlamıştı, hatta bu tabloların bir kısmını satmayı bile başarmıştı.

Server Bey, çocuklarının başarısı ile gururlanıyor Oğuz’un birinci olduğu yarışma ile ilgili gazete parçasını her zaman cebinde taşıyarak yeri geldiğinde arkadaşlarına, konu komşuya gösteriyordu. Aslıhan, saç düzleştirme alışkanlığı nedeni ile saçlarının bir kısmını kaybedince bu alışkanlığından vazgeçmişti. Esra ise müzikçalarını sadece tatillerde kullanıyordu.

Oğuz o günden sonra bilgisayar başında zaman geçirse bile bu vakti boşa geçirmeyip yararlı projeler üretmek için harcamaya başladı. Liseden sonra çok iyi bir üniversite kazandı ve projeler üretmeye devam etti.

 

 

Serra Nur BEYDİLİ     8-E

 

KULÜBEDEKİ ADAM

Ali, yaramaz bir öğrenciydi. Nereye gitse sırf eğlence olsun diye, bulduysa birkaç arkadaşla, bulamadıysa tek başına bütün ışıkları ve ocağı açardı. Ailesi ne kadar anlattıysa da bir türlü anlamıyor, kendi bildiğini okuyordu. Öğretmenleri ve arkadaşlarının birçoğu Ali’yi uyarıyordu. Ama Ali bir türlü bu öğütleri dinlemiyordu.

Zaman su gibi akıp gitmiş. Ali 6. sınıfa geçmişti. Yeni arkadaşlar, yeni ve daha çok öğretmenlerle karşılaşan Ali, çok sevinçli idi. Çocuklarının mutluluğu ile sevinen, hüznüyle üzülen ailesi de Ali’nin daha çok büyümüş ve olgunlaşmış olduğunu ümit ediyor, çocuklarının kötü huyundan kurtulması için Allah’a dua ediyorlardı.

Ali, 6. sınıfta SBS dolayısıyla Anafen’e yazılmıştı. Artık dershaneye gidiyordu. Dershane evlerine uzak değildi, evden çıktıktan sonra Malta Çarşısı’nda yürüyor, Fatih Camii’ne giriyordu. Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı bu eşsiz camiyi hayranlıkla izliyor, camiden çıktıktan sonra caddeye iniyordu. Egzoz dumanlarından ve kalabalık kaldırımlardan dolayı caddeyi ne kadar sevmese de çoğu kez oradan geçmek zorunda kalıyordu. Zaten caddenin üstünde bulunan Anafen’e de caddeye indikten 200 metre sonra ulaşıyordu. Bu yol, Ali’nin 15 dakikasını alıyordu. Ev-okul-dershane üçgeni içinde geçen zamanının bir kısmında, yine bir şekilde, ya doğalgaz ya elektrik ya da su ile oynuyordu.

Ali yine bir cumartesi günü dershaneye gitmek için çantasını hazırlıyordu. Dışarı çıkmadan önce tekrar bir kontrol yaptı ve yola koyuldu. Bu cumartesinin diğerlerinden en büyük farkı çok soğuk ve kar yağışlı olmasıydı. İlk başta Ali rahat bir şekilde önünü görebiliyordu. Fatih Camii’nin avlusuna girdiğinde kar yağışı hızlanmış, kar artık yerde tutmuştu. Ayakları her adımda gıcırdayan Ali, biraz sonra önünü göremez olmuştu. Çünkü yağış o kadar hızlanmıştı ki karlar rüzgârın da etkisiyle gözüne girmeye başladı. Bir anda şiddetli bir rüzgâr esti. Ali o an iliklerine kadar işleyen soğuğu ve durumun önemini anladı çünkü her geçen dakika daha çok üşüyor ve görüş alanı kapanıyordu. Ayaklarının içi ıslanmış ve ayakları üşümüştü. Fatih Camii’nin avlusunda bir rüzgâr daha esti. Ayakları güçsüzleşen Ali’nin karnına o anda bir sancı girdi. Ali sancının verdiği acı ile kıvranırken aklına anne ve babası geldi. Onlara şu an o kadar çok ihtiyacı vardı ki. Aklına onları doğalgaz ve elektrikle gereksiz yere oynayıp israf edip nasıl üzdüğü geldi. Gözyaşlarını tutamıyordu Ali. Gözyaşıyla ıslanan yüzünü hissetmiyordu artık. Ama o da ne, uzakta, sarı bir ışık gördü. Son bir kuvvetle ışığa doğru yürümeye başladı. Işığa yaklaştıkça etraftaki karların azaldığını fark etti. İyice gittikten sonra bir kulübe gördü.

Bu kulübeyi hatırlamıştı. Bu, Fatih Camii’nin biraz ilerisinde evsiz birinin yaptığı bir kulübeydi. Demek Fatih Camii’ni geçmişti. Kulübe dört tarafı çevrilmiş bir barakayı andırıyordu. İçinde ateş yanıyordu. Ali ilk bakışta korktu ama başka çaresinin olmadığını anlamıştı. İçerideki adam Ali’yi görür görmez kapıyı açtı ve içeri girmesini söyledi. Çünkü her an, içeri kar ve soğuk hava doluyordu. Ali hemen içeri atladı. Ateşin sıcaklığını hissettiğinde anladı ki gördükleri bir rüya değildi. İçinden Allah’a şükrediyordu, bu kişi ona evini açmasaydı soğuktan donup ölebilirdi. Ali’nin dikkatini çeken ilk şey, içerideki tüp oldu. Çünkü ateş bu tüp sayesinde yanıyordu. Adam, Ali’den hemen ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarmasını istedi. Ali, adamın niyetini anlamıştı ki tereddütsüz denileni yaptı. İlk önce ayakkabılarını sonra da çoraplarını çıkarıp ayaklarını ısıtmaya başladı. Adam Ali’nin çantasını karıştırmaya başladı. Ali korkmaya başlamıştı çünkü adam çantasında bulduğu bütün defterleri çıkartıyor ve boş sayfalarını yırtıyordu. Ali bunları düşünürken, koparması manasında Ali’ye de bir defter fırlattı. Ali ne yapsın, korkudan adamın yaptığını yapmaya başladı. Kâğıtları kopartıp buruşturuyor ve diğer yığının yanına atıyordu. İlk önce, ateşin büyümesini sağlamak için yaptıklarını düşündü ama bu doğru değildi. Yeteri kadar kâğıt yırttıktan sonra adam Ali’ye atletini çıkarmasını ve içini bu kâğıtlarla doldurmasını söyledi. Ali ilk önce camdan göz ucuyla dışarı baktı, kar yağışı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Kaçma şansı yoktu. Sormak istedi: “Bütün bunlar ne için?” diye ama o an adamla karşı karşıya geldi. Dışarıda yağan kar sebebiyle bir gidip bir gelen ışıkta daha da korkunç hâl alan, siyahla kahverengimsi arası bir renk olan sakalını kaşıyan ve yüzünü günlerdir yıkamamanın neden olduğu ürkütücü ten rengi yüzünden gözlerine simsiyah gözüken bu adam, Ali’ye değil bu kâğıtları içine sok demek, git öl dese Ali tereddütsüz o surat ifadesiyle karşılaşmaktansa kar yağışında donarak ölmeyi yeğlerdi. Hemen içine kâğıtları sıkıştırdı ve elbiselerini giydi. Ayakları ısındığından olsa gerek, bir uyku çöktü üzerine. Bunu anlayan adam, battaniyeye benzer bir şey verdi Ali’ye ama bu, tıpkı geçen hafta Ali’nin annesinin aldığı ama çürük çıktığı için attıkları balıklar gibi kokuyordu. Buna rağmen battaniyeyi üzerine örttü ve derin bir uykuya daldı.

Uyandığında, Ali’nin gözleri ilk önce adamı aradı. Kulübenin köşesine sinen adamı gördüğünde içi sızladı; çünkü Ali o an anladı ki; bu pis kokan battaniye, o adamın kullandığı battaniyeydi. Soğuktan iyice küçülmüş adamın üzerine battaniyeyi alıp örttü. O an, o adama baktı, hiç tanımadığı bir kişiye düşünmeden tek battaniyesini, hem de bu soğuk gecede veren adama ilk başta nefretle baktığından çok pişman oldu. Bir anda bir sesle yerinden fırlaması ve adamın gözlerini açması bir oldu. Ali camdan baktığında kar yağışının durduğunu, yolların temizlendiğini gördü. Ses ise uzaktaki polis arabasından gelmişti. Ali biraz daha dikkat edince anne ve babasının da arabanın içinde olduğunu fark etti. O an aklına anne ve babasının kendisini ne kadar merak etmiş olabileceği geldi. Kulübenin kapısını açtı ve koşa koşa arabaya gitti. O sırada Feyza Hanım da şükür dualarıyla çocuğu Ali’ye doğru koşmaya başladı. Çocuğunu montundan tanımıştı, nasıl tanımaz ki her gün onu öperek montunu giydiren kendisiydi.

Feyza Hanım, çocuğunu görmenin verdiği sevinçle ağlamaya başladı. İnsan böyle durumda ağlamaz mı, hele de bu insan anne olunca. Ali gece eve dönmeyince telaşlanan aile ilk önce dershaneyi, sonra da karakolu aramışlar. Bütün gece bekleyen bu annenin ömründen ömür gitmiş. Gecenin her anında ağlayan annenin şu an bu gözyaşını dökmesini yadırgamayın. Çocuğunun başına kötü bir şeylerin gelecebileceği düşüncesi ile akan her gözyaşı; çocuğun güzel annesini düşünen babanın yüreğine saplanan bir hançerdi. Ama çocuğuna kavuştuğu bu an, o annenin gözyaşlarının bıçak yaralarını iyileştiren bir merhem hâline dönüşmesi demektir.

Ali artık güvendeydi ama o da ağlıyor, içini döküyordu. Aklından geçen ilk şeyi annesine hemen söylemek istedi ve beklemedi de. Annesinden bugüne kadar onu üzen davranışlar içinde bulunduğundan dolayı özür diledi. Bundan sonra asla ama asla o tip doğalgaz ve elektrik israfı yapmayacağına ve onlarla oynamayacağına söz verdi. Bunu duyan Feyza Hanım’ın sevinci bir kat daha arttı ve dolayısıyla oğluna sarıldı. Bunları gören kulübedeki adam da seviniyordu. Çünkü böyle bir ailenin birleşmesini sağlamıştı. Polis, resmî bir görevli olmasına rağmen bu duruma o bile dayanamadı. Ali, polis amcanın gözünden iki damla yaş süzüldüğünü, polisin onları evlerine bırakması sırasında kendisine göz kırpmasından anlamıştı. Çünkü kirpikleri ıslanmış, burnu nemlenmişti. Eve gittiktlerinde ilk işleri kıyafetlerini değiştirmekti. İçinden çıkan kâğıtları görünce şaşırmadı değillerdi. Bu sırada da başından geçenleri anlatan Ali, kulübedeki adamı da unutmadı. Çünkü o olmasaydı ölme ihtimali dahi vardı. Bunları duyan Feyza Hanım ve kocası kulübedeki adama yardımlarından dolayı çok teşekkür ettiler ve o adama yardım edip onunla ahbap oldular. O adamın bu aileden kabul ettiği tek şey ise dostlukları oldu. Çünkü bu adam; para, mal veya mevki için yaşayan biri değildi. O dostluk ve Allah sevgisi için yaşayan biriydi. Ali, sonradan çok merak ettiği için kâğıtları neden buruşturup içine soktuğunu sordu. Ayrıca ondan özür diledi.

Kâğıtları koymasına dair ilginç sebebi şöyle açıkladı adam:

Kâğıtlar soğuğun dışarıdan vücuda girmesini engeller. Ben bunu uzun yıllar sokakta yaşamanın verdiği tecrübelerden öğrendim. Öğrendiğim daha pek çok şey var ve istersen sana da öğretebilirim.

Ali o gün gördüğü imkânsızlıktan ve yaşadığı tecrübelerden dolayı artık her konuda dikkatliydi, özellikle de kaynakları kullanmada.

 

Muhammet Yasin TUFAN     8-E



TASARRUF

Yağmurlu bir sonbahar sabahıydı. Dürüst, çalışkan, iyi niyetli; ama biraz müsrif olan Fatih sokakta yürüyordu.

Annesi ile israf konusunda tartışmıştı yine. Suyu, elektriği gereğinden fazla harcıyor; toplu taşıma araçlarını kullanabileceği zamanlarda kendi arabasını tercih ediyordu. Televizyondaki bir programda “Enerji Tasarrufu Haftası”ndan bahsediliyordu. Enerji kaynaklarımızın her geçen gün azaldığı, bu konuda dikkatli olmamız ve tasarrufta bulunmamız gerektiği söyleniyordu. Annesi Fatih’e programda söylenenleri ciddiye alması gerektiğini anlatmıştı. Fatih’in her gün yaptığı, annesinin de kendisine bu konuda daha duyarlı olması gerektiğini söylediği, hep tartıştıkları konu iş yerine de özel araba ile gitmesiydi. Annesi hem yakıt tasarrufu olsun hem de insanlar trafikte acil olan işlerini daha kolay halledebilsin diye trafiğe daha az araba çıkmasının uygun olduğunu düşünüyordu. İstanbul gibi kalabalık insan topluluğunun olduğu bir şehirde insanlar sırf biraz daha rahat etmek için özel arabalarıyla tek kişi yola koyuluyor, yakıt israfı yapıyor; hava kirliliğine, gereksiz trafiğe, kalabalığa sebep oluyor, hem de başkalarının hakkına girmiş oluyorlardı. İşi acil olan insanlar nasıl yetişeceklerdi işlerine? Hakka girmek oluyor muydu bu? Kendisi de bir yere vakitlice evden çıkıp gitmek istediğinde yetişemeyince nasıl da sinirleniyordu. Demek ki annesi çok doğru söylüyordu. Ona bu konuda her zaman kul hakkı olabilir düşüncesiyle daha duyarlı olmak gerektiği konusunda nasihat ediyordu. Ancak Fatih, israfta bulunmadığını düşündüğü için sinirlenip evden dışarı çıkmıştı.

Fatih, arabasıyla gezerken yağmur da dinmişti. Yağmurun ardından gökkuşağı çıkmış, güneş kendini göstermeye başlamıştı. Tam bu sırada durağın kenarında bir çocuk gördü. Gözlerini tam olarak açamıyor, telaş içinde eve nasıl gidebileceğini düşünüyordu. Çocuk, hava yağmurlu olduğu için rahatça dışarı çıkmıştı; ama şimdi güneş açmıştı ve güneşin o sımsıcak, Fatih’e mutluluk veren ışıltısı o çocuğa acı veriyordu. Fatih, gördüğü manzaradan çok etkilenmişti. Aklına annesinin söyledikleri geldi. Güneş ışığı kendisine hep mutluluk verirdi. Karanlığı hiç sevmez, bu yüzden evdeki bütün ışıkları yakardı. O çocuğun en ufak bir ışıktan bu kadar çok ızdırap duyarken kendisinin ışığı gereğinden çok fazla kullanması israf değil miydi gerçekten. Hem bir şeyi ne kadar çok kullanılırsa tükeneceği günün o kadar yakın olması da kaçınılmazdı.

“Her şeyin bir sonu var. Ve ben kullanırken dikkat etmezsem o son, çok çabuk gelir.” diye düşündü Fatih. Bu kaynaklar bana nasıl ulaştırıldıysa ben de benden sonra gelecek olan insanlara ulaştırmalıyım. İsraf etmeden, tüketmeden, tasarruf ederek... Ve o günden sonra enerji tasarrufunda bulundu hep. Kendisinden öncekilere, kendisine ve kendisinden sonra gelecek olan kişilere hediye… Tüm insanlık için vazife…

 

Ömer Mert GÜL     6-A



TASARRUFLA KURULAN GÖNÜL KÖPRÜSÜ

Yusuf, 8. sınıfa giden bir gençti. Her gencin olduğu gibi Yusuf’un da hayalleri vardı. Bu hayallerinden en büyüğü ise bir dizüstü bilgisayarının olmasıydı. Şöyle en son modelinden kaliteli bir tane… Bu bilgisayarlardan istemesinin birçok nedeni vardı. Sınıftaki arkadaşlarına hava atmak ve onları özendirmek bu sebeplerden sadece birisiydi. Ancak ne kadar isterse istesin yeterli parayı bir türlü denkleştiremiyordu.

Yusuf, derdini babasıyla paylaşıp paylaşmamakta kararsızdı. Babasının tepkisini merak ediyordu açıkçası. Eğer kabul ederse dünyalar onun olurdu. Ama ya kabul etmezse… Çünkü maddi durumları pek de iyi değildi. Bu tür şeylerle babasının kafasını meşgul etmek ve onu üzmek istemezdi. Zaten babasının maaşıyla güç bela geçiniyorlardı. Üstelik babası onu tüm zorluklara rağmen özel okula gönderiyordu. Okul taksitlerini ve servis ücretini hep geciktirerek ödüyorlardı. Babası onun için bu kadar fedakârlık yaptığı hâlde, ondan böyle bir şey istemesi uygun olur muydu?

Günler günleri kovaladı, Yusuf uzun uzun düşündü. En sonunda bu isteğini ailesine açmaya karar verdi. O gün akşam babası işten döner dönmez babasına bu konuyu açacaktı. Biraz daha düşününce bunun tüm aileyi ilgilendirdiğini düşündü. Çünkü giden para aile bütçesinden gidecekti. Bu yüzden fikrini değiştirdi. Durumu sabah kahvaltısında anne ve babasına birlikte anlatacaktı.

Sabah oldu. Yusuf’un burnuna çok güzel kokular geliyordu. Annesi yine tam ağzına layık bir kahvaltı hazırlamıştı anlaşılan. Babası da yeni kalkmış, elini yüzünü yıkıyordu. Herkes hazırlandı, masanın başına oturdular. Babasının ilk çatalıyla herkes kahvaltıya başladı. Yusuf, herkes az çok doyduktan sonra söze başlamaya karar verdi. Çünkü anne ve babasının onu dinlediğinden emin olmak istiyordu.  Bu arada cesaretini de toplamaya çalışıyordu.

Kahvaltının bitmesine yakın bir zamanda Yusuf söze girdi:

Anneciğim, babacığım; sizlere bir şey söylemek istiyorum.

Yusuf’un babası daha şimdiden meseleyi anlamıştı. Çünkü Yusuf, günlerdir babasına bilgisayarlarla ilgili yüzlerce soru soruyordu. Bu yüzden o da şimdiden ucuz ve kaliteli bir bilgisayar aramaya başlamıştı. Ama yine de bozuntuya vermedi. Yusuf’un kendini nasıl ifade edeceğini merak ediyordu doğrusu. Hiç bilmiyormuş havasına girip cevap verdi:

Ne oldu yavrum, ne söyleyeceksin?

Ama bana kızmayacağınıza söz verin.

Annesi araya girdi:

Neden kızalım ki oğlum, yoksa kötü bir şey mi yaptın?

Hayır, anne. Sadece söz verin.

Anne ve babası:

Tamam, söz veriyoruz.

Ben kendim için özel bir dizüstü bilgisayar istiyorum.

Annesi durumu yeni anlamıştı. Yusuf’un bilgisayar sevdasından haberi yoktu. Babası ise cevabını çoktan hazırlamıştı:

Bak oğlum, sana bir bilgisayar alırım ancak benim de şartlarım var. Biliyorsun ki ailemizin ekonomik durumu pek de iyi değil. Bu yüzden isteğini hemen yerine getiremeyiz. Fakat zamanla para biriktirerek bu isteğini gerçekleştirebilirsin.

Babası elindeki üç faturayı Yusuf’a uzatarak:

Bak Yusuf, bunlar elektrik, su ve doğalgaz faturamız. Faturaları incele ve birini seç. Ben de seni, seçtiğin faturadaki tasarruf müfettişim yapayım. Bu faturaya nispeten bir düşüş olursa, düşüş miktarı senin cebine girer. Yok, bu fatura artarsa, artış oranı kadar para ödersin, anlaştık mı?

Yusuf derin düşüncelere daldı. Faturaları incelerken elektrik faturasının çok yüksek olduğunu fark etti. Fatura ne kadar yüksekse düşüş oranı o kadar fazla olacaktı. Hem zaten Yusuf elektrik tasarrufu hakkında bir şeyler de biliyordu. Işıkları gereksiz yere açık bırakmayacak, televizyonu uzun saatler boyunca açık bırakmayacak ve cep telefonu gibi bazı şarjlı aletleri gereğinden fazla kullanmayacaktı. Kendi ihtiyaçlarından da biraz kısarsa bu iş olmuştu. Sonra diğer faturalara baktı. Onlar da çok düşük fiyatlar değildi aslında. Yusuf’un aklına parlak bir fikir gelmişti. Heyecanla babasına bakarak:

Ben bu faturaların hepsinden sorumlu olmak istiyorum.

Ama Yusuf’um, bu sana biraz ağır gelmesin.

Hayır, baba merak etme. Ben bu yükün altından kalkabilirim.

Hadi bakalım Yusuf, umarım öyle olur.

Baba-oğul arasındaki konuşmayı dinleyen annesi ise ses çıkarmadı. Çünkü oğlunun hevesini kırmak istemiyordu. Ama içinde bir sıkıntı vardı. Tasarruf edilen paranın daha lüzumlu işlerde kullanılmasını istiyordu. Yusuf ise daha şimdiden müfettişlik oyununa kendini kaptırmıştı. En ufak bir şeyde hemen hareketleniyordu. Kardeşi elini yıkarken çok su harcadığından Yusuf rahatsızdı. Kardeşine tasarrufu ve ellerini nasıl az suyla yıkayabileceğini öğretmesi gerekiyordu, öğretti de. Evde her şey yolunda gidiyordu. Onun azmini gören anne ve babası ise ona destek olmak için ellerinden geldiğince tasarruf ediyorlardı. Yusuf hafta içi okula, hafta sonu ise dershaneye gidiyordu. Bu süreçte anne, baba ve kardeşini tek tek tembihleyip evden öyle ayrılıyordu. Ay sonu faturalar geldi. Sonuç gayet güzeldi. İlk ayda 52 TL tasarruf yapılmıştı. Ama bu kadarı yetersizdi. Böyle giderse bilgisayarını ancak bir yıl sonra alabilecekti. Ya hedefini küçültecek ya da işini büyütecekti. Kararını verdi. Ona verilen 20 TL haftalığı da biriktirecekti.

Günler su gibi akıp gidiyordu. 2. ay da çabucak geldi. Yusuf’un bu seferki kârı 93 TL olmuştu. Bunun 15 TL’si haftalığındandı. Faturalar artık aşağıya inmiyordu çünkü evin zorunlu ihtiyaçları vardı. Bunların karşılanması gerekiyordu. Ayrıca Yusuf’un bilgisayar alabilmesi için ev halkının giderlerine kısıtlama getirme gibi bir hakkı yoktu. Ailesini de düşünmeliydi.

Aylar ayları kovaladı… Bir ay, üç ay derken 7. ayın sonunda Yusuf, bilgisayar alabilecek parayı denkleştirdi. Sevincinden yerinde duramayan Yusuf, kendiyle gurur duyuyordu. Mükemmel bir duyguydu bu. Annesi ise oğlunun bu parayı bilgisayara harcamasını istemiyordu ama bu konuyu oğluna açmamakta kararlıydı. Çocuğunun belirli bir olgunluğa erişip erişmediğini sınamak istiyordu. Eğer kendisi bunu oğluyla paylaşırsa onda bir baskı kurmuş olacak ve onu mutsuz edecekti. Babası ise annesine katılmıyordu. Yusuf’un o parayı onca sıkıntıya rağmen biriktirmesi bile onun için büyük bir başarıydı. Parayla istediğini yapmak onun hakkıydı ama oğlu bu parayı iyi bir iş uğrunda harcarsa onu yürekten kutlardı.

Anne ve babası böyle düşünürken gün ağarmaya başladı. Hep beraber kahvaltılarını yaptılar. Televizyonu açtıklarında henüz gazete başlıkları vardı. Manşetlerden biri Afrika’daki ölümcül kuraklık üzerineydi. Televizyondaki resimleri gören Yusuf’un yüreği sızlamaya başladı. O, bilgisayarı almak için dertlenirken oradaki insanlar açlıktan ölüyordu. Yusuf kendinden çok utandı ve parasını Afrika’ya yardım için göndermek istediğini söyledi. Giden para geri gelebilir ve yeniden kazanılabilirdi ama giden can bir daha geri gelmezdi. Kendini yoksul sayan Yusuf, kendinden de yoksulları gördü. O gün üç şeyin değerini çok iyi anladı: insanlık, tasarruf ve kanaat.

 

Abdussamet KÂĞIT     8-E 


ZAMANDA SERÜVEN

            Evet, koordinatları hazırlayın. Çok dikkatli olun! Hiçbir eksik istemiyorum! Laboratuvarım: Hep çalışmalarımı ve deneylerimi yaptığım yer. Ve şimdi maymunum Sofi’nin yardımıyla Sümerlilerin dönemine gideceğim ve tabi ki Sofi’yi unutmayacağım.

            Zaman makinesine binmeyi dört gözle bekliyorum. Bu yüzden çok hızlı olmam gerekiyor. Hemen zaman makinesinin kumandasını bulup zaman makinesine binmeliyim. Sonunda kumandayı buldum! Çok heyecanlıyım. Hemen içeriye gireyim. Şifreyi giriyorum 8,5,2, 6… kapıyı açtım. Burası ne kadar garip bir yer… Her yer çadır dolu. Şurada bir kız var. Onun yanına gideyim bari. Hadi, Sofi.

Merhaba, benim adım Rana. Senin adın nedir?

Benim adım Yumoşito. Giysilerin ve ismin ne kadar farklı.

Biliyorum; çünkü ben gelecekten geldim.

Tamam, Rana. Seni ailemle tanıştırayım.

Peki, olur.

            Yumoşito ile beraber onların çadırlarına girdim. Bu çadırda her şey hayvan kürklerinden yapılmıştı. Leopar desenli vazolar, halılar, perdeler ve tabii ki de giysiler… Galiba bu ülkede el sanatları da vardı; çünkü burada çini, oymacılık ve işlemecilik eserleri vardı. Odaya mis gibi koku yayan çiçekler ferahlık veriyordu. Daha sonra Yumoşito ile birlikte şelaleye gittik. Yumoşito tam şelaleye düşecekti ki onu tuttum. Yalnız Yumoşito’nun cebinden bir şey düştü. Acaba o neydi? Yumoşito’ya sordum.

            Annem en değerli taştan bana kolye yapmıştı, dedi ve ağlamaya başladı. Hemen suya daldım. Zaten dere pek derin değildi. Yumoşito’nun kolyesini buldum. Ne kadar da güzeldi bu kolye. Kolyeyi elimde gören Yumoşito çok sevinmişti. Bana defalarca teşekkür etti.

            Sofi’ye muzunu, Yumoşito’ya ise yanımdaki bisküvilerden verdim. Artık gitme vakti gelmişti. Yumosito ile vedalaştık.

Gitmeliyim Yumoşito.

Hemen zaman makinesini bulup içine girdik. Yumoşito’ya el sallayarak kapıyı kapattık. Ve geleceğe yolculuk başladı…

                                                                                             

Rana Betül KAZAK    6-E


YARDIMLAR UNUTULMAZ

                         Deborah, uçaktan indiği andan itibaren ne kadar şanssız olduğunu düşünüyordu. Kanadının motorunda bir problem olan uçağı, İstanbul yakınlarında indirmek zorunda kalmışlardı ve eğitimi için gideceği Milan’a geç ulaşacaktı. Deborah, bu hiç görmediği ülke hakkında biraz bilgisinin olduğunu düşünüyordu. Eskiden büyükbabası ona ülkeleri anlatırdı. Türkiye’den ise: “İçinde teröristlerin, cahillerin ve kaba insanların bulunduğu ülke” diye bahsetmişti. Bir an burada ne yapacağını düşündü. Şarjı bitmişti ve nereden arayabileceğini bilmiyordu. Kendi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir genç kızın yanına gitti. Genç kız onun nasıl bir durumda olduğunu anladı ve evinin kapılarını ona açtı.

                         “Bu insanlar hiç de sandığım gibi değil.” dedi içinden. Üç gündür buradaydı ve bitmez tükenmez isteklerine karşı sadece gülümsüyorlardı! Her saat başı ikramlarla gelip tıka basa doyuruyorlardı onu.

                         Üçüncü gün onu Ayasofya, Dolmabahçe, Sultan Ahmet ve Boğaz’a götürdüler. Buradaki pamuk şeker, simit ve meyve suları çok hoşuna gitti. Daha cömert, saygılı, sevgi dolu ve kibar insanları tanımıyor olduğunu düşündü.

                         Dördüncü gün Kapalıçarşı’ya gittiler. Deborah, her gördüğü yeri fotoğraf makinesiyle çekiyor ve bir daha unutmamak için bütün kareleri aklına kazıyordu. Kapalıçarşı’dan sonra Eyüp Camii’ne geldiler. Deborah buranın güzelliği karşısında büyülendiğini hissediyordu. Son gün geldi çattı. Herkes çok üzgündü. Ona evini açan kız Selma, tekrar gelmesini ve bundan çok hoşnut olacağını söyledi. Deborah’a bir poşet verdiler. İçinde bir miktar para ve geleneksel eşyalar vardır. Minnet duyduğu bu insanlar, onun öğrenci olduğunu anlayıp ona yardım etmişlerdir. Ne yardımseverlerdi bu insanlar! Evden çıkıp uçağa bindi ve Milan’a doğru yol aldı Deborah.

                         Aradan yıllar geçti. Deborah büyümüş ve bir iş kadını olmuştu. İşe giderken yolda gördüğü uzun saçlı ve şapkalı bayanı gözünün ısırdığını düşündü. Geri döndü ve tekrar bakınca “Selma!” diyerek bir çığlık attı. Birbirlerini görünce sarıldılar ve Deborah onu evine davet etti. Konuşurlarken Selma’nın bir arkadaşını ziyaret için geldiğini ve parasal problemlerinin olduğunu anladı. Ona kendi şirketinde iş verdi.

                         Yıllar su gibi akarken onların dostluğu her gün artıyordu. İkisi de kendilerine yapılan yardımları unutmadı. Deborah bir daha ön yargılı davranmadı. Birlikte çok mutlu yaşadılar.

Beyza TEMİZ

8-C        


ÇİFTÇİ HALİL AĞA

Bir zamanlar bir köyde herkes tarafından tanınan, Halil adında bir adam varmış. Tek kişiymiş ve mesleği çiftçilikmiş. Ama bu adam evinde oturur, çalışmazmış. Durumu git gide kötüleşiyormuş. Ektiklerine bakmadığı için para kazanamıyormuş. Bir zaman sonra Halil Ağa’nın toprağına artık bir şey ekilemez olmuş. Toprağını düzeltecek parası da yokmuş. Çaresiz evde yatıp kalkarken bir gece rüyasında:

—Bağdat’a git, kalan mallarını ekip satma işi yap, para kazan ve kazandığın paraları fakirlere dağıt. Kalan parayla da ekip biç, geçimini sağla.

Rüyasından hemen uyanan Halil Ağa, düşmüş Bağdat yollarına.  Bağdat’tan bir arsa bulmuş ve ekip biçmiş. Kısa zamanda çok zengin olmuş. Yalnız unuttuğu bir şey varmış: “Paralarını fakirlere dağıtmak.’’

Aradan yıllar geçmiş, Halil Ağa ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Tabi Halil Ağa kimseye yardım etmediği için ona kimse bakmamış. Sadece bir kişi Halil Ağa’ya yardım etmiş, o da rüyasına giren adammış. Ona kafasını sallamış ve:

—Bunu yapmamalıydın Halil Ağa. Fakirlere yardım etmeliydin. Sen ise yardım etmedin ve ne hâllere düştün. Ama Allah sana bir şans daha tanıdı. Eğer bu hastalıktan kurtulmak istiyorsan kazandığın parayı fakire dağıt. Nasıl olsa daha ürünün var.

—Tamam, bu paraları fakirlere dağıtın.

Kısa bir süre sonra Halil Ağa bu hastalıktan kurtulmuş. Yine işine dönmüş ve kendi parasını ayırıp kalan parasını fakirlere dağıtmış. Yolda dönerken karşısına eşkıya çıkmış ama Allah ona yardım etmiş ve bir kum fırtınası sayesinde eşkıyadan kurtulmuş. Sonra karşısına kılıçlı bir kişi çıkmış ama o yine kurtulmuş. Yorucu ve zorlu bir yolculuktan sonra sonunda köyüne ulaşmış. Arsasını düzeltmiş ve işini yapıp emekli olmuş. Artık anlamış ki sadaka belaları def eder, savar.

Alperen Şuayp TAŞBAŞ

7-C            


DESTANLAŞAN DİRENİŞ

 

Karanlığın hüküm sürdüğü Anadolu’nun puslu istikbalini düşünüyoruz. Halkımız kara kara devletin ahvalini düşünüyor. Başarıyla mücadele verip yendiğimiz İnönü Savaşları’yla kazandığımız ümidi maalesef ordumuzun yeterli olmayan cephane ve erzağından dolayı Kütahya- Eskişehir Savaşı’nda kaybetmiştik. Ben Afyonlu Mehmet Dayı ve askerler toplanmış gittikçe yaklaşan Sakarya Savaşı’nın sonucunu düşünüyorduk.

            Bir millet ki Türk milleti şanlı cesur bir millettir. Ya perişan olacak ya da geçmişten beri olduğu gibi bağımsız yaşayacaktık. Başkomutan M. Kemal’in fikri belliydi topyekûn savaş. Çünkü kaynaklarımız da belliydi. Varımızla, yoğumuzla, genciyle, yaşlısıyla düşmana karşı koyacaktık.

Eğer bir kimse savaşa Türk erlerinin kalplerinden değil de kâğıt üzerinden baksaydı. Düşüncesi şöyle olurdu herhalde:

-Hangi tarafın savaşı kazanacağı bellidir zaten. Şu sayı farklarına bakın Yunanlıların kuvvetleri her bakımdan Türklerden üstün.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ’NE KATILAN TÜRK VE YUNAN KUVVETLERİ ÇİZELGESİ

Subay

Er

Makineli Tüfek

Tüfek

Kılıç

Top

Üç Tonluk Kamyon

Bir Tonluk Kamyon

Uçak

TÜRK KUVVETLERİ

5401

96.326

825

54.572

1309

196

-

-

2

YUNAN KUVVETLERİ

3780

120.000

2768

57.000

1350

386

600

240

18

Not: Bu bilgiler Genelkurmay Başkanlığının kendi sitesinden alınmıştır.

Ama işte bu tablonun kaderini değiştiren tek şey vardı. O da Yunanlıların karşısında tarihi baştan yazan, çağ açıp çağ kapatan Türk milleti olmasıydı.

            M. Kemal başkomutan olduğundan beri Tekâlif-i Milliye Emirleri’ni yayınlayarak halktan silah, cephane, giysi, erzak gibi her türlü ihtiyacı ordu için temin ediyordu. Buna Tekâlif-i Milliye Emirleri değil de Anadolu insanının fedakârlığı desek daha uygun olur.

Savaş günü yaklaşmıştı. Her askerin gönlünde artık tek şey vardı; vatanın bütünlüğü.

Benim görevim ise İngilizlerin düşen bir savaş uçağının enkazından elde ettiğimiz tecrübelerle Sakarya Savaşı’ndaki iki uçağımızdan birinin pilotu olmak.

1 ay sonra… Sabah saat  3.30

Savaş komutanı:

-Hadi hadi hadi! Bugün büyük gündür aslanlar, yiğitler. Bugün Türk’ün gücünü tüm dünya anlayacak. Askerler:

-Emredin komutanım. Bu vatan ya kurtulacak ya da hepimiz şehit olacağız.

Savaş komutanı:

-Yüzbaşı Mehmet! Sizden büyük fayda beklenilmektedir.

- İnşallah görevimizi başarıyla tamamlayacağız.

           Uçağın yakıtı doldurulmuştu. Artık garbın çelik zırhını delme vaktiydi. Pilot kabininin kapağı açıldı ve ben içeri girdim. Uçağın motorunu içimde hiçbir kaygı olmaksızın çalıştırdım. Uçağımın gürültülü sesi adeta beynimde yankılanıyordu.

          Sanki bana ‘Hadi bugün yurdumuzu ele geçirmeye gelen askerlere burayı dar edeceğiz.’ diyordu.

     Bizim ilk görevimiz casusluktu. Güneş doğmadan önce düşmanla ilgili bilgi getirmeliydik. Fark edilmemek için gecenin boğucu karanlığında ışıklarımızı yakmadan ilerliyorduk. Düşman askerlerinin bataryalarına yaklaşıyorduk. Düşman askerlerinin hareketi Sakarya Nehri’nin güneyindendi. Aynı zamanda düşman hareket ettiği bataryalarını dağıtmamış, saldırının buradan yapılacağı izlenimini vermişti. Ve bu sayede bizleri tuzağa düşürecekti.

          Bu bilgileri iyice teyit ettikten sonra bir dönüş manevrası yaparak karargâha getiriyorduk. Şu anda Uşak-Afyon yolunun sonunda olmalıydık. Etrafta korkutucu bir sessizlik vardı. İlerlerken düşman tarafından üç uçağın kalktığını gördük. Düşündüm de biz casusluk yapacağız onlar yapmayacak mı? Yaparlar tabi. Ama biz düşman uçaklarının koordinatlarını belirleyip karargâha bildirdik. Karargâh İtalyanların el altından verdiği uçaksavarlarla düşman uçaklarının icabına bakacaktı. Nasılsa İtalyanlar da İzmir’in Yunanlıların eline geçmesini istemiyordu.

          Artık eve dönüyorduk. Upuzun bir gecenin ardından sabaha hazırlanacaktık. Kısa bir uykunun ardından uyandırıldık.

          Savaşın bu safhasında düşmanın askerimize göz açtırmayan savaş toplarını üzerlerinden atacağımız barut fıçılarıyla saf dışı bırakacaktık. Barut fıçısı fikrini ise Kazım Çavuş vermişti. Uçağımızı tekrar hareketlendirdik. Uçağımızla gidiyorken düşman tarafından tüfek atışları yapılıyordu ama etkili olamıyordu. Artık düşmanın savaş toplarının mevzilerine yaklaşmıştık. Yüklenmiş olduğumuz barut fıçılarını mevzilerin üstüne bıraktık. Barut fıçıları yere çarptığı anda büyük bir etkiyle patlayan fıçılar topları ve etrafındaki askerler saf dışı bırakıldı. Derken bunu gören düşman tarafı bize bunun hesabını sormak için dört tane uçak havalandırdı. Biz de bunu görünce düşman uçakları havalanırken yüksekliğimizi azaltarak onları tuzağa düşürdük. Vakit kaybetmeden makineli tüfek ateşimize başlayarak uçakların ikisini yerdeyken vurduk. Fakat düşmanın ağır cephanelerle donattığı uçak bizi yoğun ateş altına alıp kanadımıza büyük zararlar veriyordu. Sağ kanadımız bu baskıya dayanamayarak gövdeden ayrıldı ben ise Allah’ı zikrederek düşüyordum. Artık elimden bir şey gelmezdi.

          22 gün sonra…

Savaş Komutanı:

          -Siz yedi asker gidin ve etrafta Yüzbaşı Mehmet’in uçağını arayın.

          -Hadi arkadaşlar unutmayın Yüzbaşı Mehmet bizim için düşman topçularını imha etti. Ve sonra kendisi de düştü. Zaman kaybetmeye değmez.

          - Hey şurada yüz metre uzakta bir uçak enkazı var. Olamaz bu Yüzbaşı Mehmet’in uçağı kanadındaki armaya bakın.

          - Komutanım Yüzbaşı Mehmet Şehit olmuş.

          Bu haberi Afyon karakoluna haber vermeliyiz. Anası Hatice Bacı aylardır oğlunun haberini bekliyor.

Afyon Karakoluna gelen askerler Hatice Bacıyı bulurlar.

          -Hatice Ana senin oğlun Sakarya Savaşı’nda çarpıştı hatırlıyorsun değil mi?

          -Sen benle oyun mu oynarsın oğul ben bir aydır oğlumun özlemiyle tutuşurum.

          -Hatice Ana oğlun Sakarya Savaşı’nda şehit düşmüştür.

          -Ne! Söylemeyin oğullar. Benim oğlum ölmedi. Benim oğlum vatanı için şehit oldu. Şimdi bana buradan nasıl gülümsüyor. Alın şu madalyayı, benim oğlum anasına bu madalyayı göndermek için ölmedi. Benim oğlum dini, bayrağı, milleti için öldü. Artık ölsem de gözüm arkada kalmaz!                                                              

   Halit Enes GÜNEŞ  

               8-B      

 

FARKLI YETENEKLER

 

Emre eve geldiğinde canı gerçekten çok sıkkındı. Bu durum ağabeyi Bülent’in dikkatini çekti. Bülent, Emre’ye sorunun ne olduğunu sorunca Emre anlatmaya başladı:

—Okulda beden eğitimi dersindeydik. Öğretmenin gösterdiği hareketi herkes rahatça yaptı fakat ben yaklaşık beş dakika denedim, yine de hareketi yapamadım. En sonunda hocanın yardımıyla hareketi zar zor yaptım ama herkes halimi gördü sonra benimle dalga geçtiler ve bana güldüler.

Bülent, kardeşi Emre’nin durumuna çok üzülmüştü fakat bir çözüm yolu bulamadı. Ama sonra aklına bir şey geldi. Emre çok güzel enstrüman çalıyordu. Bununla kalmayıp bir o kadar güzel de şarkı söylüyordu. Bülent, Emre’nin öğretmeni ile görüşerek sınıfta bir müzik yarışması düzenlemenin çocuklar için güzel bir aktivite olacağını söyledi. Emre’nin öğretmeni de bu fikri çok beğendi. Öğrencilere bir müzik yarışması düzenleneceği söylendiğinde öğrenciler çok sevindiler. Herkes kendi grubunu kurdu. Emre’nin öğretmeni müzik öğretmenini çağırdı ki isterse birini koroya alabilsin.

Yarışma günü geldi çattı. Herkes şarkısını söyledi fakat hiçbiri tam anlamda iyi değildi. En sona Emre kalmıştı. Sahneye çıkıp gitarını çalmaya başladı, bunu yaparken şarkısını da söyledi. Gerçekten harika müzik yapıyordu. Şarkısı bittiğinde sınıftan çıt çıkmıyordu. Coşkuyla alkışlayan müzik öğretmenini saymazsak tabi. Müzik öğretmeni Emre’yi çok beğenmişti. Onu koroya almak istediğini söyledi. Emre hemen kabul etti ve sınıfa dönüp onlara hitap etti:

—Siz bana beden eğitimi dersinde gülüp benimle alay etmiştiniz. Fakat şimdi gülüp alay etme sırası bana geldi. Belki beden eğitimi dersi için yeterince sportif değilim. Fakat açıkça görüyorsunuz ki şarkı söyleyemiyor veya enstrüman çalamıyorsunuz. Umarım başkası başarılıyken başarısız olmak nasıl bir şeydir anlarsınız ve bir daha benim durumuma düşen hiç kimse ile dalga geçmezsiniz.

Sınıftaki herkes Emre’nin konuşmasından çok etkilenmişti. Arkadaşları Emre’den özür dileyip bir daha kimse ile alay etmediler.

 

Canberk Hakan GÜRBÜZ

7-C           


FERNANDES’İN AFRİKA’YA GİDİŞİ

Fernandes çok heyecanlıydı. Fernandes’in bu heyecanı yeni bir ülke içindi. Fernandes Güney Afrika’ya gidiyordu. Havalimanına gideli bir saat olmuştu. Uçak kalkmak üzereydi ve Fernandes ve ailesi yakınlarıyla vedalaşıp uzun bir süreliğine Güney Afrika’ya gitmek için yola koyuldular. Uçağa binmişlerdi. Fernandes hayranlık içinde etrafına bakıyor, sanki bir saraya geldiğini düşünüyordu. Uçağın içi bir malikâneyi anımsatıyor gibiydi. İçinde bilgisayarlar, son derece konforlu koltuklar ve daha birçok şey…

Fernandes yerine oturdu ve direkt önündeki bilgisayarı açtı. Daha doğrusu açmaya çalıştı. Bilgisayar çalışmıyordu; çünkü daha uçak kalkmamıştı. Fernandes’e babası biraz sabretmesini söyledi. Uçağın pilotu konuşma yapmak için ses denemeleri yapıyordu. Konuşmaya başladı: “Sayın yolcularımız öncelikle hoş geldiniz. Yolculuğumuz yaklaşık 14 saat sürecek. Önünüzdeki bilgisayarlarınız uçak kalktığında aktif hale gelecektir. Size iyi yolculuklar dilerim.” Bunu duyan Fernandes birden bağırdı: “14 saat mi?”

Çok sıkılacağını düşünmüştü, babasından önündeki bilgisayarın neler yapabildiğini öğrenene kadar. Babası Fernandes’e anlattı ve Fernandes çok sevindi. İçinde yüzlerce oyun vardı çünkü bu bilgisayarın. Oynamaya başladı ve çok eğleniyordu. Yolculuğa çıkalı 5 saat olmuştu ve Fernandes hâlâ bilgisayar oynuyordu. Saat sabahın beşi olmuştu ve herkes uyuyordu. Fernandes’in daha gözü bile kapanmamıştı. Oyunlara kendini öyle bir kaptırmıştı ki... O sırada babası kalktı ve Fernandes’e kızdı. Çünkü gerçekten de Fernandes suçluydu. Ona uyumasını söyledi. Fernandes o kadar yorulmuştu ki kafasını koyduğu gibi uyudu. Yaklaşık üç saat sonra tekrar uyandı ve bilgisayarı açtı, tekrar oynamaya başladı. Yolculuğun bitmesine beş ya da altı saat kalmıştı. Kaptan konuşma yapıyordu:

—Sayın yolcularımız, yolculuğumuzun bitmesine beş buçuk saat kalmıştır. İyi yolculuklar dilerim.

Fernandes artık bilgisayarı bırakmıştı. Zaten artık sabah olmuştu ve sabah kahvaltısı geliyordu. Fernandes camdan dışarıyı seyrediyor, gitgide heyecanlanıyordu. Afrika’yı düşünüyordu. Aslında içinde biraz korku vardı. Korkusu “Ya orada arkadaş bulamazsam!” diyeydi. Bu, kafasına takılmıştı ve kendisini biraz üzmüştü. Babası, Fernandes’i üzgün görünce sordu:

—Oğlum bir sorun mu var? Fernandes sorununu babasına açıkladı ve babası ona şöyle cevap verdi:

—Oğlum, orada Türk aileler var. Tabi ki onların çocukları da var. Onlar seninle arkadaş olacaktır. Fernandes, biraz sevindi ama biraz da şaşırmıştı.

Artık yolculuğun bitmesine az kalmıştı. Fernandes’in heyecanı gitgide artıyordu. Sadece bir saat kalmıştı. Bir saat sonra hiç görmediği bir ülkeye gidecek ve orada yaşayacaktı. Kahvaltısını da yapmıştı. Etraf hareketlenmişti. İnsanlar el bavullarını alıyorlardı. Hostesler oturmalarını istedi. Artık kemerler bile bağlanmıştı. İnişe geçiliyordu artık. Yaklaşık 20 dakika sonra pilot konuşmaya başladı: “İnişimiz için çok az bir mesafe kaldı. Koltuklarınızın dik, yemek masalarınızın kapalı halde olduğundan emin olunuz. Lütfen kemerlerinizi bağlayınız. Bizimle yolculuk yaptığınız için teşekkür ederiz.”

Sonunda 14 saatlik uçuş sona ermek üzereydi. Artık Güney Afrika görünüyordu. Fernandes camdan görüyordu. Yemyeşil, muhteşemin de ötesinde bir ülkeydi burası. Uçak tekerlerini açtı ve inişe geçti. Ve yere inerek 14 saatlik uçuşu sona erdirmiş oldu. Fernandes çok mutluydu ama ne yapacağını bilmiyordu. Uçaktan inme hazırlıklarını yaptılar ve indiler. İlk çıktıklarında dışarısı çok soğuktu. Türkiye’de yaz yaşanırken Güney Afrika’da kış yaşanıyordu. Çok sert bir kış mevsimiydi.

Hemen içeri girdiler Fernandes zencileri görünce çok şaşırdı. Çünkü böyle bir görüntüye hiç alışkın değildi. Güney Afrika’da konuşulmakta olan İngilizceyi de bilmiyordu. Yabancılarla konuşurken zorluk çekiyordu. Valizlerini alıp havaalanının dışına doğru yürümeye başladılar. Dışarıda onları bekleyen biri vardı. Onları arabaya aldı. Arabaya binmişlerdi. Fernandes bir de ne görsün direksiyon ters tarafta. Çok şaşırmıştı. Direksiyon ters tarafta olduğu için trafik de ters işliyordu.

Fernandes’in babası önceden gelip evlerini ayarlamıştı bile. Fernandes’in midesi bulanmaya başlamıştı. Neyse ki evlerine gelmek üzerelerdi. Bu arada Fernandes, dışarıyı seyrediyordu. Çok ama çok sevmişti bu memleketi. İnsanları biraz ilginç gelmişti ona ama olsun. Etraf yemyeşil, yollar tertemiz, yani muhteşem bir ülkeydi burası. Artık evlerine varmışlardı. Evleri çok güzeldi. Orada yaşayacaklardı artık. Sevdiklerini özleyecekti Fernandes ama burada da pek çok yeni sevdiği olacağına emindi. Orada yaşamaya devam ettiler ve gerçekten de çok mutlu oldular.

Ebubekir TÜMER

8-C         

KAMERADA KENDİNİ İZLEYEN EREN

 

Sıcacık bir bahar sabahıydı. Dışarıda kuşlar cıvıl cıvıl öterken Eren mışıl mışıl uyuyordu. Uykusu o kadar derindi ki odasının kapısının vurulduğunu duymamıştı. Ablası kapıyı tıklatan Eren’in hâlâ uyuduğunu anladı, içeri girip Eren’e seslendi:

-          Ereen! Canım kardeşim beniiim… Saat kaç oldu bak… Uyan artık, hadi!

Eren homurdanıp diğer tarafına döndü. Ablası: “Ereeen! Unuttun mu?” dedi tatlı sesiyle, “Bugün Orhan’ın doğum gününe gideceğiz, daha çarşıya gidip hediye bakacağız, kameramıza kaset alacağız… Bir sürü işimiz var. Haydi, kalk artık.”

          Eren bunu duyunca yatağından roket gibi fırlayıp hazırlanmaya başladı. Ablası ile kahvaltı yapıp alışverişe çıktılar, Orhan için çok güzel hikâye kitapları aldılar.

           Eve gelince en güzel kıyafetlerini giyinip hazırlandılar. Arkadaşlarıyla buluşup davet edildikleri saatte Orhan’a gittiler. Herkes çok mutluydu. Biraz sohbet ettikten sonra çuval yarışı, balon düşürmeme, ip atlama, sek sek gibi güzel oyunlar oynadılar. Çok eğlenmiş, çok da yorulmuşlardı. Oyunlar bittiğinde Orhan’ın annesi bütün çocukları, hazırladığı güzel sofraya davet etti.

Hep birlikte Orhan için güzel dileklerde bulunup pastayı yediler. Çocuklar Orhan’a getirdikleri hediyeleri verdiler. Seren bir yandan bu güzel günün anısını kaydediyordu. Günün sonunda çocuklar vedalaşarak hoş anılarla ayrıldılar.

Eren ile Seren eve dönerken yol boyunca şakalaşıp durdular. Eve gelince kaseti izlemeye başladılar. Başta görüntüler çok güzeldi. Arkadaşlarını seyretmek, iki kardeşi de çok mutlu ediyordu. Ancak bir süre sonra gördükleri Eren’i çok utandırmaya başladı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bir an önce televizyonun kapanmasını istiyordu. Seren de Eren’i utandırmamak için kardeşine bakmıyordu.

Eren, kendisini kamerada ilk defa görüyordu. Kendisini dışarıdan izlerken hiç hoş olmayan hareketlerini fark etmişti. “Ayy! Kirli ağzımı elimle silmişim. Çok kötü görünüyor!” diye düşündü. Hâlbuki annesi her zaman peçete kullanmalarını söylerdi. Kamera çekimlerinde oyun oynayanları izleyen bir arkadaşı Eren’in dikkatini çekti. Arkadaşın eli sürekli burnundaydı. Eren bundan çok rahatsız oldu. “Keşke mendil kullansaymış…” diye düşündü.

Gördükleri Eren’i çok üzmüştü. Daha fazla izlemek istemedi. Ağlamaya başladı. Ablası yanına geldi. “Erenciğim, seni çok iyi anlıyorum, çok üzüldün ama iyi ki gördün. Eğer görmesen öyle davranmaya devam edecektin.” dedi. Ablasının sözleri ile biraz rahatlayan Eren, bundan sonra yanında hep mendil taşımaya söz verdi. Yemek sırasında da artık peçete kullanacaktı.

 

Abdulkerim KAYMAK

7-D    

NİLAY VE ANNESİ

Bir zamanlar iyi bir aile ve bu ailenin Nilay isminde bir kızı vardı. Nilaylar babasının işi sebebiyle başka bir yere taşındılar. Nilay artık başka bir okula gitmeye başladı. Nilay’ın annesi yeni oturdukları binada yeni arkadaşlar edindi kısa sürede ve çok sık olarak arkadaşlarının sosyal etkinliklerine katılmaya başladı. Nilay da okulda yeni arkadaşlıklar kurdu tabi.

Nilay zaman içinde değişmeye başladı. Çok tembelleşti ve artık çok rahat yalan söyler oldu. Bir gün annesine, sinemaya gidebilmek için: “Ödevimi yaptım ve yüz soru çözdüm.” dedi. Annesi de Nilay’ı sinemaya götürmeyi kabul etti. Ertesi gün okuldan Nilay’ın annesini çağırdılar: “Kızınız hiç ders çalışmıyor, hep konuşuyor ve ödevini yapmıyor.” dedi öğretmeni. Annesi: “Kızım bu hafta ödevini yaptı ama.” dedi şaşkın bir şekilde. Öğretmen ise ödevlerini yapmadığını söyledi.

Annesi çok şaşırmıştı çünkü kızı hiç yalan söylemez ve tembellik yapmazdı. Bu konuyu Nilay ile konuşmaya karar verdi. Nilay’a: “Neden tembellik yapıyorsun ve yalan söylüyorsun?” diye sordu. Nilay: “Anne sen buraya taşınmadan önce hep bana: “Bugün ne yaptın?” diye soruyordun ama şimdi hiç konuşmuyoruz. Birbirimize günaydın bile demiyoruz, artık seninle hiçbir şey paylaşmıyoruz.” dedi. Annesi hatasını anlamıştı. Buraya geldiğinden beri hiç kızıyla ilgilenmemiş, hep arkadaşlarıyla olmuştu. Kızının bu yüzden çok üzüldüğünü şimdi anlayabildi.

Annesi artık hep Nilay’a eskisi gibi: “Bugün ne yaptın?” diye soruyordu. Birlikte daha çok zaman geçirmeye ve bir şeyler paylaşmaya başladılar. Ve hayatları eskiden olduğu gibi iyi gitmeye başladı.

Şeyda BİLİCİ

7-D         


SEVMENİN DEĞERİ

Halil ve Selime iki kardeştiler. Halil on, Selime sekiz yaşındaydı. İki kardeş o sabah da aynı saatte kalkmışlar, kahvaltılarını yapmışlar, giyinmişler, çantalarını alıp okul yoluna düşmüşlerdi. Okula tam zamanında vardılar. Çocuklar sınıf sınıf sıra olmaktaydı. Onlar da sıralarına geçtiler. Sınıflarına girdiler, sıralarına oturup defter ve kitaplarını, kalemlerini çıkardılar.

Ders başladı. Öğretmen o günkü konuyu anlatırken içeri nöbetçi girdi. Halil’i müdürün odasına çağırıyordu. Halil sakin adımlarla müdürün odasına girdi. Selime de oradaydı. Müdür onlara annelerinin sabah evden çıkarken bir kaza geçirdiğini, şimdi bir öğretmenleriyle annelerinin yanlarına gideceklerini söyledi.

İkisi de çok üzülmüş ve çok şaşırmışlardı. Her şey o kadar ani olmuştu ki ağlamamışlardı bile. Kendilerini hastanede annelerinin yanında buldular. Onlara her zaman gülen gözlerle bakan annelerinin gözleri kapalıydı. Saçlarını sevgiyle okşayan elleri iki yana düşmüştü. Mis kokan kahverengi saçları naylon bonenin içindeydi. Güvenle başını yasladıkları göğsünde hortumlar takılıydı. Her zaman sıcacık olan anneleri buz gibiydi.

Çocukların boğazına bir şey takıldı. Yüreklerine taş oturdu sanki. Göz pınarlarındaki yaş dışarı çıkmak için sabırsızlanıyordu. “Keşke…” dediler yavaşça. “Keşke akşam annemizi hiç üzmemiş olsaydık. Onun kalbi kırılmasaydı. Hep gülseydi o.”

Keşke, keşke derken birbirlerine sıkıca sarıldılar, oturdukları yere çöktüler. Gözyaşları birbirine karışırken bir el dokundu omuzlarına: “Haydi çocuklar” diye seslendi. “Kalkın artık.” Baktılar, anneleriydi seslenen. Yatağa baktılar, boştu. “Haydi amaa..” diye ısrar etti o tatlı ses.

Yaşla ıslanan gözlerini açtıklarında odalarındaydılar. Anneleri onları yataklarından kaldırmaya çalışıyordu her günkü gibi. Ok gibi yataktan fırladılar. Annelerini kucakladılar. “Şükür Allah’ım…” dediler. “Şükür ki rüyaymış.” Ama hüznü ne kadar gerçek… Peki, ama nasıl olmuştu da aynı rüyayı görmüşlerdi. Hiç o sabahki gibi umutla uyanmamışlardı şimdiye dek. Demek ufak huysuzluklara da bir ders gerekmiş: Sevdiklerinin değerini yaşarken bilmek…

Mehmet Eren SEZGİN

7-D                  

SON MEKTUP

Bir gün annemden gizli mektup yazıyordum. Mektup yazma sebebim ise belki bir gün askere giderim, annemin de bu mektubu bulup okuma ihtimaliydi. Mektubu tam bitirmiş kapatıyordum ki kapı çaldı. Delikten baktığımda askerler vardı. Annemi çağırdım. Askerlerin geldiğini söyledim. Beni almaya geldiklerinden yüzde yüz emindim. Kapıyı açtık, tahmin etmiştim, beni almaya gelmişlerdi. Annemin elini öptüm: “Merak etme pek yakında döneceğim” dedim. İkimiz de ağlıyorduk… Askerler beni arabaya götürdü, tam biniyordum ki arkamı dönüp son bir kez anneme baktım… Arabaya bindik, yola koyulduk.

Sonunda yolumuz bitti. Artık gelmiştik. Burası ev gibi değildi, çok farklıydı. Günler akıp geçmeye başlamıştı bile. Gel zaman git zaman bir gün arkadaşım gece yatmadan önce: “Hissediyorum bu gece büyük ihtimalle tatbikat olacak.” dedi. Biraz korkmuştum. Bu korku ve heyecanlarla uyumaya başladım. Rüyamda savaştaydım, çok kötüydüm, yalnız başıma savaşın ortasında kalmışım… Bir mermi sesi geldi, tam o sırada uyandım. Çok şiddetli bir sesle uyandım. Herkes bağırıyordu. Hemen üstümü giyinip silahımı aldım. Dışarıya çıktığımda birden ayağımda bir şey olduğunu hissettim. Ayağım feci şekilde kanıyordu. Hemen beni tatbikat alanından kaldırdılar. Annem o sıralarda evdeymiş. Merdivenden inerken hep beni düşünmüş. Acaba oğluma bir şey olur mu diye? Tam o sırada ayağı takılıp düşmüş, düştüğünde kafasının yanında bir mektup bulan annem zarfı açtığında: “Merak etme anne sadece biraz yaralandım.” yazdığını görünce çok korkmuş. Ben de aradan birkaç gün geçtikten sonra iyileştim. Ayaktaydım artık. Yemek vakti geldi, yemekler gerçekten çok kötüydü. O sıralar annem acıkmış buzdolabını açmış, bir mektup bulmuş. İçinde: “Merak etme anneciğim yemekler birazcık kötü.” diye yazıyormuş. Aradan aylar geçtikten sonra kış, yüzünü göstermeye başlamıştı. Çok soğuktu, iliklerime kadar üşümüştüm. Annem gene bir mektup bulmuş. Bu sefer sobanın yanındaymış. İçinde: “Anne burada kış çok soğuk geçiyor. Fakat seni düşündükçe içim ısınıyor. En kısa zamanda orada olacağım.” yazıyormuş.

Kış bitmek üzereyken savaş olacağı hissine kapılmıştım... Ertesi gün haklı çıktığımı anladım. Savaş başlamıştı... Düşman çok güçlüydü… “Allah… Allah…” diyerek düşmana doğru koştuk. O sıralar annem bir mektup daha bulmuş, bu sefer babamın mermisiz silahının yanındaymış bu mektup. Derken savaş bitmek üzereydi. Oturup mektup yazacaktım. Tam o esnada bir mermi sesi duydum. Silahımı hemen elime aldım. Düşman üstüme doğru koşuyordu. Silahımı ateşleyecektim; fakat mermim bitmişti. Annem şehit olan biricik babamın mezarına gitmiş. Annem mezarın yanında bir beyazlık görmüş. Yine bir mektup olduğunu anlamış ve hemen bu mektubu açmış: “Anne ben şehit oldum. Merak etme emin ellerdeyim. Babamla beraberim…” diye yazıyormuş. Tam vuruluyordum ki merminin sesi birden kesildi. Annemin sesi geliyordu: “Oğlum kalk, artık sabah oldu.” diyordu. Uyandım meğer her şey rüyaymış. Birden kapı çaldı. Askerler beni almaya gelmiş…

                                                                                                                      

                                                                                                                        Talha ÖZSARAÇ

                                                                                                                            7-E      

SÜRPRİZ DOĞUM GÜNÜ

 

Takvimler 4 Şubat’ı gösteriyordu. Bugün Zeynep'in doğum günüydü ama Zeynep doğum günü kutlaması yapmayacaktı. Zaten ailesinin ve arkadaşlarının doğum gününü hatırlayacağından ve ona hediye alacaklarından şüphe duymuyordu. Zeynep bu günün daha farklı geçeceğini düşünüyordu. Fakat sabah kalktığında anne ve babasının tavırlarında, okulda arkadaşlarının ona karşı davranışlarında bir değişiklik sezmedi. Zeynep'e göre her şey sıradan bir gündeki gibiydi. Bunlar Zeynep'in hiç hoşuna gitmemişti. En iyi arkadaşları, en önemlisi de ailesi bu günü nasıl unuturdu? Bir yandan hatırlanmadığı için çok üzülüyor bir yandan da o kadar tarih arasında bunu unutmaları normal gibi düşüncelerle kendini teselli etmeye çalışıyordu.

Zeynep, her yıl birkaç hafta öncesinden arkadaşlarına haber verir ve evinde doğum günü kutlaması yapardı. Bu yıl ise kutlamak istememişti, bu yüzden de haber verme gereği duymamıştı. Okul bitmişti ve servise doğru ilerliyordu. Eve vardığında annesi onun sıkıntılı olduğunu fark etti ve ona dışarıda yemek yeme teklifinde bulundu. Zeynep annesinin unuttuğundan emindi fakat yemeğe gitme fikrini de tereddütsüz kabul etti.

Annesi Zeynep'i yanına alarak bir restorana götürdü. Üst kata çıktılar ve o anda Zeynep'i çok sevindiren bir şey oldu. Tüm arkadaşlarını ve öğretmenini orada gördü. Etrafı süslemişler ve Zeynep geldiği anda "İYİ Kİ DOĞDUN ZEYNEP" diye bağırmaya başlamışlardı. Zeynep gerçekten de çok sevinmişti. Hiç böyle bir şeyi tahmin etmiyordu. Annesinin, öğretmeni ile konuşup böyle bir sürpriz yapacağını nereden bilebilirdi ki. Neredeyse tüm kutlama boyunca annesine, öğretmenine ve arkadaşlarına teşekkür etti. Güzel geçen bir kutlamanın ardından herkes evine gitti. Bugün de Zeynep'in hiç unutamayacağı günlerden biri oldu.

 

Ayşenur ÖZTÜRK

7-C             

TARÇINLI KURABİYELER VE BİRAZ MÜZİK

 

Mert yedi yaşındaydı ve bir sürü arkadaşı vardı. Evlerinde annesi, babası, kardeşi, halası ve babaannesiyle birlikte yaşardı. Mutluydu, ama bir gün babaannesi vefat etti. Babaannesinin vefatından üç dört ay sonra ise Mert o “lösemi” denilen amansız hastalığa yakalandı.

Mert şimdi on bir yaşında ve hâlâ tedavi görüyor. Okula gidebiliyor, ama annesi ya da halasının yardımı ile çünkü ancak tekerlekli sandalye ile gezebiliyor. Bazen okul çıkışı doktora giderken yolda gitar çalan bir grup görüyor ve hemen tekerlekli sandalyesini durdurup onları dinlemeye koyuluyor. Bu grup Mert’e umut veriyor olacak ki durumu gittikçe düzeliyordu.

Mert bir gün pencereden oyun oynayan arkadaşlarına bakarken babası ile annesinin konuşmalarına kulak misafiri oluyordu, babası:

- Olmuyor İşte Hatice, bir türlü ameliyat için yetecek para bulunmuyor, diye yakınıyordu.

Annesi de:

- Az kaldı Murat biraz dişimizi sıkarsak o parayı da buluruz. Önemli olan ilik, iliği bulamadıktan sonra para bir işe yaramaz ki. Allah’tan umut kesilmez pes etme diyordu.

               Doğruydu, ya ilik bulunamazsa; hadi ilik bulundu para yetmezse. Bir daha arkadaşlarım gibi oynayamazsam diye düşünmeye başlamıştı Mert. Ama tam o anda halası geldi Mert’in yanına, elinde de o mis gibi tarçınlı kurabiyeler vardı Mert’in yanına geçti ve pencereden bakınmaya başladılar. Pencereden bakarlarken Mert’in en sevdiği gitar çalan grup geldi kaldırımın köşesine. Mert hemen kötü düşünceleri unutup halasına:

- Hala! Bak bu benim en sevdiğim grup, dedi. Halası da:

- Susturalım şunları şimdi kardeşini uyandıracaklar deyip duruyordu. Sonra halası hemen kardeşine bakmaya gitti. Pencerenin başına da Mert’in arkadaşları geldi. Mert anne ve babasının konuşmalarını anlatıp onlar olmazsa öleceğini söyledi. Arkadaşları üzüntü içinde oradan ayrıldılar. Ertesi gün, Mert’lerin evinden uzak bir parkta herkes kumbarasını getirdi. Paralarını topladılar, saydılar. Ama doğru, ama yanlış ortada en fazla yüz lira vardı. Hepsi bunun yetmeyeceğini söylediler ve düşünmeye başladılar. Akıllarına birden Mert’in en çok sevdiği iki şey geldi. Tarçınlı kurabiyeler ve müzik grubu. Hemen dağıldılar. Birkaçı müzik grubundan, birkaçı da Mert’in halasından yardım istediler. Ve hep birlikte işe koyuldular. Kurabiyeler yapılıyor, yeni ezgiler hazırlanıyordu. Bir hafta sonra ortaya muhteşem bir şey çıktı. Müzik grubundan gelen ezgilerle kurabiyeler servis edildi ve sokak ortasında adeta bir ziyafet var gibiydi.

Bütün bunlar olurken Mert odasına çekilmiş kara kara düşünüyordu. En sonunda ameliyat için yetecek para ve uygun ilik bulunmuştu. Mert ameliyata girmiş ve başarı ile ameliyattan çıkmıştı. Ameliyat sonrası sürpriz olarak arkadaşları müzik grubunu da getirmişlerdi. Mert sevinç içinde annesine gitar çalmak istediğini bildirmişti ve ileride de çok büyük bir müzisyen olmuştu.

 

 

 

 

                                                                 ECEM NUR MAKASÇI

                                                                8-D         

 


    

 

 

 

 





 

 

 



 

 

 

 

                                                                                          






Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA