TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam130
Toplam Ziyaret1365898
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

MASALLAR

 

 

 

ASIRLARI AŞAN YOLCULUK: SORUMLULUK

 

        Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berber iken çok büyük bir imparatorluğun muhteşem köprülerini, camilerini, çeşmelerini inşa eden çok büyük bir mimarı varmış.

        Bu mimarı büyük yapan, modern çağın insanlarının bile anlamakta zorlanacağı inşa tekniğine sahip olmasıymış. Bu teknikle yapmış olduğu eserlerin yüzyıllar sonra bile ayakta durması, hayret verici bir olaymış.

        Eserlerinden birinin, yüzyıllar sonra tadilatı sırasında bir cam şişe bulunmuş. Şişenin içinde ise beyaz bir kâğıt parçası varmış. Şişe açılmış ve içinden çıkan bir mektupmuş. İşte bu mektup, o mimar tarafından yazılan mektupmuş. Bu büyük mimar mektubunda, yapmış olduğu yapının taşlarının ömrünün yaklaşık dört yüz sene olduğunu ve bu müddet zarfında yapıyı oluşturan taşların çürümeye başlamış olacağını anlatmış. Mektubunda ayrıca yapıyı yenilemek isteyenler için önemli notlar varmış. Bu notlarında, yapının yeniden nasıl inşa edileceği, taşlarının nereden getirildikleri ve ne cins taşlar oldukları yazılıymış. Ayrıca yapının hangi teknikle oluşturulduğunu izahlarla anlatıyormuş.

        İşte bu mektup, bir insanın yaptığı işin kalıcı olması için, gösterdiği insanüstü çabanın bir örneğiymiş. Bu mektubun ihtişamı, o mimarın modern çağın insanlarının bile anlamakta zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi ve uyguladığı yapı tekniklerinin değişeceğini bilmesindenmiş. Mektubun bizlere ulaşmasını sağlamak için dört yüz sene dayanacak kâğıt ile mürekkebi kullanması da anlattıklarının yüksek bilgi seviyesinden gelmesindenmiş. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de, o koca mimarın erişilmez özelliklerindenmiş.

        Esas erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olanı, dört yüz sene sonrasına bile çözüm üreten sorumluluk duygusuymuş.

 

 

Ömer Faruk KAYA     6-C


           BÜYÜK AĞAÇ

Bir varmış bir yokmuş. Küçük bir ormanda kocaman bir ağaç varmış. Bu ağaç o kadar büyükmüş ki içinde bütün hayvanlar yaşarmış. Bu ağaç âdeta onların dünyasıymış.

Bir gün o ağacı kesmek için bir oduncu gelmiş. Hayvanlar daha önce kimsenin gelmediği bu ormana bir insan gelince şaşırmışlar. Oduncunun niyetini anlayamamışlar. Kaplumbağa, aslana: “Acaba neden geldi?” diye sormuş. Aslan: “Ben de anlamadım. Galiba gezmeye geldi.” diye cevap vermiş.

Ertesi gün oduncu baltasıyla birlikte ormana, ağacı kesmeye gitmiş. Hayvanlar oduncunun elinde baltayı görünce oduncunun neden geldiğini anlamışlar. En bilginleri olan sincap: “Neden bizim ağacımızı kesiyorsun? Bunun içinde bir sürü hayvan yaşıyor.” demiş. Oduncu: “Siz orada yaşıyor olabilirsiniz; ama ben de bu ağacı satarak yaşayacağım.” demiş.                                                                                                                                                                                           Sincap: “Sen bu ağacı kesemeyeceksin! Bütün hayvanlar el ele verip bu ağacı koruyacağız.” demiş. “İstediğinizi yapın, bu ağacı keseceğim!” demiş oduncu. Hayvanlar müthiş bir şekilde çalışıp oduncuya tuzak kurmuşlar. Oduncu geldiğinde ne yaparsa yapsın kurtulamayacakmış.

Oduncu geldiğinde ilk önce örümceğin ağına yakalanmış. Oradan kurtuldum derken bu sefer ayağından ağaca asılmış. Oduncu hiç pes etmemiş. Hâlâ devam ediyormuş ağacı kesmek için gayrete. Bu seferde bir ağ onu ormanın dışına fırlatmış. Oduncu bundan sonra sadece kendi çıkarlarını düşünmemesi gerektiğini anlamış ve hayvanlarla dost olmak istemiş. 

Ormana tekrar gittiğinde hayvanlar bu sefer hep beraber karşısına çıkmışlar ve oduncuya: “Yine neden geldin, hâlâ ders almadın mı?” demişler. Oduncu: “Hayır, ben artık sizinle dost olmak istiyorum. Yaptıklarımdan dolayı çok özür diliyorum. Artık sadece kendimi düşünmemem gerektiğini anladım.” demiş. Hayvanlar oduncuya inanmak istememişler; fakat bilgin sincap oduncuya inanmış. Onun yalan söylemediğini anlamış. Bunun üzerine diğer hayvanlar da sincaba güvenip oduncuya inanmışlar.

 

Betül AKTAŞ     7-E      

ELMADAN ÇIKAN DEVLER

O gün günlerden çıkmaz ayın pazartesisiydi. Hokui, hafta başı olduğu için erkenden kalktı. Çok tembel bir çocuktu Hokui. O gün, normalde saat 7’de uyandı; fakat o kadar çok oyalandı ki yataktan kalktığında saat 10’du. Annesinin dürtmesi ile yataktan kalktı.

            Her hafta başı annesi Hokui’ye bir görev verirdi. Hokui zar zor da olsa görevini yerine getirirdi. Bu hafta görevi bahçedeki elmaları Kaf Dağı’na götürüp, içlerindeki kurtları çıkarıp geri dönmekti. Eğer kurtlar elmalardan zamanında çıkmazsa deve dönüşüyordu.

            Hokui, yola çıktı. Kaf Dağı’na tırmandı. Elmalardaki kurtları çıkaracağı sırada dağın eteklerinde oyun oynayan arkadaşlarını gördü. Bir an tereddüt etti. Normalde hemen oyun oynamaya giderdi; fakat bu sefer içinde sorumluluk duygusu belirmişti. Bir an düşündü… Fakat sonra her şeyi unutup arkadaşlarının yanına oyun oynamaya gitti. Oyun oynuyordu fakat aklı dağdaydı.

            Aradan 3 saat geçti…

            Hokui ve arkadaşları oyun oynarlarken dağdan bir ses duyuldu. Hokui önce korktu. Sonra arkadaşlarını yemek üzere olan bir dev görünce telaşla arkadaşlarını unutup koşarak evine gitti. Annesi ona görevini yapıp yapmadığını sordu. Hokui, cevap veremedi. Sonra bir kapı sesi duyuldu. Annesi, camdan bakınca üç dev gördü. Annesinin bağırması ile Hokui’nin babası geldi. Köyde devleri yok edecek sihri bilen tek kişi Hokui’nin babasıydı. Bir sihirle devleri yok etti. Devler, birçok köylüyü yemişti.

            Bu olaydan sonra da Hokui, sorumluluklarını yerine getirmenin önemini anladı.

 

Betül Sena FIRAT     6-B

 

GERÇEK DÜRÜSTLÜK

       

Bir varmış bir yokmuş. Bir ülkenin yaşlı bir kralı varmış. Yaşlı kral bu ülkenin yeni kralı olabilecek dürüst bir genç arıyormuş. Kral bir yarışma düzenlemiş. Yarışma şöyleymiş: “Ülkenin tüm genç çocuklarına tohumlar verilecek, o gençler tohumları ekecek.”

Yarışma başlamış. Ülkenin tüm gençleri tohumlarını ekmiş fakat tohumlar çimlenmemiş. Aralarında bir genç varmış. O genç, tohumu ektiğinde çimlenmeyen tohumu annesine göstermiş. Annesi tohuma bakmış. Tohumu oğluna vermiş. Annesi: “Yeniden ek, o zaman da çimlenmezse yapacak bir şey yok.” demiş. Oğul yeniden ekmiş; ama yine tohum çimlenmemiş.

Oğul saksıyı alarak saraya gitmiş. Herkesinkine bakmış. Diğer gençlerde rengârenk çiçekler varmış. Sonra kral gelmiş ve bütün çiçeklere bakmış. Sonunda çiçeği çimlenmeyen gence gelmiş. Kral: “Çiçeğin nerede?” demiş. Çocuk dayanamayıp: “Ben tohumu ektim; fakat tohum çimlenmedi.” demiş. Kral: “(sevinç içinde bağırarak) İşte dürüstlük bu!..” demiş.

Saraydakiler: “Neden o çocuk, neden biz değiliz?” diye bağırmışlar. Kral şöyle cevap vermiş: “Biz tohumları dağıtmadan önce su kattık. Bu tohumlar asla çimlenmez. Benim amacım renkli çiçek görmek değil, dürüstlük görmekti…” Kısa süre sonra kral vefat etmiş. Yerine dürüst çocuk tahta geçmiş.                                    

 

 

Eyüp Barkın ERKAYA     6-A

KISKANÇLIK VE GERÇEK DOSTLUK

Ormanın birinde bir baykuş varmış. Baykuş ormanın en bilgili, en dürüst kişisiymiş. Herkes hastalığında ona gider ve şifa bulmak için ondan yol göstermesini istermiş. O, herkesle çok iyi dostmuş. Ormanın kralı aslan bu baykuşu çok kıskanırmış. Kendisinin hiç dostu yokken onun birçok dostu varmış ve çok sevilirmiş. Onu arkadaşlarından ayırmak istemiş. Oysaki birkaç gün öncesine kadar baykuşla çok iyi arkadaşmış. Şimdi onun hakkında dedikodu yapıyormuş. Baykuşun yakın arkadaşlarından rakun; tilkinin, leyleğin, farenin, ayının, kaplanın, aslanın ve zürafanın bulunduğu bir konuşma ortamının yanından geçerken aynen şunları duymuş ve eklemiş:

Aslan:

Arkadaşlar biliyor musunuz? Baykuş geceleri herkesin evinden yiyecek çalıp yuvasında saklıyor. Kendi gözlerimle gördüm.

Hepsi bir ağızdan:

Aaa! Gerçekten mi?

Rakun:

Arkadaşlar doğru olduğunu nereden biliyorsunuz? Ya aslan yalan söylüyorsa ya da yanlış görmüşse, demiş.

Herkes çelişkili bir biçimde birbirine bakıyormuş. Rakun olanları arkadaşı baykuşa anlatmış. Baykuş çok üzülmüş. Rakun evine giderken aslanın yuvasının önünden geçmiş, içeride bir şeyler konuşulduğunu duymuş. Aslan, yardımcısı tilkiye:

Bu gece leyleğin yiyeceklerini de al.

Tilki:

Tamam yapacağım. Bu sayede baykuş bu beladan zor kurtulacak, demiş.

Rakun olanları arkadaşlarına anlatmış. Gece hep beraber leyleğin yuvasının yakınında beklemişler. Tilki gelince zorla aslanın çaldırdığı yiyeceklerin yerini göstermesini istemişler. Aslanın mağarasının yakınlarında bir çukurda sakladığı yiyecekleri herkes görmüş. Tilkiden hiçbir şey olmamış gibi aslanı çağırmasını istemişler. Aslan gelince leylek:

Sen çok kıskanç ve yalancısın. En yakın arkdaşının bile başarısını kıskanıyorsun. Böyle devam ettiğin sürece arkadaş bulamayacaksın, demiş.

Zürafa:

Bize ihanet ettin, en çok da zavallı baykuşa. Ne kadar üzüldü biliyor musun? Demiş.

Fare ise:

Eğer rakun olmasaydı hiçbir şeyden haberim olmazdı. Rakun da teşekkür etmiş.

Aslan çok utanmış ve yuvasına dönmüş. Ertesi gün aslanın hiç dostu yokken kimseden bir selam almaz; fakat baykuş hoşgörülüğünü de sürdürüp, yuvasından havalanıp gitmiş. Rakun arkasından şaşkın bir vaziyette bakakalmış. Baykuş aslanın yuvasına gitmiş. Aslanın yanında olmuş onu teselli etmiş. Aslan hatasını anlayıp herkesten özür dilemiş ve artık eskisi gibi dost olmuş.

 

Nurcan ÇELİK     7-A

MERHABA

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkenin birinde, güzelliği dillere destan bir kız varmış. Onu gören dönüp dönüp bir daha bakarmış. Her masalda olduğu gibi bu masalda da her şey önce kötü gidecek ya, bizim de bu kızımızın kötü mü kötü bir üvey annesi varmış. Varlığı yokluğu belli olmayan hayırsız babası, bu yetim kızına işkence eden üvey annesine bir şey dememekteymiş.

Üvey anne, bu kızın güzelliğini kendine yedirememekte, bu yüzden de kıza yapmadığını bırakmamaktaymış. Fakat güzel kızın bu olaylar karşısında takındığı soğukkanlılık ve sabır, kadını içten içe bitirmekteymiş. Bir gün üvey kızıyla çarşıda gezerken insanların kıza ettikleri iltifatlar bardağı taşıran son damla olmuş. İnsanlar şöyle demekteymiş: “Anasına bak, kızını al derler ya… Yalanmış. Anasına bak nemrut, çirkin bir şey. Bir de kızına bak ki gönlün açılsın. Bir melek gibi saf, güler yüzlü…” İşte bu sözler üvey anneye iyice dokunmuş ve kararını vermiş: Bu kız hemen ortadan kaldırılmalı! Onu hemen eve kilitleyip varmış ünlü bir büyücünün yanına.

Kadın, büyücüye derdini anlatıp biraz da para çıkışınca başlamış büyücü anlatmaya: “Al bunu, akşam yemeğine 5 damla damlat. Uyuduğunda bir daha uyanamaz. Ta ki, biri gelip ona “Merhaba” deyinceye dek.

Büyücünün söylediklerini uygulamak üzere eve yollanmış üvey anne. Kız her şeyden habersiz, üvey annesine yaranma girişimindeymiş. “Anne, sen yokken, evi sildim, süpürdüm, akşama yemek yaptım. Başka bir isteğin var mıydı?” demiş iyi niyetle. “Yok, yok! Çekil ayakaltından yeter!” demiş üvey anne de tatmin olmaksızın.

Akşam olup yemek vakti geldiğinde üvey anne, haince planını uygulamaya başlamış. Kız büyülü çorbayı içmiş, uykusu geldiğini söyleyerek müsaade istemiş. Başını yastığa koyar koymaz uyumuş. Uyumuş dediysek büyünün etkisiyle. Zaten bir daha uyanamamış.

Sağlığında önem vermediği kızı, şimdi kıymete binmiş babası için. Doktorlar çağırmış, hocalara okutmuş ama yok, yok, yok… Tek söylenen: “Şu anda komada. Çaresi yok. Beklemek lazım.” gibi umutsuz sözlermiş. Ama masal bu ya, elbette kız kurtulacak. Bu kızın bir sevdiği varmış. Çocuk, onun hastalandığını duyar duymaz varmış sevdiğinin yanına:

Ne oldu sana, bakmaya kıyamadığım. Uyan da bir gül, güller açsın yanaklarında. Hadi kalk, de bana, neredeydin şimdiye dek.

Böyle böyle, çocuk her gün kızı ziyaret etmeye başlamış. Artık onun açısıyla öyle bir hâle girmiş ki kız yaşıyormuş gibi onunla sohbet ediyor, yaşadıklarını anlatıyormuş. Hatta ona söz yüzüğü bile almış.

Bu ziyaretler üvey annesiyle babasının da gözünden kaçmamış tabii. Ama çocuğun düştüğü hâlden ona laf anlatılmayacağı aşikârmış. Neyse, gel zaman git zaman, çocuk yine günün birinde kızın yanına gelmiş. “Merhaba” demiş. “Merhaba kalbimin gülü!” Kızın göz kapakları harekelenmeye başlamış. Malum, sihirli kelimeymiş bu. Büyü bozulmuş. Kız göz kapaklarını yavaşça aralamış. Çocuk rüya mı görüyorum diye gözlerini ovalamış, bir daha ve bir daha… Hayır, rüya değilmiş, gerçekmiş.

Olayların şokunu atan çocuk, ev ahalisini çağırmış odaya, onlar da bu olaya tanık olsun diye. Yarı ayık, yarı baygın kızını gören baba da kızına sarılmış, başlamış ağlamaya…

Üzerinden zaman geçmiş. Üvey annenin suçu ortaya çıkmış ve üvey anne hapse atılmış. Baba kızına yemin etmiş onu bir daha üzmeyeceğine. Çocuk ve kıza gelince… Onlar da kırk gün, kırk gece düğün yapıp evlenmiş. Çocukları olunca adını “Merhaba” koymaya karar vermişler. Gökten üç elma düşmüş: Biri onlara, biri bu masalı yazana, biri de okuyana…

 

Gülnihal SELVİ     8-E

 

SALYANGOZ VE SIKINTISI

 

Bir zamanlar, evini sırtında taşımaktan hoşlanmayan sevimsiz bir salyangoz yaşarmış. Üstelik evinin rengi de hiç hoşuna gitmezmiş. 
Bizim salyangoz, kelebek ve uğurböceğini çok severmiş. Arada bir onlarla dertleşir, sırtında taşıdığı evi onlara şikâyet edermiş: “Ah! Keşke evimi sırtımda taşımak zorunda olmasaydım. Hadi taşıyorum, bari sizinki gibi bol desenli ve renkli olsaydı.” dermiş. 

Kelebek ve uğurböceği bir gün salyangoza: “Sevgili arkadaşımız! Hani evim renkli olsun diyorsun ya, biz çaresini bulduk. Ressam olan bir tırtıl var. Seni ona götürürsek eğer, evini rengârenk boyar.” demişler. 

Salyangoz buna çok sevinmiş. “Ne duruyoruz! Hemen gidelim.” demiş. Böylece düşmüşler yola. Tırtılın kapısını çalmışlar. Gelen misafirleri dinleyen tırtıl, boyalarını ve fırçasını alıp çalışmaya başlamış. Sonunda salyangozun evine çok güzel desenler çizmiş.

Salyangoz yeni görüntüsünü beğenmiş beğenmesine ama yine de evinin sırtında olması onu çok üzüyormuş. Dönüş yolculuğunda üç arkadaş şiddetli bir yağmura yakalanmış. Kelebek ve uğurböceği öyle ıslanmışlar ki!.. Sele kapılmaktan zor kurtulmuşlar. Oysa salyangoz hemencecik evinin içine girmiş. Yağmur dinip de evinden dışarı çıkınca, arkadaşlarının perişan hâlini görüp üzülmüş. Sonra da kendi kendine şöyle düşünmüş: “İyi ki saklanabileceğim bir evim var. Rengi olmasa da beni yağmurdan koruyor ya!” Sevimli salyangoz bu olaydan sonra bir daha hiç üzülmemiş.

 

Ahmet Faruk YILMAZ     7-A

 

UĞUR BÖCEĞİ İLE HAMAM BÖCEĞİ

Bir zamanlar çok güzel bir vadi varmış. Bu vadide “Vadigüller” adında bir sülale yaşarmış. Bu sülaledekiler zengin insanlar olduklarından, bu vadiyi harika bir yaşam alanı hâline getirmişlerdi.

            Bu vadinin çok büyük bir hamamı varmış. Hamamın ise tek bir problemi varmış. O da içinde yaşayan hamam böceğiymiş. Herkes bu hamam böceğinden nefret eder ve onu her zaman öldürmek istermiş. Ancak ailenin en yaşlı üyesi Osman Dede, buna asla izin vermezmiş. Bir gün hamam böceği,  uğur böceğine dert yanmış:

        Ah kardeşim, başıma gelenleri bir bilsen!

        Bilmez miyim kardeşim, sana çok üzülüyorum.

        Ben kararımı verdim. Gideceğim buralardan.

        Dur, kardeşim gitme. Sen başka yerlerde yaşayamazsın.

        Ben kararımı verdim.

—     Bir dakika, aklıma bir fikir geldi. Seni bizim eve götürelim. Ben de kendimi siyah bir boyaya bulayıp, senin yerine hamama giderim. Sen merak etme.

            Uğur böceği bunları söyledikten sonra dediklerini aynen yapmış. Birkaç gün sonra insanlar hamam böceğinde (uğur böceği) bazı değişiklikler fark etmiş. Örneğin, her zamanki gibi insanların başlarının üzerinden geçmek yerine, ellerine konuyormuş. Bu durumu fark eden sadece bir çocuk olmuş. Fark etmekle de kalmamış diğerlerine de söylemiş bu durumu. İnsanlar toplanıp uğur böceğini yıkamış ve o anda onun hamam böceği olmadığını anlamışlar.

            O günden sonra ne uğur böceği, ne de hamam böceği görülmüş. Hamam böceğinin gitmesiyle haşeratlar artmış ve insanlar bu yaptıklarının bedelini ağır ödemişler.

                                                                                                                                      

Zelal EZGİN     6-E

 

 

                                               

 

 

BONCUK İLE PAMUK

          Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir ailenin küçücük, kutu gibi bahçeli bir evleri varmış. Kızlarının adı Selin’miş. Selin’in çok tatlı, akıllı bir kedisi varmış. Adı Boncuk’muş. Selin okuldan geldikten sonra ve ödevlerini yaptıktan sonra bahçede Boncukla beraber ip oynarmış. Evlerinin yanında Osman Amca diye iyi kalpli, şefkatli birisi otururmuş. Osman Amca’nın da bembeyaz çok ama çok tatlı bir kedisi varmış. Selin’in kedisi Boncuk, Pamuk’u çok kıskanırmış. Osman Amca’nın bir gün uzak bir şehre tayini çıkmış. Tabi gitmek zorundaymış fakat kedisini kime bırakacağını düşünürken birden aklına Selin gelmiş. Sonuçta iki kedi iyi anlaşır diye düşünmüş. Ertesi gün Selin’e söylemiş. Selin bu konuyu annesine söylediğinde annesi kabul ettikten sonra Pamuk’u almaya gitmiş. Eve geldiklerinde duvardaki resimlere bakan Boncuk, Pamuk’un geldiğini görünce çok şaşırmış ve kıskanmış. Selin, Pamuk’un üstüne düştüğü sürece Pamuk, Boncuk’u kıskandırıp hava atıyormuş. Pamuk, Boncuk’a:

          -Bak, sahibin artık seni sevmiyor, beni seviyor. Dediğinde Boncuk:

          -Hayır, öyle bir şey yok, sahibim beni senden daha çok seviyor. Diyince rahatlıyormuş. Selin bu olayın farkında olmadığı için üzgün olarak gördüğü Boncuk’a;                                                   

          -Boncuk bir sorun mu var, niye bu kadar üzgünsün? Diye sorunca Boncuk;

          -Hayır, sana öyle geliyor, hiç bir sorun yok. Diyerek içine atarmış. Pamuk bu durumdan çok zevk alırmış. Bir gün Boncuk tam cesaretini toplayıp her şeyi olan biteni anlatacakken Selin’in Boncuk, Pamuk’u kıskanıyor demesinden korkmuş. Selin’in Pamuk’a yaptığı ilgi artmış ve buna dayanamayan Boncuk evden kaçmaya karar vermiş. Boncuk gitmeden önce son kez Pamuk’a;

          -Ben artık evden gidiyorum, istediğin oldu. Diyerek evden gitmiş. Okuldan gelen Selin kedisi Pamuk’u kucaklarken Boncuk’un yanına gelmediğini görünce evdeki odalara baktıktan ve onu bulamadıktan sonra Pamuk’a, Boncuk’un nerede olduğunu sormuş. Pamuk;

          -Ben Boncuk’u evden kaçarken gördüm. Artık bu evde çok sıkılmış. Durmak istemiyormuş. Ne kadar ikna etmeye çalışsam da kalmadı. Demiş. Selin çok ama çok üzgünmüş. Boncuk’un gitmesine hâlâ bir anlam verememiş. Pamuk iyice pişman olmuş. Selin’e okuldan geldikten sonra anlatmaya karar vermiş. Selin okuldan çıkmış evin yolunda ilerliyorken yerde siyah bir kedinin yattığını ve arabanın kedinin kolunu ezdiğini görmüş. Kedinin yanına gelip koluna baktığında bu kedinin Boncuk olduğunu anlamış. Hemen eve götürmüş. Eve geldiklerinde Pamuk, Bocuk’u görünce hem çok şaşırmış hem de çok mutlu olmuş. Bir, iki gün sonra Boncuk iyileşmeye başlamış. İyileştiğini gören Pamuk hemen olup biteni anlatmış bu olanların hepsinin kendisinin sebep olduğunu fakat çok ama çok pişman olduğunu dile getirmiş. Selin bu olanları Boncukla beraber konuştuktan sonra Pamuk’a bir şans daha verdiğini söylemiş ve bir daha ayrılmamak üzere mutlu mesut yaşamışlar.

                                                                        

 

                                                                                                                            NİSA NUR DEMİR  

                                                                                                                                   7-D    

CÜCELERÜLKESİNDE BİR GECE

Bir varmış bir yokmuş. Ülkenin birinde bir küçük kız varmış. Bu kız çok hayalperestmiş. Sürekli hayal kurar ve hayallerinin hep gerçek olmasını istermiş. Bir gece küçük kız yine hayal kurmaya başlamış. Kendini bir cüceler ülkesinde düşünüyormuş. Artık uyumaya karar verdiği sırada karşısına bir peri çıkmış ve onu hayalindeki cüceler ülkesine götürebileceğini söylemiş. Çok heyecanlanan kız hiç düşünmeden teklifi kabul etmiş. Ve bir anda kendisini cüceler ülkesinde bulmuş. Tabi cüceler ülkesinde kendisi de cüce olmuş.

Cüceler ülkesinin bir başcücesi varmış. Bu başcüce, küçük kızı yanına çağırmış ve demiş ki:

-Küçük, kız sen bizim ülkemizin bir cücesi olur musun?

Küçük kız:

-Tabi olmak isterim fakat annemi babamı ve küçük kardeşimi de buraya çağırırsak, demiş.

Bunu duyan baş cüce çok sinirlenmiş ve:

-Sen bizim ülkemize başkalarını çağırabileceğini nasıl düşünürsün, diye kükremiş. Eğer bizim ülkemizi başkaları öğrenirse bizim ülkemiz yok olur. O yüzden sen de hep burada kalacaksın. Eğer seni bırakırsak sen bizim ülkemizi başkalarına anlatırsın.

Bunu duyan küçük kız çok korkmuş; annesini, babasını ve kardeşini göremeyeceği için. Cüceler ülkesinin başcücesi sözlerine şunları da eklemiş:

-Zaten bizim ülkemize gelen bir daha buradan çıkamaz ama çıkmak için bir yol var. Cüceler ülkesinin heybetli dağının üstündeki sihirli taşa dokunup buradan çıkmayı dileyebilirsin fakat bu dağa çıkmak çok zordur.

Bunu duyan küçük kız hemen yola koyulmuş. Küçük kız yürümüş de yürümüş. Çok yorulmuş ve susamış. Bir taşın üstüne oturup hem dinlenmiş hem de nereden su bulabilirim diye düşünmeye başlamış. Derken bir bakmış ki hemen ileride bir dere var. Koşmuş ve bu dereden su içmiş. Su içtikten sonra hem yorgunluğu gitmiş hem de birden parlamaya başlamış. Bu parlama küçük kızın işine yaramış çünkü karanlık çökmüş ve küçük kız parlaması sayesinde yolunu bulabilmiş. Kız sonunda bir dağın eteğine gelmiş. Tepeye nasıl çıkacağım, diye düşünürken yanına büyük, uçan bir at gelmiş. At, küçük kıza:

-Seni dağın tepesine çıkarayım mı? demiş.

Kızın: “Çok memnun olurum.” demesiyle uçmaya başlamışlar. Tam bu sırada yağmur yağmaya başlamış ve at:

-Üzgünüm küçük kız, seni bu yağmurda çıkaramam, demiş ve kızı yere indirmiş.

Kız dağın eteğinde beklerken uzaktan bir ışık görmüş. Oradan uçan bir şey dikkatini çekmiş. Bu gelen, Anka kuşuymuş. Kuş, kızı sırtına atarak dağın tepesine çıkarmış. Kız, sonunda dağın tepesine çıkmış, dileğini dilemiş ve kendini yatağında bulmuş. Çok yorucu geçen gecenin ardından tekrar yuvasında olduğu için çok mutlu olmuş. Annesinin:

-Haydi kızım! Okul zamanı, diye seslenişini duymuş ve hemen hazırlanmak için kalkmış. Tabi ki bu yaşadıklarını kimseye anlatmamış; çünkü herkesin onun bir rüya gördüğüne inanacağını biliyormuş.

Bahadır ŞEKER

7-D    

GARİP GÜNLER

— Aaayy!O da ne?

— Bir şey değil kızım, benim o.

Çok korkmuştum.Ama daha sonra annem olduğunu anladım.Fakat hâlâ ellerim titriyordu korkudan.Sanki kalbimyerinden çıkacaktı.Ben, o anlık gelip geçici bir göz yanılması sanmıştım.Ama o günden sonra da bu göz yanılmaları devam etti.Her seferinde de aynısı oluyordu.Ben karanlık bir odadayken bir şey görüyordum ve ardında da garip garip sesler…Daha sonra da ışığı açtığımda karşımdaki garip garip sesler çıkaranın annem olduğunu görüyordum. Hatta bu olay zamanla o kadar çok tekrarlandı ki artık bu duruma alışık olduğumdan korkmuyordum da.

Birgün yine aynısı oldu.Ama bu sefer diğerlerinden çok farklıydı.Olay aynen şöyle oldu: Ben okuldan yeni gelmiştim.Arkadaşlarımla okuldan sonra biraz gezdiğimiz için eve geldiğimde hava kararmıştı.Anahtarı kapının deliğine tam sokacaktım ki kapının açık olduğunu fark ettim.İçeri girdim.Evde hiçbir ışık yanmıyordu.O anda aklıma bir şey geldi:Evde kimse yoksa neden evin kapısı açıktı.Sonra biraz düşününce annemin komşuya kadar gidince kapıyı açık unuttuğunu tahmin ettim.Sonra odama doğru ilerledim. Karşımda biri vardı ama garip garip sesler çıkarmıyordu. Ben: “Anne sen misin?’’ dedim.Ama cevap yoktu.Bir daha tekrarladım ama yine ses vermedi.Bu sessizlikten gerçekten korkmuştum. Olduğum yerde durdum.Bu sefer de karşımdakinin bana doğru yaklaştığını fark ettim.Yaklaştı, biraz daha yaklaştı ve biraz daha… Ben hiçbir şekilde yerimden kıpırdamıyordum.Sonra bana doğru yaklaşan kişinin gözlerinin kırmızı olduğunu farkettim. Ve bumm! Farketmemle beraber bir ses: “Evet kızım, benim; hadi yaklaş bana.” Ama bu ses kesinlikle anneme ait değildi.Ben yaklaşmadım ama o yaklaşıyordu.Ve bir anda içimden bir şey geçer gibi oldu.Gözlerimi kapattım.Açtığımda o şey yoktu.Arkamı döndüm.Evet,arkamdaydı!Daha sonra ondaki tek garipliğin gözlerinin kırmızı oluşu olmadığını fark ettim.

Onun dudakları da iple dikilmiş gibiydi. Ama konuşabiliyordu. Hemen oradan kaçmaya çalıştım. Fakat tüm kapıları kaplamıştı. Mecburen onun içine girip koşmaya başladım. Tam kapının oraya gelmiştim ki o yaratığın içinden çıkmayı düşünürken aklıma bir fikir geldi. Yaratığın beynine kadar ulaşıp onu etkisiz hale getirecektim. Sonra ben yaratığın beynine doğru koşmaya başladım ve yarım saat koştuktan sonra ancak beynine ulaşabildim. Ulaşır ulaşmaz bu yaratığın ne olduğunu anladım. Bu yaratık bizim iki yıl önce ölmüş olan komşumuz,daha doğrusu komşumuzun hayaleti (ruhu). Annem ile hep kavga ederlerdi. O yüzden herhalde intikam almaya çalışıyordu. Neyse ben beynindeki birkaç şeyi kurcaladım ve etkisiz hâle getirdim.

Olayı daha sonradan anladık. Bu hayalet annemden intikam almak için beni öldürmeye çalışıyormuş. Bu yüzden çoğu zaman anemin ruhuna girip karanlık odalarda oturup garip garip sesler çıkarıyormuş ama o günden sonra yoluna gitti.

Miray AY

7-E    

KAHRAMAN KÖPEK PAŞA

            Mustafa isminde bir çocuk varmış. Mustafa hafif kısa, kahverengi saçlı, çilleri olan ve tombul yanakları arasında küçülen düzgün bir burun ile sevimli bir çocukmuş. Derslerine çalışır ve öğretmenlerine gayet saygılı davranırmış.

            Mustafa bir gün okuldan geliyormuş haziran sıcağında kırmızı kapılı evlerinin yanındaki ulu çınar ağacının altında bir şey yatıyormuş. Belli ki yaralı sahipsiz bir sokak köpeğiymiş. Mustafa kalbinin sesini dinleyerek köpeğin yanına gitmiş. Köpek acılar içinde inliyormuş. Köpeğe şöyle bir bakmış. İçinde yardımcı olamamanın verdiği hüzünle apartmana girmiş ve ardından kapıyı tıklatmış. Annesi kapıya çıkmış. Mustafa annesine bir gülümseme sunmuş ve: “Ben geldim anneciğim!” demiş. Annesi de: “Hoş geldin oğlum, okulun nasıl geçti bakayım?” diye sormuş. Mustafa çantasını bırakmış, montunu annesine verdikten sonra okulunun iyi geçtiğini ve Türkçe öğretmeninin yazısını çok beğendiğini söylemiş. Sonra konuya girerek kapılarında yaralı bir köpeğin yattığını söylemiş. Köpeğe sahip çıkmalarının gerektiğini söylemiş. Fakat annesi bu duruma çok sıcak bakmıyormuş. Zaten köpeklerden pek hoşlanmıyormuş. Bunu reddetmek istemiş fakat oğlunun fikrinden vazgeçmediğini görünce akşam baban gelince sorarız demiş.

            Akşam babası gelmiş. Mustafa babasının çantasını almış ve babası içeri girdikten sonra koltuğa oturunca babasına konuyu açmış. Babası bu duruma yeşil ışık yakmış. Annesi de evde değil bir kulübede kalacağını söylemiş. Yemek yemişler, ardından Mustafa ödevlerini yapmış ve zamanı gelince de yatmış. Mustafa köpekleri çok seviyormuş. Köpeğiyle geçireceği günleri düşünerek uykuya dalmış.

            Ertesi gün hafta sonuymuş. Babası ve Mustafa, köpeği veterinere götürmüşler. Veteriner dikkatli bir kontrolün ardından köpeğin sağ ön bacağının kırık olduğunu söylemiş. Köpeğin bacağını alçıya almış ve ağrı kesiciler yazmış. Babası ve Mustafa, köpek için arka bahçede bir kulübe yapmışlar. Ailecek köpeğin adını Paşa koymaya karar vermişler. Paşa’ya su ve yemek vermişler. Yemeğinin içine de ağrı kesici ilacı koymuşlar. Ona sevgi göstermişler.

            Köpek kısa sürede iyileşmiş ve güçlenmiş. Aynı zamanda ailenin bir üyesi olmuş.

            Bir gün Mustafa ile Paşa markete, dondurma almaya, gidiyorlarmış. Siyah bir arabanın içinden kötü bakışlı bir adam çıkmış ve Mustafa’yı kaçırma girişiminde bulunmuş. Amacı Mustafa’yı organ mafyasına satmakmış. Kahraman köpek Paşa havlayarak adamın bacağını ısırmış. Olayı gören mahalle ahalisi adamın üzerine atılmış ve polise teslim etmişler.

            Polisler, adamı konuşturmuşlar ve geniş çaplı bir aramadan sonra örgütün üst düzey yetkililerini çocuklarla birlikte yurtdışına kaçmak üzereyken yakalamışlar. Mafya çökertilirken zanlılar kanun önünde cezasını almış.

            Kahraman Köpek Paşa ise, birçok çocuğunu kaybeden ailenin minnettarlığını, Mustafa ve ailesinin sevgisini ve tabii ki bir madalyayı patisinin hakkıyla kazanmış.

                                                                                                               Halit Enes GÜNEŞ  

                                                                                                                     8-B    

Keloğlan’ın Nohudu

Bir varmış iki yokmuş. Develer top oynarken eski hamam içinde yalnızlıktan canı sıkılan bir Keloğlan varmış. Keloğlan günlerden bir gün bir ağacın altında otururken yerde bir nohut bulmuş. Nohudu eline alır almaz eve doğru yönelmiş evinin kapsını açmış odasına girmiş. Odasında nohuduyla tıngır mıngır oynarken onu tahta aralığına kaçırmış. Elini sokmuş ama eli yetişmemiş. Kolunu uzatmış kolu da sığmamış. Ne yapmış ne etmiş ama nohudu çıkaramamış…

Keloğlan’ın aklına marangoz gelmiş. Marangozu çağırırsa tahta aralığını keser nohudu Keloğlan’a verirmiş. Keloğlan marangoza gitmiş. Keloğlan: “Aman usta, yaman usta, güçlü, cömert usta. Gel etme şu benim aralığını kes nohudu bana ver.” demiş. Marangoz: “Git başımdan Keloğlan seninle mi uğraşacağım kendi işimi mi yapacağım? Git başımdan yoksa salarım bizim köpeği salarım üzerine.” demiş. Keloğlan: “Seni bir beye söyleyeyim de seni dövsün sen de tahtalarımı kes nohudu bana ver.” demiş. Keloğlan beye gitmiş: “Aman bey, yaman bey, palabıyıklı şişko bey; gel şu marangozu dev oda korkusundan, tahtaları kesip nohudumu bana versin.” demiş. Bey: “Keloğlan, Keleşoğlan, hayatı beleş oğlan aklın varsa uzaklaş buradan yoksa kulaklarından asarım seni tavana.” demiş. Keloğlan: “Öyle olsun seni hanıma söyleyeyim de hanım sana küssün, sen de marangozu döv o da korkusundan tahtaları kessin nohudumu bana versin.” demiş. Keloğlan hanıma gitmiş: “Aman hanım, güzel hanım 1. Elizabet Hanım, gel şu beye küs de bey de durumu anlasın; marangozu dövsün, marangoz korkusundan tahtaları kessin nohudumu bana versin. Eğer bunu başarırsan bizim fareye söyler sana kaşıkçı elmasını hediye ederim.” demiş. Hanım: “Keloğlan, sen yine benimle oyun oynuyorsun.” demiş ve kel kafasına gümüş terliğini fırlatmış. Keloğlan: “Şu sandığın içindeki kumaşlarına renkli renkli ipeklerine, Alman ipeklerine, koyun yünü kürklerine, inciliklerine zarar vereceğim, fareye söyleyeceğim. Sen de korkundan beye küs bey de bu durumu anlasın marangozu dövsün. Marangoz da korkusundan tahtaları kessin nohudumu bana versin.” demiş. Keloğlan farenin evine gitmiş. Fareye yalvarmış: “Aman fare, hırsız fare kuyruğu uzun tombul fare, gel şu hanımın sandığına gir. Hanım bu durumu anlasın beye küssün bey de bu durumu anlasın marangozu dövsün. Marangoz da korkusundan tahtaları kessin nohudumu bana versin.” demiş. Fare: “Olmazz, olmazzz, ben bunu yapamaaaam, mandalı çeviremeeeem, çeviremeeeem, olmaaaazzzz.” demiş. Keloğlan: “Eğer bunu yaparsan kedilerle anlaşma sağlarım ve rahat yaşarsın; ama yapmazsan kara kediye söyleyeyim de seni yakalasın sen de kork, hanımın sandığına gir ve hanım da bu durumu anlasın ve korksun, beye küssün bey de bu durumu anlasın marangozu dövsün, marangoz da korksun tahtaları kesip nohudumu bana versin.”demiş. Fareden hayır, cevabını alan Keloğlan kediye gitmiş: “Yaman kedi, kötü kedi, fare öldürücü kedi, hadi gel şu fareyi korkut ki fare de bu durumu anlasın, hanımın sandığına girsin hanım da durumu anlasın beye küssün, bey de bu durumu anlasın marangozu dövsün marangoz da korkup tahtaları kesip nohudumu versin.” demiş. “Eğer bunu yaparsan sana bir aylık yemek benden.” demiş. Kedi: “Mırnav mırnav olmaz yapamam.” demiş. “O zaman göle söyleyeyim de su içerken boğsun seni, postunu köpeklere götürsün.” demiş. Keloğlan göle gitmiş: “Yeter göl” demiş “Artık uyan.” demiş. “Gel beni dinle.”demiş. Göl: “Hiç keyfim yok.” demiş.

Keloğlan “Yeter artık!” demiş ve uzun bir sırıkla gölü karıştırmış. Bunu gören kedi korkmuş, irkilmiş hemen fareyi yakalamaya gitmiş fare korkusundan hanımın sandığına girmiş. Hanım durumu anlayınca beye küsmüş. Bey de durumu anlayıp marangozu dövmüş marangoz korkusundan tahtaları kesmiş, nohudu bulmuş, Keloğlan’a vermiş. Keloğlan: “Bir nohudum oldu bin tanem.” demiş.  Düttürü düttürü düüüüüüü                                                                                                               

Mehmet Tevfik EHLİL     

                                                                                                                   6-E      

KİTAP

Yüzyıllar öncesinde bir kralın güzeller güzeli, tatlı mı tatlı bir kızı varmış. Kız dünyadaki her şeye sahipmiş; ama yine de çok mutsuz ve somurtkanmış. Bütün gün boyunca hiçbir şeye gülmez, hiçbir olay onu mutlu etmezmiş. Babası ve annesi kızlarının durumuna çok üzülürlermiş. Kızları için almadıkları hiçbir oyuncak kalmamış. Saraydaki iki oda tepeleme oyuncakla doluymuş. Bebekler, trenler, uçaklar, yapbozlar ve daha neler neler…

Kızlarının bütün bunlara karşı hâlâ mutsuz olduğunu gören aile bir doktora  gitmeyi düşünmüş. Kız tabi ki de memnun olmayarak doktora gitmiş. Doktor soru soruyor ama kız cevap vermiyormuş. Birkaç saat doktor da kız da öyle sus pus oturmuşlar. Artık sıkıntıdan patlayan doktor kızı dışarı çıkarmış ve ailesini odaya çağırıp: “Kızınızın çok büyük bir sıkıntısı var ama ne olduğunu ben bile çözemedim.” demiş. Aile iyice şaşırmış ve ne yapacağını bilemez hâle gelmiş. Dünyanın en iyi doktoru bile kızlarının ne derdi oluğunu bulamamışken onların elinden nasıl bir şey gelsin.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış ve yeni oyuncaklar çıkmaya başlamış. Piyasada bir adet bulunan bir oyuncağı kızın annesi görmüş ve kızım mutlu olur, diyerek onu almış. Aldığı şey bizim bildiğimiz oyuncaklardan değil tabi. Dıştan görünüşü el boyutunda bir kitap ama içindekiler sadece bir kitaptan ibaret değilmiş. Kız tabi oyuncağı görünce her zamanki gibi somurtmuş. Annesi yine de bir ümit deyip kitabı kıza vermiş ve odanın kapısını kapatıp oradan ayrılmış.

Kız kitaba önce uzaktan bakmış ve onu her yerde var olan oyuncaklardan zannetmiş. Birkaç gün kitabın yüzüne bile bakmamış. Kitap annesinin bıraktığı yerde duruyormuş. En sonunda meraktan çatlayacak duruma gelmiş ve kitabı eline almış ama başta yine her zamanki gibi somurtuyormuş. Sonra kitabın kapağını yavaşça açmış ve kitaptan müthiş bir ışık gözlerine vurmuş. Işık gittikçe hafiflemiş ve yazılar okunur hâle gelmiş. Her okuduğu kelimeden sonra okuduğu masal kahramanı kitaptan çıkıp kızın önünde canlanıvermiş. Bu olaydan korkan kız bunun kötü bir şey olduğunu düşünürken, güzel bir şey olduğunu fark etmiş ve hayatında ilk defa gülmüş. Kitabı okudukça kahramanlar artıyor ve kızın okuduğu şekilde hareket ediyorlarmış. Kızın odasında hayvanlar atlıyor, zıplıyor, prensesler koşuşturuyor, askerler siper alıyorlarmış. Ve bu olayları izleyen kız gülmekten kırılıyormuş. Kitabın son kelimesini okuyor ve tüm kahramanlar o büyük ışıkla tekrar kitaba giriyorlarmış. Kız tabi hâlâ gülüyormuş.

Annesi ve babası gülme seslerini duyunca odaya koşmuşlar. Ve gözlerine inanamamışlar. Kızlarını ilk defa gülüyorken görüyorlarmış. Sonra gülmeyi öğrenen kızlarıyla birlikte onlar da kahkahalarla gülmeye başlamışlar.

 

Elif KUŞOL  

7-C    


KÖTÜ VEZİRİN SONU

Zamanın birinde bir padişah varmış.  Padişahın hizmetinde olan bir iyi ve bir kötü veziri varmış. Bu vezirlerden kötü olan padişahın gözüne iyi görünür; ama arkasından atıp tutarmış. Padişahın neşe dolu bir adam olmasını çekemez, kendisi gibi karamsar ve somurtkan olmasını istermiş. İyi vezir ise padişaha olduğu gibi görünen ve gıybet yapmayan bir vezirmiş. Bizim bu neşeli padişahın neşesine neşe katan bir de maymun varmış. Maymun söylediği sözlerle, yaptığı hareketlerle padişahı kahkahaya boğarmış.

 Sarayda zaman böyle akıp giderken bir gün padişah neşesini bulmak için maymunu istemiş. Padişah beklemiş beklemiş maymun yok. Hemen hiddetlenmiş ve sarayı didik didik aratmaya başlamış. En sonunda çok sevdiği maymunun cansız bedeni iyi vezirin odasında bulunmuş. İyi vezir bu durumu görünce şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacakmış. Padişah: “Hemen bu haini zindana atın!” demiş ve vezir zindana atılmış. Ne kadar yalvarıp yakardıysa da fayda etmemiş; ama işin aslı çok farklıymış. Bizim kötü kalpli vezir meğerse maymunu öldüren kişinin ta kendisiymiş. Bunu bilerek yapmış ve suçu iyi vezirin üstüne atmış. Vezirin maymunu öldürdüğü sırada onu gören ve kendini gizleyen bir hizmetçi varmış. Dolayısıyla madalyonun diğer yüzünü bilen saraydaki tek kişi buymuş. Aylar, yıllar birbirini kovalamış. Bu geçen süre içinde padişah iyice yaşlanmış. Böyle olunca da kötü vezir gözünü tahta dikmiş. Yıllar önce olan olayın gerçek yüzünü bilen hizmetçi kötü vezirden korkuyormuş.

Bu yüzden padişaha hiçbir şey söyleyemiyormuş. İyi vezir de gün geçtikçe zindanda daha da kötüleşiyormuş. Bununla birlikte her şeye rağmen inancı onu ayakta tutuyormuş.

Günlerden bir gün padişah ani bir kriz geçirmiş. Hemen saray hekimi çağrılmış. Hekim padişahı muayene ettikten sonra iki günlük ömrü kaldığını söylemiş. Bütün saray halkı kötü vezir dışında yasa boğulmuş. Bu arada hizmetçi vicdan azabından kahroluyormuş. En sonunda padişaha her şeyi söylemeye karar vermiş. Padişaha olanları bir bir anlatmış. Ömrünün son gününü yaşayan padişah kanıt istemiş. Hizmetçinin yol göstermesiyle kötü vezirin odasına gidilmiş ve onun özel çekmecesinde sakladığı kanlı bıçak ve maymunun kırmızı fuları bulunmuş. Olanlar karşısında padişah şok olmuş ve hemen iyi vezirini zindandan çıkartmış. Aynı zamanda kötü vezir yaptığı hainliği kellesiyle ödemiş.

Padişah aynı gece vefat etmiş. Hiç çocuğu olmadığı için iyi vezir halkın isteğiyle onun yerine tahta geçmiş ve halkı adil bir şekilde yönetmiş.

                                                                     

                                                                                                                     Mehmet YANAR 

                                                                                                                          7-E       

RİVRİA KÖYÜ VE PRENS

Bir zamanlar hiç kimsenin duymadığı, görmediği bir yerde “Rivria” adında bir köy varmış. Bu köyde her gün bir macera, bir olay olurmuş. Bu köydeki insanlar yaşadıkları maceralarla kendilerini tanıtırlar, ona göre bir unvan alırlarmış. Ben size bugün yeni doğacak olan Rivria Prensi’nden bahsedeceğim.

-          6 KASIM 1265 (PRENSİN DOĞUMU) -

Bugün bütün köylüler saraya akın etmişti. Yeni doğacak prens için bütün köylüler Kraliçe Amanda’ya bir an önce hediyelerini vermek istiyordu. Birkaç dakika sonra bütün sarayda ağlama sesleri yankılandı ve nihayet prens doğmuştu.

-          16 SENE SONRA… -

Rivria Prensi Andreu, bugün arkadaşları ile kampa çıkacaktı. Eşyalarını topladı ve arkadaşları ile buluşmak için yola koyuldu. Arkadaşları ile buluştuktan sonra kamp için belirledikleri yerde durdular.

-          KAMPIN İLK SAATLERİ -

Prens Andereu, ormanda dolaşmak için ayrıldı ve sahile doğru yola koyuldu. Aradan birkaç dakika geçti. Prensi göremeyen arkadaşları, onu aramaya koyuldular ama onu hiçbir yerde bulamadılar ve anladılar ki bu, prensin yeni bir unvana sahip olması için gireceği ilk sınavıdır.

-          PRENSİN İLK ANLARI -

Kaybolduktan sonra prens bayılmıştı ve uyandığında kendini harabe bir evde buldu. Uyandığı anda karşısında tam seçemese de bir kadın belirdi. Prensin birden aklına geldi ki bu, köyün efsanevi perisi Kristen’dir. Kristen ona:

-Prens Andreu, burada ilk sınavın olacaktır. Sana iki seçenek sunuyorum. Birini seç. Eğer bana babanı verirsen seni sonsuz bir bedene ve sonsuz bir hazineye kavuşturacağım ama eğer kendi ruhunu ve bedenini bana verirsen baban, ülken, ailen hep sağ olacak. Söyle prensim, senin seçimin hangisidir?

Andreu bir anda donakaldı. Ne yapacağını bilemiyordu. Ama aklına babasının sözü geldi birden: “Bak oğlum, senin ve soyumuzun kaderi ilk andan itibaren bellidir. Biz halkımız, ulusumuz için yaşarız. Gerektiğinde de fedakârlık yaparız.” ve Andreu kararını vermişti:

-Benimkini al, dedi.

Ardından Kristen:

-Aferin Andrev, sen asil bir prenssin. Atalarını anlayan ve fedakâr. Bu yüzden sana “Fedakâr Andreu”  unvanını veriyorum, dedi.

    Andreu bu sınavını başarıyla geçtiği ve ailesinin yüzünü kara çıkarmadığı için çok mutlu oldu.  Ömrünün sonuna kadar “fedâkar” unvanına yaraşır bir hayat sürdü.

Şeymanur PERU

7-E       

ŞEHZADE İLE KOLYE

 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Ben diyim şu ağaçtan, siz diyin şu yamaçtan,  uçtu, uçtu bir kuş uçtu, kuş uçmadı. Gümüş uçtu, gümüş uçmadı. Memiş uçtu. Memiş uçar mı, uçmaz mı demeye kalmadı anam düştü eşikten, babam düştü beşikten. Biri kaptı maşayı, biri kaptı meşeyi, dolandım durdum dört köşeyi… Vay başıma, hay aşıma bu yol bitecek gibi değil. Bir devlet kuşu kona başıma. O da ne? Zümrüdüanka dedikleri değil mi? Kafdağı’nın ardından süzülüyor. Bakın hele yüzü insan, gözü ahu. Ne maval ne martaval. İşitilmedik bir masal…

Çok eskiden bir padişahın çok akıllı ve zeki bir kızı varmış. Bu kızı da çok seven bir şehzade. Fakat bu kızın babası ile şehzadenin babası çok eskiden beri küslermiş. Prensesin babası şehzadeye kızını sadece bir şekilde verebilirmiş. Yeri belli olmayan bir kulede, anahtarının yeri belli olmayan bir sandık varmış. O sandığın içinde de çok özel bir kolye. İşte o kolyeyi şehzade bulup getirebilirse kızını ona verecekmiş. Ama şehzade bir türlü o kuleyi veya hazineyi bulamıyormuş. Bir gün rüyasında padişahın gizli çekmecesini ve kulenin haritasını görmüş. Güzeller güzeli prensesten o haritayı bulmasını istemiş. Birkaç gün sonra prenses haritayı şehzadeye vermiş. Şehzade haritayı iyice inceledikten sonra babasından izin alarak küçük bir gemi yaptırmış ve yollara düşmüş.

Az gitmiş, uz gitmiş bir adanın yakınlarında haritanın tam gösterdiği yerde büyük bir kaya görmüş. Üzerinde de çok hoş bir denizkızı. Denizkızı şehzadeye ’’Tam kayanın altında bir anahtar var.’’ demiş ve suya atlayıp gözden kaybolmuş. Şehzade de denize atlayıp anahtarı almış. Tekrar gemiye çıkıp adaya gitmiş ve uyumuş. Sabah olunca tekrar aramaya koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek altı gün boyunca hazineyi aramış ama bulamamış. Bir gece rüyasında prensesi görmüş. Bir güvercin olup adadaki ağaçları dolaşıyormuş. Sonunda uzun bir meşeye konup şifreli sözler söylemeye başlamış ve… Tam o anda şehzade uyanmış. Hemen en uzun meşeyi bulmuş ve şifreli sözleri söylemiş. Meşe tam ortadan ikiye ayrılmış ve içinden mayhoş bir koku gelmiş. Ardından bir sıcaklık…

İşte tam karşısında kocaman ve görkemli kule. Kuleye yüz metre kala durmuş. Çünkü kocaman bir ejderha onu bekliyormuş. Ne yapacağını bilememiş. Hemen yanında duran nehirden denizkızı çıkıvermiş. Denizkızı şehzadeye ejderhanın kuyruğuna basmaması gerektiğini ve boynundaki halatla yukarı çıkabileceğini söylemiş. Şehzade hemen söyleneni yapmış. Halatla yukarı çıkıp sandığı açmış kolyeyi almış. Tam aşağı inecekken ejderha uyanmış. Korkuyla etrafına bakınan şehzadenin yardımına Zümrüdüanka yetişmiş. Hemen üzerine atlayıp memleketine dönmüş. Şehzadenin gelişi herkesi çok sevindirmiş. Tabi en çok da prensesi.

Şehzade kolyeyi padişaha vermiş. Padişah da kızını ona… İki padişah barışmış. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

 

 

  Ecem Nur MAKASÇI

    8-D       

 

 

 

 

                                       

 

 

 

 

 

     


                                                                                                                                                                                           


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA