TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam37
Toplam Ziyaret1364385
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

SÖYLEŞİ(SOHBET)

 

 

 

 

 

KAHVENİZİ NASIL ALIRDINIZ?

        Kahvenin tarihi de lezzeti kadar zengindir ve bundan bin yıl öncesine kadar dayanır. Kahve bitkisinin ilk Kızıldeniz’in Afrika kıyılarında yetiştiğine inanılır. Kahve çekirdekleri başta içecek olarak değil yiyecek olarak kullanılıyordu. Milattan sonra 11. yüzyıl civarında Etiyopyalılar kurutulmuş kahve çekirdeklerini mayalandırarak şarap ürettiler. Aynı dönemde kahve ilk kez sıcak içecek olarak Arap yarımadasında kullanıldı.
        Alt tarafı bir kahve dememeliyiz bence. Sonuçta her kahve aynı tadı taşımaz. Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan ona göre değişir. Sahilde oturduğun rüzgârlı bir sonbahar günü en sevdiğin dostun ağlarken içtiğin kahvenin tadı kederlidir. Kahve telvesine yüreğinin acısı karışır.

        Bir pazar günü öğle sonrası annenin: “Hadi kalk bir kahve yap da içelim.” dediği kahve huzurludur. Köpükler annenin göz bebeklerine yansır, dudağının kıyısında kalan küçük bir gülümsemedir. 

        Tek başına gece vakti içtiğin kahve yalnızlıktır, acıdır tadı. Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardır o kahvenin.
        Baban için yaptığın kahve sevgi doludur. Bardakta, az şekerli. Kahve gibi görünmez sana. Ama sıcaktır, dumanları tüter ve kokusu büyülüdür. Kahve aynıdır belki. Köpüğüyle, rengiyle, dumanıyla aynı kahvedir. Ama içilen kahveler ruhun süzgecinden geçer ve tatları değişir. Her kahve aynı değildir bu yüzden.
        Kahveyi atasözlerimizde de kullanırız: Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır, deriz. İçtiğimiz o kahve belki düşmanları barıştırır, belki de en yakın arkadaşımızla sohbetimizi koyulaştırır. Ben de sizleri sevgiyle pişirilen bir kahveyi içmeye davet ediyorum. Kahveniz nasıl olsun?

 

Mehtap TUFAN     8-D



ZAMAN GEÇİP GİDERKEN…

Zamanın geçiş hızı karşısında şaşkınlığa düştüğünüz, durup geriye bakmak istediğiniz olayları kontrol altına alamama hissine kapıldığınız oldu mu hiç? Bana hep olur. O kadar değerli olan saatlerimin, dakikalarımın boşa geçip gittiğini ve neler yapabileceğimi düşünüp dururum.

İnsanın elinde iken kıymetini bilmediği şeylerin en önemlilerinden biri boş vakitlerdir. Öylece durup ne yapacağımızı bilemediğimiz tatil günleri, en çok programımızın olduğu yoğun günlerden birinde elinizde olsa ne kadar sevinirdiniz kim bilir? Tüm bunlar plan yapmanın ne kadar önemli olduğunu, boş vakitler olarak adlandırılan ama aslında boş geçirilmemesi gereken zamanların nasıl değerli olduğunu gösteriyor. Hayatınızda hiçbir şey yapmadan geçirdiğiniz zamanları hatırlayın. Bunları iyi değerlendirseydik neler yapabilirdik, hiç düşündünüz mü? Mesela günde 1 saatinizi ayırarak 1-2 yıl içinde yabancı dil öğrenebileceğinizi, yine günde 1 saatinizi ayırarak yaşadığınız yeri daha derli toplu hâle getirebileceğinizi ve yine sadece 1 saatçiğinizi kitaplara ayırarak genel kültürünüzü geliştirebileceğinizi biliyor muydunuz?

İnsan bunları bilse bile içinden yapmak gelmez çoğunlukla. Zamanın çıldırtıcı bir hızla geçmesini, ayaklarını uzatıp televizyon karşısında izler çoğu zaman, geçen zamanın farkında bile olmadan… Bazen de bilgisayar karşısında harcarız o çok değerli vakitlerimizi. İnternet çok değerli bilgilere ulaşmamızı sağlayacakken “facebook” başında dedikodu yaptığımız, anlamsız videolar seyrettiğimiz, 5 dakika sonra unutacağımız cümleleri okuyarak vakit geçirdiğimiz bir araç hâline geliverir.

Yavaş yavaş harcarız bize verilen ömür dakikalarını. Nerede duracağını bilmediğimiz bir saat gibidir hayat. Ve durduğunda fişe takıp şarj etme imkânı yoktur, seyredemediğimiz bir film ya da dinleyemediğimiz bir şarkı gibi başa alamayız. Geriye dönüp baktığımızda mutluysak yaptıklarımızdan veya pişmanlık duymuyorsak, geçirdiğimiz anlar en büyük hazine hâline gelir bizim için. Bazen de çok uzun bir zaman sonra fark ederiz elimizdeki çok değerli vakitleri boşa harcadığımızı.

Hiçbir şey yapmadan, hatırlanacak hiçbir şey bırakmadan, bu dünyada bizi değerli kılacak bir eser oluşturmadan gitmek istemez hiç kimse…

Geçenlerde yengemin gösterdiği bir fotoğraf karesi beni çok etkiledi. 85 yaşındaki Avustralyalı doktor bir hanım, 50 yıl önce Etiyopya’da kurduğu bir hastanede hâlâ ameliyatlara giriyormuş. İşte her dakikası dolu dolu olan böyle bir hayat yaşamak, insanlara faydalı olmak, belki yaşaması zor bir hayat; ama ulaşılamayacak kadar da uzak değil.

Boş zamanlarımızı boş geçirmezsek her şey mümkün olabilir. Belki de en başta “boş” zaman olmamalı insanın hayatında…

 

Serra Nur BEYDİLİ     8-E


YAVUZ BÜLENT BAKİLER İLE EDEBİYAT BAHÇESİNDE ŞÖYLE BİR GEZİNTİ

 

6. Sınıftaki Beyza Mor’un okumuş olduğu “Gözlerin İstanbul Oluyor Birden” şiire, şairimiz şu yorumu yapıyor:

Senin tavrınla şiir okuyorduk. Mesela bayrak: Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü! Filan topraktan bahsediyordu. Ayağını yere vurarak şiir okunur. Sonra bunlardan vazgeçtik. Şimdi sen martılar konuyor omuzlarıma derken omuzlarını göstermesen daha iyi olur sebep yok. Eğer, “Gözlerin İstanbul oluyor birden” derken elini gözüne götürmesen de olabilir. Bu belki de gayriihtiyarî oluyor ama doğrudan doğruya kelimelerin üzerinde durarak şiir okursan bana göre daha iyi olur. Gelecek yıllarda takınacağın bir tavrı işte bu yıllarda ortadan atmış olacaksın. Güzel, tebrik ederim güzel...

7. Sınıftaki Fatma Hilâl KARALTI “Sivas’ta Yoksul Çocuklar” şiirini okuyor...

Çok güzel, tebrik ederim. Şimdi benim bu konuda size söyleyeceğim birkaç cümlem var. Benim çocukluk yıllarım Sivas’ta geçti. Sivas, Türkiye’de bin halk şairi yetiştiren onları kucaklayan müstesna şehirlerimizden birisidir. Sivas’ta bir Cumhuriyet Üniversitemiz var. O Cumhuriyet Üniversitesi’nde vazifeli öğretim üyelerinden bir arkadaşım yapmış olduğu araştırmada dünden bugüne yani asırlar içinde Sivas’ın bin halk şairi yetiştirdiğinin tespit edildiği söyledi. Bunları da kocaman ciltlerde ortaya koyduğu, şimdi benim çocukluk yıllarımda okula gitmeden önce ve okula gittiğim yıllarda Sivas’ta halk şairleri sazlarını bir siyah kılıfın içine koyup omuzlarına atıyorlardı. Mahalle mahalle dolaşarak üç beş kuruş karşılığında saz çalıp söylüyorlardı. İşte bir hastası olan bir kimse, yakınını kaybeden bir kimse oğlunu askere gönderen kızını gelin veren bir kimse o halk şairlerine beş on kuruş para atıyorlardı ve âşık, benim bahtıma benim adıma benim niyetime bir türkü söyle diyordu. Onlarda oturup saz çalmaya ve türkü söylemeye başlıyorlardı. Biz zamane çocukları olarak onların başlarına yığılıp kulak veriyorduk. O şairlerin süslü ve kafiyeli sözleri benim çocukluk yıllarımda dikkatimi çekiyordu. Gece ben yer yatağında yatıyordum. Sanıyorum ki liseye devam edinceye kadar yer yatağında yatmaya devam ettim. Karyola maryola yoktu benim çocukluk yıllarımda. Masada yemek yemeyi de liseye geçtiğim yıllarda öğrenmeye başladım. Oturarak bağdaş kurarak sininin etrafında karnımızı doyuruyorduk. Babam her Anadolu erkeği gibi akşam evden çıkıp arkadaşlarıyla birlikte şehir kulübüne gidiyordu, arkadaşlarıyla oturuyordu. Annem de bir duvar dibine oturarak eski bir şeyler yamamak suretiyle veya bir şeyler örmek suretiyle babamı bekliyordu. Saat sekiz oldu mu benim çocukluk yıllarımda elektrikler kesiliyordu Sivas’ta. Ondan sonra gaz lambası yakmaya başlıyorduk. Annem de beş numaralı gaz lambasını yakıp onun altında bir şeyler örerek zaman geçiriyordu. Ben de yatağımı annemin yanına seriyordum ve bana masal anlatmasını istiyordum. Annemin bana anlattığı masallar arasında dünyamı alt üst eden bir masal vardı. Boş beşik, uzun bir masal yalnız: Orada, o masalda çok uzun yıllar çocuğu olmayan bir gelinin ve bir damadın bir çocuğu olur. Onlar göç ederken o çocuk en arkada devenin üzerindedir salıncakta. Bir kartal gelir çocuğu alır götürür. O aile gideceği yere indiği zaman diyorlar ki beşikte çocuk yok. Annenin feryadı annenin çocuğu için yapmış olduğu türkü de, onları annem çok güzel bir şekilde söylerdi ve ben hep o çocuğun acısıyla başımı yastığın altına sokardım. Ağlamamı annemin duymamasını isterdim. Annem bilirdi ama bilmezliğe gelirdi. Bütün gecelerim gözyaşı içerisinde geçmiştir. Ben işte bu halk şairlerini, hem annemin anlattığı masallarda süslü ve kafiyeli şiirler söylemeye özenmiştim. İlkokul 4. sınıfta bir sınıf öğretmenimiz vardı: “Makbule Yurdeli.” Bir gün derse girdi dedi ki: “Çocuklar bir duvar gazetesi çıkaracağız. Şiir, hikâye, roman işte makale,  deneme yazan kimseler yazsın getirsinler.” Ben de heveslendim. Sivas üzerine bir şiir yazdım. O şiir maalesef aklımda yok; çünkü o şiir defterini beğenmediğim için imha ettim. Keşke şimdi elimde olsaydı… Hiç bir mizah dergisi o defterdekiler kadar beni eğlendiremez sanıyorum. İlk yazdığım sadece bir kıta şiir var. Uyduruk kaydırık değil güzel söylenmiş bir kıta bence, diyorum ki orda:

Görünce dağılır başından yasın,

Dolar çeşmesinden düğümün, tasın

Aman toprağıma usulca basın

Zümrüttür her taşı çünkü Sivas’ın

 

Sivas’ı öyle görüyorum. Hoca bunu beğendi. Duvar gazetesine koydu. Benim adımda sınıfın şairi adına çıktı. Biz hangi dersi göreceksek sınıf öğretmenimiz bize emirler verirdi. Çocuklar yarın sindirim sistemini okuyacağız. Sınıfımızın şairi sindirim sistemi ile ilgili şiir yazsın. Japonya’yı okuyacağız. Öğretmenimiz sınıfın şairi yarın Japonya’yla ilgili şiir yazıp gelsin. Sivas’ta kabarmak kelimesi yoktur. Gubarmak kelimesi vardır. Ben de:

Japonya Japonya karşımda durup öyle gubarma

Var mı sende de bir Sivas bir Konya?

Şimdi bu ve buna benzer şiirlerle ben lise yıllarına kadar geldim. Tabi her yıl daha da geliştirdim kendimi. Lise üçüncü sınıfta okurken, on dört yaşında bir kız kardeşim elektrik kazasında hayatını kaybetti. Sabahleyin evden sapasağlam çıktı. Yolda yürürken bir tele dokunuvermiş öyle dokunmasıyla birlikte toprağa düşüvermesi bir olmuş. Bir gün gittik bunun cenazesini alıp getirdik eve. Bizim için büyük bir yıkım oldu. Ben hemen hemen her gün kız kardeşimin mezarına onun başında oturmak için gitmeye başladım. İlk defa serbest şekilde şiir yazdım o duygularla. Benim kitabımda vardır. Bir ölümün mektubu... Bunları İstanbul’da çıkan Türk Sanatı Dergisi’ne gönderdim. Derginin sahibi Abidin Mümtaz Kısa Kürek, bir mektup yazdı. Sizi, dergimizin şairlerinden birisi olarak kabul ediyoruz dedi. Her ay bize şiir yazıp gönder dedi. Bizim edebiyat öğretmenimiz de Mustafa Ateşli, çok değerli bir öğretmendi. O da edebiyat öğretmeni, diğer sınıflara demiş ki son ayda ve en güzel ölüm şiirlerini arkadaşınız yazıyor. Bunu bana dediler. Hem İstanbul’dan gelen mektup hem öğretmenimin şiirlerimin hakkında böyle demesi beni çok heveslendirdi. 1953 Yılında şiirlerim İstanbul dergilerinde yayılmaya başladı.

Şiirlerimi önce “Yalnızlık” sonra “Duvak” sonra “Seninle” en son “Harman” adlı kitabımda topladım. Bu kitaplarımın tirajı 97000’i buldu. Dua ediyorum Allah’ım inşallah şu 100.000 olur diye.

Ben hep şiirle meşgul oldum 1976-1977 yılına kadar. 1977 Yılında Yugoslavya’da bir şiir matinesine bizim kültür bakanlığımız ve dış işleri bakanlığımız benim katılmamı istemiş. Nasıl benim gibi bir adamı yurtdışına gönderiyorlar şaşırdım. Ben gittim orada gördüklerimi döndükten sonra Türk Eserleri isminde bir televizyon programına verdim. İlk defa Rumeli Türklüğünden bahsettim. Arkasından bulunduğum yerlerde bu Yugoslavya’da gördüklerimi anlattım. O yıllarda Ankara’da çıkan bir dergi vardı: “Hisar Dergisi” Sahibi Mehmet Çınarlı mutlaka bu hatıraları yazmamı istedi benden. Bir sayfa yazmaktansa kırk sayfayı yazmayı tercih edenlerdenim ben. Ama bir gün onun bürosuna gittiğim zaman, beni bir oyunla bir odaya götürüp beni oraya kilitledi. Makaleni yazmazsan kapıyı açmam dedi. Akşama kadar buradasın dedi. İlk yazımı yazdım. O notlar hisarda çıkmaya başladı. Tahminimin üzerinde bir ilgi gördü. Mesela Ahmet Muhit Dıranas dergi daha çıkmadan geliyormuş: Çınarlı, Yavuz Bülent’in makalesini görebilir miyim? diye. Böyle ilgi gördü. Derken kitap çıktı, bir zamanlar eselerini çok büyük hayranlıkla okuduğum kimseler benim bu kitabım için şaheserdir diye yazılar yazdılar. Azerbaycan Üniversitesi’nde birisi... Bana göre her Türk “Üsküp’ten Kosova’yı” okumalıdır. Ama onu okuduğu halde ağlamayan Türk’e ben Türk demem. Etrafımda böyle yakın bir ilgi görünce bu defa ben düz yazı yazmaya başladım. Düz yazıyla yazdığım kitaplar şiir kitaplarımla birlikte yirmiye ulaştı. Kısmet olursa on kitabım daha çıkacak. Bunları neden anlatıyorum biliyor musunuz? Ta basit bir hayattan çıktım, bugüne geldim.

Siz de işi ciddi tutarsanız aynı yollardan geçerek bizim edebiyatımız, bizim toplumumuzda ortaya güzel eserler veren kimseler olabilirsiniz. Ama bu konuda başarılı olabilmeniz için sizin mutlaka okumanız, radyo, televizyon programlarını takip etmeniz ve Türkçenizi zenginleştirmeniz, güzelleştirmeniz gerekir. Hangi meslekte olursanız olun edebiyatınız doğru olsun.

Mert Can ÇAKMAK: Şiir yazarken ailenizin desteğini aldınız mı?

Hayır. Şiir yazarken ailemin desteğini almadım. Babam serbest şekilde yazdığım şiirlere müthiş öfkeleniyordu. Bağırıp çağırıyordu. Nedir bu saçma sapan şeyler? Niçin yazıyorsun? Üsteki mısra on beş hece alttaki mısra on bir hece böyle kepazelik olur mu? Yazacaksan Mehmet Akif gibi yaz! Yazacaksan Ziya Paşa gibi yaz! Tercih-i bendini, terkib-i bendini bana okurdu babam. Ve kızardı, o bakımdan ben dergileri şiirlerimi babamdan gizli gönderirdim. Fakat babamın çok yakın arkadaşı, Vehbi Cemaşkun Türkçe öğretmeni, o da hangi dergide benim ismim çıkarsa tutuyor babama getiriyordu, babam sevinsin diye, babam da akşam geliyor ve o dergiyi çalışma masasının üzerine vuruyor. Saçma sapan şiirler yazmışsın aklını başına al diye bağırıyordu. Ailemden hiçbir destek görmedim. O bakımdan benim yalnızlık isminde kitabımı amcama hitap ettim. Kitabımı amcam İbrahim Bakiler’e bir gönül dolusu sevgi ve saygıyla sunuyorum, dedim. İnsan babası dururken amcasına kitap sunar mı? Sunmaması gerekir. Ama babam hep benim şiirlerimi tenkit ettiği için amcam da işte bu böyle olur yani şiir böyle yazılır diye bana destek veriyordu. Bunun için kitabımı amcama hitap ettim. Babamdan hiçbir ilgi görmedim. Annem gazetelerin başlıklarını kekeleye kekeleye okurdu. Annem öyle tahsilli birisi değildi.

Mert Can ÇAKMAK: Babanız ne iş yapardı?

Babam Sivas Nüfus Müdürü’ydü. Babam Rüştiye Mektebi’nden pekiyi dereceyle mezun olmuş ve anlatılmaz ölçüler içerisinde şiire karşı bir yakınlığı vardı. Çok ezbere bildiği şiir vardı. Bana kızdığı zaman o şiirleri okurdu. Ve anlıyordum ki babamın aklında tercih-i bent ve terkib-i bent ile Ziya Paşa’nın şiirleri vardı, onları ezbere biliyordu. Muallim’den bana şiir okuyordu. Yazacaksan böyle yaz diyordu: Baba, onların tarzı başka benim tarzım başka diyordum. Kabul ettiremiyordum babama. O bakımdan babamdan destek göremedim. Babam da öyle terbiye görmüş. Ben de babamın bana uyguladığı terbiye sistemini çocuklarıma uygulamadım.

Ahmet Mihça AYDIN: İstanbul sevginizden bize bahseder misiniz?

Benim İstanbul sevgimden kelimelerle bahsetmek çok zor. İstanbul, Atatürk’ün ifadesiyle bizim tarihimizin ve medeniyetimizin özetidir ve özüdür. Ben İstanbul’u liseyi bitirince hep şiirlerde ve resimlerde gördüm. 1955 Yılında geldim İstanbul’a. Adım attım fakat hayalimdeki gibi katiyen bulamadım. Büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Benim sevdiğim İstanbul böyle bir İstanbul mu? İstanbul’un bazı semtlerinin Anadolu kasabalarından hiçbir farkı yok diye. Sonra zaman zaman çeşitli güzelliklerini de gördüm. Ben onları şiirlerime de almaya başladım. Fakat itiraf ederim, benim üniversite tahsilim Ankara’da geçti. İlkokulu, ortaokulu, liseyi Sivas’ta okudum. Lise ikiyi Gaziantep’te, lise üçü ve lise dördü Malatya’da okudum. Benim zamanımda liseler dört sınıftı. Yüksek tahsili Ankara’da gördüm ve ilk defa devlet memuriyetine Ankara’da başladım. Ben şahsen karımla şimdi hâlâ münakaşa içindeyim. Ankara’yı İstanbul’dan daha çok seviyorum. Neden biliyor musunuz? Ankara, derli toplu bir şehir… Ankara’da sabah erkenden çıktığımda dört beş arkadaşıma gidebiliyorum. Şimdi İstanbul’da Anadolu’dan Avrupa’ya geçtim mi bir günüm bitiyor benim. Akşam karanlık çöktükten sonra eve gidebiliyorum. Sonra İstanbul çok kalabalık bir şehir... İstanbul’da çok nizama intizama kafa tutan insanlar var. Bu da şahsen beni rahatsız ediyor. Ama İstanbul gerçekten bizim tarihimiz ve medeniyetimizin bir imparatorluk şehri. Bizim imparatorluğumuz da Osmanlı da dünyanın en medeni en muhteşem imparatorluklarından biri. (Biraz düşünerek) İstanbul’u seviyorum ama Ankara kadar değil onu da itiraf ederim.

Fatma Hilâl KARALTI: “Sivas’ta Yoksul Çocuklar” şiirini hangi duygularla yazdınız?

Şimdi Sivas’ta yoksul çocuklar, kızım biraz da benim çocukluğumu anlatıyor. Çocukluğumda Sivas’ta bir daire amirinin oğlu olmama rağmen bin bir sıkıntı içinde geçti o günler. Mesela ben bütün yazları sokaklara, toprağa çıplak ayaklarla basarım. Ayakkabılarım eskimesin diye dışarıda çıplak ayaklarla gezerdim. Kısa pantolonum vardı. Çocukluğumuzda biz sokaklarda bilye ile oyun oynardık. Yuvarlak kilden yapılmış bilyelerdir. Onlardan oynardık ve oynarken diz kapağımızın birini yere koyardık. İşte ilerdeki bir bilyeyi vurmak için ileri atardık. Benim çocukluk yıllarımda diz kapağım simsiyah olurdu. Kirden böyle buraları hep çatlardı. Şimdi babam çocukluğumda bana bir tane bile oyuncak almadı. Hiç hatırlamıyorum yani babamın bana oyuncak aldığını. Etrafımızdaki insanlar da benden farksızdı. Ben zor şartlar altında okudum. Avukatlık için Ankara’ya geldiğim zaman bir kış günü Sivas’ın ilçelerinden biri olan Hafik’te bir duruşmam vardı. Gittim orda duruşmaya girdim. Hafik ile Sivas arası galiba yedi kilometre. Bizi Hafik’ten getiren araba şehre giremedi. Şoför: “Şehre girdiğim takdirde caddede en hafif bir şekilde frene bassam otobüs 360 derece döner, zemin buz olduğu için sizi şehrin dışına bırakıyoruz.” dedi. İyi ki öyle yaptı. Kepçeli bir yer var, bizi orada bıraktı. Hava çok soğuktu ben de paltomun yakasını kaldırdım. Çantamı elime aldım çok süratli adımlarla yazıhaneme yürümeye başladım. Caddede dipte bir cami var. Meydan cami aşağıda kalmış. Şurada bir meydan cami... Caminin karşısında kahvehaneler var. Tek katlı bu tarafta da sırtınızı verseniz yıkılacak bir çarşı var. Sipahi çarşısı denir. Tam meydan caminin önüne geldim baktım ki, caminin karşısındaki kahvehanelerden bir çocuk fırladı. Yaşları on bir, on iki civarında koltuğunun altında bir vita kutusu aynı zamanda çok kötü boyacı sandığı. Omzunda bir çocuk var. O da dört yaşlarında ya var ya yok. Saçları üç numaraya vurulmuş. Üstünde gri bir entari var. Öyle üşüyor ki çocuk, abisinin başından tutamıyor. Elleri böyle yumruk halinde... Kahvehaneden çıkan çocuk, buraya Sipahi Pazarına gelirken: “Boya cila yimbeş, boya cila yimbeş, boya cila yimbeş’’ diye bağırarak koşuyordu. Birdenbire böyle, eksi yüz derecede kalmış gibi dondum. Ve kendi kendime dedim ki:  Bu soğukta bu çocuğa birisi ayakkabısını boyatmak istese, oturacak bu vita kutusunun üzerine yirmi beş kuruş almak için beş on dakika ayakkabı boyayarak geçirecekti. Bir de omuzlarında kardeşi varken. Beni çok duygulandırdı bu manzara. Yazıhaneye gitmek üzere yürüyordum. Yazıhaneye gitmedim. Doğru eve geldim, günlerce boya cila yimbeş dedim. Karım: “Nedir bu boya cila yimbeş?” diye sordu. Anlatsaydım böyle bir manzarayla karşılaştığımı; o beni çok duygulandırdı deseydim, biliyordum itirazlarla karşıma çıkacaktı. “Senin derdin yok da dert ediniyorsun kendine.” diyecekti. O bakımdan hiç söylemedim. Öyle dudağıma yapışan bir kelime… Ve Sivas’taki yoksul çocukları düşünerek bir baktım ki şiir hazır vaziyette. Ben şiir yazmaya başlayınca, benim bir çalışma odam var. Kapıyı kilitlerim, içeriye kimseyi almam. Loş bir havada yazacaklarımı yazarım. Şiirlerimi de yazılarımı da böyle yazardım. Sivas’ta yoksul çocukları hüngür hüngür ağlayarak yazdım. Ben bir mesele karşısında gözyaşlarımı tutamam. Mesela “Antepli Şair” şiirimi de ağlayarak yazdım. Nasıl yazdıysam öyle kaldı. Gönderdim İstanbul dergilerine. Aziz Nesin diyor ki: “Böyle şiirler yazdığı halde Yavuz Bülent neden solda değil” anlamak mümkün değil. Benim de bu adamların bu cehline anlamam mümkün değil. Onlar sanıyorlar ki Türkiye’de fakir fukaranın meseleleriyle sadece kendileri ilgileniyor. Hayır, hiç alakası yok bu konuda yüreği yanan, ona ilgi duyan benim gibi şiir yazan kimseler Türkiye’deki milliyetçi Müslüman vatanperver insanlar dinden gelen duygularla biz bu insanlara kol kanat geliyoruz. “Sivas’ta Yoksul Çocuklar”  hem benim çocukluğu hem Türkiye’nin yoksul çocuklarını işleyen bir şiir olarak kitabımda bağdaş olup oturdu. Şimdi sizin gibi kimseler o şiiri ezbere okuyorlar. Ben de o şiiri ezbere okuyanlar olunca duygulu olarak dinliyorum.

Nursena UYGUN: Ailenizde, çevrenizde şiirle veya edebiyatla uğraşan kimseler var mı?

Benim soyum sopum Aldan Köyü’nden Türkiye’ye göçmüş. Benim bir dedem var. 110 Sene yaşamış… İsmi Hacı Mahmut Elkarababi. Notları sayesinde bizim soy kütüğümüzü oluşturmuş. Benim dedem de Türkiye’ye yerleşmiş. İlk defa Maraş’a yerleşmişler. İşte o Maraş’a yerleşen Mehmet Sahabi isimli dedem şairmiş. Şiirleri varmış. O dedem vefat etmiş elimizde onun hiçbir şiiri yok. Babamın ifadesine göre ben ona çekmişim. Benim evimde 10000 kitabım var kızım da oğlum da onlar iktisadi meselelerle meşguller.

İlayda ÖZKAN: Şiir yazarken şekle mi önem verirsiniz içeriğe mi? 

İkisine de. Şimdi benim şiirlerim halk tarzıyla ele alındı. Önce halk tarzıyla başladım. Hep de düzenli ve kafiyeli şiirler yazdım. 6+5 veya 4+4 veya 4+3 filan diye. Sonra serbest vezne geçtim. Şimdi serbest vezinle yazmış olduğum şiirlerde kayıtsız ve şartsız halk tarzımın vezinleri vardır. Bakarsınız 6+5, 4+4, 7+7 şeklinde mısralar gelir. Mutlaka kafiye vardır. O bakımdan ben şiirde veznin, kafiyenin, mananın mutlaka bulunması gerektiğine inanan kimselerdenim. Benim bir şiirim var şaşırdım kaldım. Hep 7+7, 7+7 yazılmıştır. Mısralar kendi aralarında kafiyelidir. Mesela birinci mısra 8+7

Sözde senden kaçıyorum doludizgin atlarla

Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla

Karşıma çıkıyorsun en serinlik botlarla

Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla

Yüreğimin başına noktalarla hatlarla

Baş başa kalıyorum sonunda ey hatlarla

Sözde senden kaçıyorum doludizgin atlarla

Hep 7+7, sadece birinci mısra 8+7 ama diğerleri 7+7 istesem birinci mısrayı 7+7 yapabilirim. Ama o havayı vermez. Vurgulamak istediğim mana uçup gider. Yani şekle de manaya da önem veririm. Diğer şiirlerim de öyle.  

Size tavsiyem: Şiiri çok sevecekseniz, şiir ezberlemeye gayret edeceksiniz.

Zeynep SONUVAR: Bize vakit ayırdığınız ve bizi aydınlattığınız için arkadaşlarımız ve okulumuz adına size çok teşekkür ediyoruz.

 

Beyza MOR                        6-A           554
Ahmet Mihça AYDIN          6-C           757
Nursena UYGUN                6-C           307
Mertcan ÇAKMAK               7-B            650
Zeynep SONUVAR              7-B            361
İlayda ÖZKAN                     7-B            504
Ayşenur ÖZTÜRK                7-C            33
Fatma Hilâl KARALTI          7-D            249
Emir Gülbay                         7-D            39

 


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA