TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret1365897
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

AKIL HİKAYELERİ

 AKIL



Gothamlı
oniki adam

 

            Bir gün Gothamlı oniki adam balık avlamaya gitmişti. İçlerinden bazıları nehre girmeyip kıyıda durmayı tercih ettiler. Akşam eve dönerken birisi diğerlerine şöyle dedi:

            “Büyük cesaret gösterip suların içinde yürüdük. İnşallah içimizde kimse boğulup da ölmemişti”

“Kolayı var” dedi diğer birisi, “hemen anlarız; yola çıktığımızda oniki kişiydik.”

Sonra, kendilerini saydılar. Hepsi onbir kişi buldu.

“Birimiz boğulmuş!” dediler birbirlerine.

Balık avladıkları nehre geri döndüler ve ah-vah ederek kaybolan arkadaşlarını aramaya başladılar. O sırada oradan geçmekte olan bir saraylı onlara ne aradıklarını ve neden bu kadar üzgün olduklarını sordu.

“Ah” dediler, “Bügün nehre balık avlamaya gelmştik: yola çıktığımğzda oniki kişiydik, ama birimiz boğuldu.”

“Peki şimdi kaç kişisiniz?” dıye sordu saraylı.

“Onbir” dediler bir ağızdan.

Saraylı, adamların sayarken kendilerini unuttuğunu hemen anlamıştı.

“Peki,” dedi Gothamlılara, “eğer onikinci arkadaşınızı bulursam, bana ne verirsiniz?”

“Efendim,” dediler, “bütün paramızı size veririz. Yeter ki, zavallı arkadaşımızı bulun.”

“Peki” dıyen onları sıraya dizdi. Ve sıranın en başındaki adamdan bütün parasını aldıktan sonra omzuna elındeki kamçıyla vurdu ve saymaya başladı:

Sonra tek tek diğerlerine de aynısını yaptı. Herbirinin önce parasını aldı, sonra kançısıyla omzuna vurdu ve sonuncu adama kadar geldi:

“İşte bu da oniki!”

“Allah senden razı olsun” dedi Gothamlılar, “arkadaşımızı buldun ya, verdiğimiz parayı fazlasıyla hak ettin!”

 

 

DÜSÜNDÜREN CEVAPLAR


LÂF
Lâfı uzatanlara ne yapmak lâzım diye Farabî'ye sormuşlar, şöyle demiş:Uzun konuşanı kısa dinlemeli.

EDEPSIZ
Cenap Sehabeddin'e:

* Su edepsize neden bir tokat vurmadın? dediklerinde,su cevabi vermiş:* Eldivenim yoktu, iğrendim.

ELBISE
İngiltere Kralı George ile görüştüğü sırada, Gandi'nin üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü vardır. Davetten çıkınca bir gazeteci sorar:
* Kiyafetiniz, bir kralla bulusmak için yeterli miydi?
Gandi, hiç aldirmadan cevap verir:
* Kral, ikimize de yetecek kadar giyimliydi.

SIIR
Bir semsiye tamircisi, yazmis oldu=u siirlerini incelemesi için Sekspir'e gönderdiginde, ünlü yaza=in cevabi su olur:
* Dostum, siz semsiye yapin, hep semsiye yapin, sadece semsiye yapin...

SIPA
Köylü, yeni dogan bir sipa=i! kucagina almis evine dönerken, iki ortaokul ögrencisi kendisine t=kilir ve:
* Hayrola amca, derler. Oglunu nereye götürüyorsun böyle?=BR>Adam, kendine yapilan bu terbiyesizlige aldirmamis görünerek cevap verir:
* Gittiginiz okula kaydin= yaptiracagim.

VAPUR
Necip Fazil Kisakürek vapurla Karaköy'e geçerken,yanina biri yaklasip:
* Üstad, diye sormus. Peygamberlere ne diye gerek duyuldu, biz kendimiz yolumuzu bulabilirdik .

Necip Fazıl, okudugu kitaptan basini kaldirmadan:
* Ne diye vapura bindin ki, cevabinı vermis. Yüzerek geçsene karsiya

 

KULAK
Kulaklarinin büyüklügü ile ünlü olan Galile'ye hasimlarindan biri:
* Üstad, demis. Kulaklariniz bir insan için biraz büyük degil mi?
Galile:*Dogru, demis. Benim kulaklarim bir insan için biraz büyük ama,seninkiler de bir esek için fazla küçük sayilmaz mi?

YAMA
Incili Çavus, O=manli elçisi olarak Fransa Kralina gönderildigin! de, elbiselerinin bazi yerleride yama varmis. Kral,bunlari görünce dayanamayip:
* Bana senden =aska gönderecek adam bulamadilar mi?diye sorunca,Incili Çavus:
*Osmanlilar, adama göre adam gönderirler, cevabini vermis. Beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek.

MEZAR
Amerikali isadami, Çinliyle alay ederek sormus:

* Mezarlariniza koydugunuz pirinçleri, ölüleriniz ne zaman yiyecek?Çinli, basini kaldirmadan cevap vermis:
* Sizin ölüleriniz, koydugunuz çiçekleri kokladigi zaman.

TARIF
Ekrem Hakki Ayverdi, sik sik "nasilsini?" diye soran bir arkadasina:
* Uzun boylu, mavi gözlü, cevabini verirmis.

NAPOLYON
Vaktiyle Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon Bonapart'i bir muharebede tenkide kalkisip parmagini harita üzerinde gezdirerek:
* Önce surasini almaliydiniz, sonra buradan geçerek ötesini zaptetmeliydiniz, gibi fikirler yürütmeye baslayinca,Napolyon:!
* Evet demis, onlar parmakla alinabilseydi dedigin gibi yapardim.

BAYTAR
Bir toplantida, zamane gençlerinden biri güya M.Âkif'i küçük düsürmeye çalisip:
* Afedersiniz, siz baytar misiniz? demis.
M. Âkif hiç istifini bozmada= su cevabi vermis:
* Evet, bir yeriniz mi agriyordu?

YARIS
Bir ihtiyar, yaslandigi için kendini yormamasini ve istirahat etmesini isteyenle=e su cevabi vermis:
* Eger bir yarisa katilmis olsaydiniz, hedefinize yaklastiginizda yavaslar miydiniz?

 

AKBABA VE ÇAYLAK

            Akbaba ile çaylak, güneşli bir yaz günü, beraberce uçuşa çıkmışlar. Hava berrak, her taraf   yeşilliklerle kaplıydı. Etrafı seyrede seyrede yükseldiler. Yükseldikçe içlerindeki uçma isteği artıyordu.

            Artık bir hayli yüksekteydiler.Akbaba  çaylağa dedi ki:Uzağı benden daha fazla gören bir kuş veya bir insan olduğunu zannetmiyorum.Çaylak, akbabanın bu sözlerinde biraz övünme kokusu aldı.

Bu bir iddiadır. İddiayı ortaya atmak kolaydır. Fakat ispatı gerekir. Haydi bakalım, şu ovanın etrafında neler görüyorsun? Bana söyle.

Akbaba, çaylağın inanmamış görünmesine biraz içerledi: “Ona gördüklerimden öyle bir şey söyleyeyim ki, benim gözlerimin ne keskin olduğunu anlasın.” Diye düşündü.Akbaba:

Eğer sözüme inanırsan, ovanın şu tarafındaki ağaçların yanında bir tanecik buğday görüyorum, dedi.

Bunu söyledikten sonra gururla çaylağa baktı. Akbabanın bu sözüne çaylak şaşırdı. Fakat soğukkanlılığını elden bırakmadı:

Pekala! Haydi öyleyse, inelim bakalım! Sözün doğru mudur? Gerçekten orada bir buğday tanesi var mıdır?Birlikte, hızla aşağıya doğru süzüldüler.Akbaba gördüğü buğday tanesinden gözünü ayırmıyor, ona yaklaştıkça heyecanlanıyordu.Çaylak, hemen o yakınlardaki ağaca kondu. Akbaba, buğday tanesine doğru uçtu.Fakat ne yazık ki o bir tuzağın buğdayıydı.Akbaba, buğdayı alayım derken tuzağa yakalandı.Zavallı akbaba, bir buğday tanesi için tuzağa esir olacağını bilemedi.Düşünmedi ki her sedef, içinde inci taşımaz. Her tuzağa esir olacağını bilemedi.Akbabanın tuzağa tutulduğunu gören aylak ona seslenerek:

Arkadaş, tuzağı göremedikten sonra, taneyi görmüşsün bundan ne çıkar?…. dedi.

 

 

AKILLI VEZIR

 

Akilli adam için akil, zengin için mal, zahid için ibadet kiymetlidir. Kimi ava merak salar av aletleri toplar, dülger nerede bir rende görse; hangi agaçtan yapmislar, agzi nasil, tutacagi ne kadar der inceler zevkle, neseyle. Bu anlatacagimiz padisah da akillimi akilli, her isini o sahada ün almis vezirlerine  danisir, danistigi için de sastigi, yanlis bir karar verdigi görülmemis o güne kadar. Hepsi bir birinden akilli otuz kadar veziri vardi, lakin Eyaz’in yeri bas köse, söyledigine en çok itibar olunan idi. O’nun bilgeligi, verdigi kararlardaki isabeti, padisah tarafindan en çok seviliyor olmasi, dolayisi ile hepsinden kat kat fazla ücret almasi, kiskançliklara, çekememezliklere sebep olmus, zaman zaman yaptiklari: -O’nun bizden ne farki var?   

-Neden bizlerden çok daha fazla ücret aliyor?

-Akilli, akilli ama hepimizden de daha akilli degil ya!. Gibi dedikodular ediyorlar, hasetlerinden ne yapacaklarini bilmez bir halde saga sola satasirken, padisahi dahi elestirir, kinar hale gelmislerdi. Bu dedikodulardan haberdar olan padisah, buna bir nihayet vermek, hem de Eyaz’i bas üstünde tutmanin, O’na fazla ücret vermenin bir adam kayirma degil, hakkettigini hepsine göstermek için bir av düzenledi, tüm vezirlerini çagirtti, Eyaz’i götürmedi yaninda. Avlandilar uzunca bir zaman, mola aninda, karsidaki su basinda bir kervanin konakladigini gördüler. Padisah vezirlerinden birini çagirarak:

-Git sor bakalim, o kervan hangi sehirden geliyor? Dedi. Vezir kosarak gitti, döndü:

-Rey’den geliyormus Padisahim!. Dedi.

-Peki!.. Nereye gidiyormus. Vezirde ses yok, ikina sikina: -Sormadim Padisahim, deyiverdi. Padisah ikinci vezire dönerek:

-Sen git sor bakalim, nereye gidiyormus?.. Oda bir kosu vardi, geldi:

-Yemen’e gidiyormus, devletli padisahim.. dedi.

-Peki!... Yükü ne imis? Kalakaldi vezir, çünki sormamisti. Basini önüne düsürdü, bagladigi ellerini kizginlikla sikti, içinden de: "Aptal kafam.. Nasil da akil edemedim?." diye hayiflanirken padisah baska bir veziri yükün ne oldugunu ögrenmek için gönderdi. Giden vezire döndügünde, sevinçle, önemli bir isi basarmis olmanin rahatligini hissederek:

-Her cins mal varmis Padisahim. Lâkin çogu Rey kâsesi imis, dedi.

-Peki!.. Rey’den ne zaman çikmis?. diye sorunca, o akli gevsek vezir de âciz kaldi... Böylece tüm vezirlerini teker teker gönderdi, ama hiç biri ikinci soruyu bile cevaplayacak bilgi almadan döndüler. Eyaz’in saraydan çagirilmasini emretti padisah, getirtti.

-Karsi ki kervana git, nereden geldigini sor bakalim? dedi.. Eyaz gitti, dönmesi digerlerine göre daha uzun sürdü, geldiginde padisahin önünde saygiyla selam vererek:

-Rey’den gelip,Yemen’e gidiyormus padisahim. Yükünde her sey olmakla birlikte fazlaca Rey kâseleri varmis, Yola çikali dört ay olmus, burada bir kaç gün dinlenip, sevketli padisahimiza hediyeler sunup yollarina devam edeceklermis daha sonra... dedi. Padisah alayli alayli yüzlerine bakti tüm vezirlerin. Içlerinden biri:

-Su bir gerçek ki; bizler memleketin en akilli kimseleriyiz, yoksa padisahimiza vezir olabilir miydik, fakat Eyaz hepimizden daha akilli. Öyle oldugunu da simdi ispat etti. Ama akil Allah vergisidir insanda, çalismakla elde edilmez ki?.. Ayin güzelligini de, gülün kokusunda ki letafeti de Allah ihsan etmistir.

-Padisah onlara dönüp dedi ki:

-Insanin elde ettikleri çalismasinin karsiligidir. Yoksa Adem: "Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik.." der miydi?.. "Eger bu suç ise bu benim kaderimdendir.." derdi. Iblis gibi, hani: "Sen beni azdirdin; hem kadehimizi kiriyor, hem de dövüyorsun" demisti ya, halbuki: Takdir hakdir ama, kulun çalismasi da hakdir. Kendinize gelin. Seytan gibi olmayin. Kadere az bahane bulun. Ahmet kan dökerse cezasini Mehmet mi çeker? Bu olur mu?.. Suçu kendinizde bulun. "Kim bir zerre miktari hayir islerse karsiligini alir, kim de zerre miktari ser islerse karsiligini görür" âyetini duymadiniz mi?.. Her kesin basi önünde, içlerinde nedamet, kalplerinde yumusaklik vardi...

 

 

Aptal Ayı’nın dostluğu

 

Orman... Bütün hayvanlar ve bitkiler aleminin uyum ve denge içinde yaşadığı bir yer. Vahşi hayvanlar yaratılışlarının gereği, ancak acıktıkları zaman bir başka canlıyı öldürüyorlar.

Ayının biri, başına geleceklerden habersiz, yüzüne konan sinekleri kovalayarak uyumaya çalışıyordu. Yalnızdı. Ailesinden ve arkadaşlarından uzaklaşmış, tenhada yalnızlığın keyfini çıkarıyordu.

Büyük bir boğa yılanın ise karni çok acıkmış av arıyordu. Dolaşırken tek başına uyumaya çalışan ayıyı gördü. Sessizce yaklaşan boğa yılanı, ayıyı belinden sarsarak sikistirmaya basladi. Ayi korkuyla ve can havliyle feryad etmeye, yilanin elinden kurtulmaya çalisiyordu. Boga yilani da ayiyi siktikça sikiyordu. O sirada ormandan geçen bir avci, ayinin bagirtilarini isitti ve ayiya yardim etti. Avci, ayiyi yalandan kurtardi ve yilani öldürdü. Ayi da bu sayede ölümden kurtuldu.

Ölümden kutular ayi, bu iyiliginden dolayi avcinin pesinden ayrilmadi. Avci, defalarca ayiya artik pesini birakmasini söylediyse de ayi, sadik bir köpek gibi, avcinin her an yanindan ayrilmiyordu.

Avci, bir gün hastalanip yataga düstü. Ayi da avciya sevgisinden ona bekçilik ediyordu. Komsularindan biri avciyi ziyarete geldiginde bakar ki, hasta komsusunun basucunda bir ayi durmakta ve ona hizmet etmektedir... Bu ise pek sasirdi:

- "Komsum! Bu ne hal? Bu ayi ne ariyor burada?" diye sordu.

Hasta avci, ayiyi büyük bir yilandan kurtardigini, o günden beri de ayinin kendisine baglanip, bir an bile yanindan ayrilmadigini anlatti. Komsusu güngörmüs, tecrübeli biridir.

"Aman komsum! Sen ne yaptiginin farkinda misin? Budalanin dostlugu, düsmanliktan beterdir. Bu budaladan kurtulmanin çaresi ise, onu hemen yanindan uzaklastirmandir" diye ögüt vermeye çalisti. Fakat avci, ayinin gösterdigi sadakata öylesine kendini kaptirmisti ki, komsusunun dogru sözü ona diken gibi batti ve:

- "Sen bunu hasedinden söylüyorsun. Tabü sana böylesine bagli bir ayin yok. Bana gösterdigi sevgiyi kiskandin. Onun ayiligina ne bakiyorsun? Asil onun bana gösterdigi sevgiye, hürmete bak" diye komsusuna kizdi.Nasihat veren komsu:

"Saflarin, aptallarin sevgisi aldaticidir. O seni sever gözükür ama bir gün onun sana çok büyük zarari dokunur. Seni çekemedigimi söylüyorsun fakat, benim bu hasedim, onun muhabbetinden daha iyidir.

Haydi kalk! Kendine gel ve vakit geçmeden su ayiyi buradan uzaklastir. Bir ayiyi hemcinsin olan bir insana tercih etme" diye kâh kizarak, kâh yalvararak adama dogru yolu göstermeye çalistiysa da, hasta ayinin dostluguna güvenmekte ve:

- " Ey hasedci! Haydi isine git! Bizimle ugrasma!" diye komsusunu kovar.

Avcinin komsusu nasihata devam eder:

- "Ey komsum! Bana düsen seni tehlikeden kurtarmakti, ama talihin ve aklin yokmus. Ben bir ayidan asagi degilim. Onu birak da sana ben arkadas olayim. Ugrayacagin tehlikeyi düsündügüm için yüregim oynuyor. Mü'minin zekasindan, kavrayisindan sakinin. Çünkü o, Allah'in kendisine verdigi bir nur ile görür ve baktigini anlar buyrugunu duymamazliktan gelme!"

Komsunun güzel ögütleri avcinin kulagina girmedi. Çünkü o, komsusuna karsi su-i zan yani kötü duygu tasiyordu. Böyle olunca dogru ve akilli düsünemedi. Nasihatin kiymetini bilemedi.

Komsusu hastanin elinden tutmak istediyse de, hasta elini çekti. Sonunda komsusu da onun bu akilsiz tavirlarindan bikti ve:

- "Akilli bir dost olmadigin için gidiyorum" diyerek evden uzaklasti.

Hasta da:

- "Git ve beni düsünme! Münasebetsiz sözlerinle de benim canimi sikma" dedi.

Avci do gru sözlü komsusuna türlü kabahatler buldu da, ayiya karsi sevgisinden vazgeçmedi.Nasihatçi komsu, artik hastayi birakti ve yüregi yandigi halde "lâ havle" çekerek geri döndü. Kendi kendine:

- "Benim buca çabami, nasihat vermemi düsmanlik saniyor. bundan sonra nasihat yolu kapandi" diyordu. Çünkü nasihat dinleyene ve isteyene verilir. istemeyenlerden ise "onlardan yüz çevir, onlarla ugrasma ve bekle" emri uygulanir.Çünkü insanlar madenler gibidir. Nasihat kabul edenler en kiymetli madendirler, etmeyenlerin ise degeri düsüktür. Eger bir adam benim degerimi ve iyi niyetimi anladiysa bu, benim için dert degil. Bir takim yarasalarin benden nefret etmesi benim için degerlidir. Eger pislik böcegi bir gül suyuna ragbet gösterirse, onun gülsuyu olmadigina delalet eder. Müsrikler de Hz. Peygamber'den hoslanmadilar, çünkü onlar pislik böcegi gibi, pisliklere ve pis kokulara alisiktilar. Esekler de insanlarin yemege tenezzül etmedikleri küllük için bayilirlar.

Ayiyla dostlugu kabul etmis olan avci, bu dostluktan son derece memnundu.Avci bir gün uyudu.Bir sinek avcinin yüzüne konup duruyordu. Ayi, efendisine iyilik olsun diye sinegi kovaliyor, fakat sinek tekrar tekrar geliyordu. Ayi, ne kadar ugrastiysa sinegi bir türlü uzaklastiramiyordu.Ayi, sinegin sahibini böylesine rahatsiz etmesine dayanamadi. Sinegi öldürmek lazimdi. Kosarak gitti, dagdan kocaman bir kaya parçasi kapti. Sinegi öldürmek maksadiyla uyuyan sahibinin yüzüne indirdi. Koskoca tas avcinin kafasini parça parça etti.Avci da ayi ile dostlugunun cezasini hayatiyla ödedi.

Ögütler

* Ahmaktan uzak olun. Ahmak, akilsiz insanlarla dost olmayin, hatta ondan uzaklasin. Çünkü iyi gibi gözükür fakat, öyle yerde kötülügü dokunur ki neye ugradiginizi sasirirsiniz.

* Aptalin sevgisi ayi sevgisi gibidir. Onun kini, sevgidir. Sevgisi kindir.

* Din ögüttür. Nasihat dinleyene ve isteyene verilir. Istemeyenlerden ise onlardan yüz çevir, onlarla ugrasma ve bekle" emri uygulanir. Çünkü insanlar madenler gibidir. Nasihat kabul edenler en kiymetli madendirler, etmeyenlerin ise degeri düsüktür.

* Mü'minin firasetinden korkun. Çünkü o Allah'in nuruyla bakar. Baskalarinin görmedigini görebilir.

* Cins cinsi çeker. Herkes kendi aklina uygun olanlarla dostluk kurar.

 

 

EĞRİ MİNARE

Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti O gün gelince istanbul'un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti Herkes hayranlıkla bu Türk mucizesini seyrediyordu Fakat bunlar arasında bulu nan bir çocuk, "Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!" diye bağırıyordu Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan'a kadar ulaştı Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, "Yavrum hangi minare eğri göster bana" dedi Çocuk da "İşte şu" diye minarelerden birini gösterdi Mimar Sinan hemen adamlarını topladı Uzun halatları biribirine ekletip minareye bağlattı "Çekin yukarı doğru!" diye çektirmeye başladı Çocuğa da, "Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver" dedi Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı Çocuk bir süre sonra, "Tamam, minare doğruldu" diye bağırdı İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler Başından beri olaya tanık olan Sinan'ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan'a yöneltti:-Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok O halde niçin düzeltmeye kalkıştın? Mimar Sinan'ın cevabı inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:

- Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını Ama çocuğun kafasındaki "minare eğri" intibaını da öyle bırakamazdım Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki "eğri" kanaati silinsin Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı.

 

Fizik Sınavı 


Kısa bir süre önce, benden bir fizik sınavı puanlamasında hakemlik yapmamı isteyen meslektaşımdan çağrı aldım. Meslektaşım fizik sınavındaki bir soruya verdiği yanıt nedeniyle öğrencilerinden birine "sıfır" puan takdir etmişti. Öğrencisi de "eğer puan yöntemi adil olsaydı,en yüksek puanı alacağını" iddia etmekteydi. Meslektaşım ve öğrencisi sonunda verilen yanıtı, tarafsız bir hakeme puanlatmak için anlaşmaya varmışlardı. Hakem olarak da beni seçmişlerdi. Arkadaşımdan çağrıyı alır almaz, kendisine uğradım ve sınavda sorulan soruyu okudum:

"Barometre yardımıyla yüksek bir binanın yüksekliğinin ne şekilde saptanacağını gösterin."

Öğrencinin yanıtı da şöyleydi:

"Barometreyi binanın en üst katına çıkarırız. Barometrenin ucuna bir ip bağlar ve yukarıdan caddeye sarkıtırız. Tekrar ipi yukarı çeker ve ipin uzunluğunu ölçeriz. İpin uzunluğu bize binanın yüksekliğini verir."
Yanıt çok ilginçti, fakat öğrenciye bunun için puan verilebilir miydi?Öğrencinin, soruyu tam ve doğru biçimde yanıtladığından, bu sorudan tam puan almak için güçlü bir nedene sahip olduğunu anladım. Diğer taraftan öğrenciye tam puan verilecek olursa, öğrenci fizik dersinden yüksek bir notla geçecekti. Yüksek bir not ise öğrencinin fizik dersiyle ilgili davranışları kazandığının göstergesiydi, fakat sorunun yanıtı onun fizik bildiğini ortaya koymuyordu. Bunun üzerine öğrenciye ayni soruyu bir daha yanıtlamasını önerdim.
Anlaşmaya vardıktan sonra, öğrenciye soruyu yanıtlaması için 6 dakikalık bir sure tanıdım ve yanıtın içinde onun fizik dersinde kazandığı davranışları ortaya koyması gerektiğini söyledim. Beş dakika geçmesine karşın, öğrenci hiç bir şey yazmamıştı. Başka bir sınıfta dersimin başlamak üzere olduğunu söyleyerek yanıt vermekten vazgeçip, geçmediğini sorudum; fakat öğrencinin cevabi: "Hayır vazgeçmedim" seklindeydi.
"Bu soruya verilebilecek pek çok yanıtı olduğunu, bunlardan en iyisini seçmeye çalıştığını" belirtti. Karıştığım için özür dileyip,soruyu çözmeye devam etmesini söyledim.Bir dakika sonra öğrenci yanıtını verdi:

"Barometreyi binanın en üstüne çıkarırım ve çatı katından aşağı eğilerek barometreyi bırakırım. Bırakır bırakmaz kronometreyle zaman  tutmaya baslarım. Barometre yere çarpar çarpmaz kronometreyi durdurur ve "S= 1/2 at2 " (S eşit bir bolu iki a t kare) formülü ile binanın yüksekliğini hesaplarım. "Bu yanıt karsısında, meslektaşıma devam etmek isteyip istemediğini sordum.Meslektaşım öğrenciye hak ettiği puanı vereceğini söyledi. Tam yanlarından ayrılırken öğrencinin "pek çok yanıtı bulunduğunu" söylediğini hatırlayarak, diğer yanıtların neler olduğunu sordum.

"Evet, barometre yardımıyla yüksek bir binanın yüksekliğini bulmanın pek çok yolu vardır" dedi.
"Örneğin,güneşli bir günde dışarı çıkar, hem barometrenin gölgesini hem de barometrenin boyunu, daha sonra da binanın gölgesini ölçerek, basit bir oranlamayla yüksekliğini bulabiliriz."

"Çok güzel, diğer yöntemlerin nedir?" diye sordum.

"Çok basit bir yöntem daha var ki onu siz de beğeneceksiniz. Bu yöntemde, barometreyi elimize alır ve binanın merdivenlerinden en üst kata doğru tırmanmaya baslarız. Merdivenleri tırmanırken barometrenin boyu kadar duvar boyunca işaretleyerek ilerleriz. Daha sonra işaretleri sayarız ve işaretlerin sayısı bize barometrenin birimi cinsinden binanın yüksekliğini verir. Bu yöntem doğrudan ölçmeye örnektir."
Daha karmaşık bir yöntem isterseniz, bunun için barometreyi bir ipin ucuna bağlar ve sarkaç gibi sallamaya başlarsınız. Böylece en alt katta ve binanın en üstünde "g" değerini saptayabilirsiniz. Bu iki g değerinin farkından ilke olarak binanın yüksekliğini bulabilirsiniz."Sonunda öğrenci sözlerini şu şekilde tamamladı:
"Eğer çözüm için, fizikle bir sınırlama getirmezseniz daha pek çok yanıt bulunabilir. Örneğin, barometreyi alıp alt kattaki kapıcının odasına gidersiniz. Kapıcıya eğer binanın yüksekliğini size söyleyecek olursa barometreyi ona vereceğinizi bildirir ve binanın yüksekliğini öğrenebilirsiniz."

 

 

 

 

GARCİA'YA MEKTUP

 

Garcia"ya Götürülecek Mektup"un günümüzde hatırlanmasında çok ama, çok yarar var.

* * *
1904 Rus-Japon harbinden önceydi. Amerikan gazetelerinin birinde "Garcia"ya Götürülecek Mektup" başlıklı bir yazı çıktı. Yazan tanınmamış bir muhabirdi. Fakat bu kısa yazının anlattığı gerçekler, yüzlerce kitapla anlatılanlardan daha derin, daha özlü idi. Yazı tesadüfen Çarlık Rusya"sının Demiryolları Nazırı"nın eline geçti. Nazır, bütün memurlarının bu yazının kopyasını yanlarında taşımasını sağladı. O sırada Rus-Japon savaşı başladı. Japonlar esir ettikleri Rus Demiryolları mensuplarının hepsini üzerinde bu yazıyı görerek meraka düştüler. Japon Maarif Nezareti bu yazıyı inceledikten sonra birer nüshasının bütün Japon yurttaşlarının okuyup yanlarında taşımalarım emretti. Bu yazı, şimdi Birleşik Amerika"da bütün kara ve deniz kuvvetleri mensuplarına ve izcilere verilmektedir. Bu bir gelenek olmuştur.
***
Amerika Kurtuluş Savaşı"nın bir safhasında İspanya Sömürge Ordusu"nu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia"nın ordusuna talimat göndermek icabetti. Cumhurbaşkanı Mc Kinley, General Garcia"ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması gerekiyordu. Başkomutanlık karargahında Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü.
Mektubu götürmeye Teğmen Rowan görevlendirildi. Teğmen Rowan mektubu aldı, torbasına koydu, gitti, döndü, tekmilini verdi. Garcia talimata uyacaktı.Teğmen Rowan mektubu alınca:
"Bu Garcia da kimdir? Nerede bulunuyor? Oraya nasıl gidilir? Atla mı, trenle mi? Harcırahımı kim verecek? Arkadaşım Thomas ata daha iyi biner, onu gönderirseniz olmaz mıydı? Eşim biraz rahatsız, hem bu hafta izin sırasındaydım" demedi.Benim burada anlatmak istediğim, Teğmen Rovvan"ın dört gün sonra Küba kıyılarına ulaşmasının, ormanlara dalarak üç haftalık bir seyahati yaya olarak tamamlamasının, dağlarda ve ormanlarda Garcia"yı bulmasının hikayesi değildir. Burada anlatmak istediğim husus, bu adamın kişiliğinin her okula örnek insan modeli olarak tanıtılmasının gerekliliğidir. Dünyanın her yerinde. Allah"ın her günü, milyonlarca yöneticinin Garcia"ya gönderecek mektubu vardır. Öte yandan, gençlerin muhtaç oldukları bilgiler sadece bir dizi teoriler değildir. Kendilerinden istenen vazifeleri kendi iradeleri ile sonuçlandırma idrakine ve eğitimine de sahip olmalarıdır. Bugün en çok muhtaç olduğumuz budur.
Hizmette fertlerin ilgisizliği ve bilgisizliği, toplumları ve örgütleri felç eder. Hizmetin çarkı dönerken, çarkın her dişlisinin her defasında yeni baştan bilenmesi için zaman yoktur. Yeniden eğitim yapmak gerekir. Öte yandan hizmet devamlı akmaktadır ve sürekli işlerlik içinde olmak zorundadır. Çarkın bir dişi kendi işini hiçbir nedenle durdurmaya yetkili değildir. Bu takdirde hizmet durur.
Bir defasında her yönetici gibi öylesine meşgul iken odama giren bir memur bana:
"Efendim, siz birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan birini bir derece terfi ettirdiniz... Yaş ve kıdem bakımından aramızda hiç bir fark yok, öğrenimimiz de aynı. O benden daha yakışıklı da değil. Böyle olduğu halde beni hala terfi ettirmiyorsunuz?" dedi.
Ben ise dalgınlık halinde mırıldandım.
"Sokakta gürültü var. Duyuyor musunuz? Nedir acaba?"
"- Gidip sorayım efendim" diye memur can sıkıntısı ile cevap verdi.
Biraz sonra döndü:
"- Bir arabaymış efendim..."
"- Yükü neymiş?" diye sordum.
"- Gidip bakayım efendim..."
Biraz sonra döndü:
"- Arabanın yükü bir sürü çuval efendim."
"- Çuvallarda ne varmış?"
"- Gidip bakayım efendim."
Biraz sonra döndü.
"- Çuvallarda çimento varmış efendim..."
"- Nereye gidiyormuş bu araba?"
"- Gidip bakayım efendim."
Biraz sonra dönüp cevap verdi:
"- X ve Y inşaat sirkelinin merkez şantiyesine gidiyormuş efendim..."
"- Çok güzel" dedim, "Şimdi bana terfi eden arkadaşınızı çağırır mısınız lütfen? Hani haksız yere terfi eden arkadaşınızı."
Beriki geldi. Ben mırıldandım:
"- Sokakta birtakım gürültüler oluyor nedir acaba?"
"-Gidip bakayım efendim."
Döndüğü zaman şöyle cevap verdi:
"- Kırk çuval Portland Çimentosu yüklü araba. Çimentoların menşei New Orleans. X ve Y inşaat sirkelinin merkez şantiyesine gidiyormuş. Uluslararası ulaşıma ait bir kamyon çuvallarını istasyondan almış. Çuvallardan biri yarı yolda patladığı için şimdi bunun yerini değiştirmeye çalışıyorlar."
Klemanso"nun meşhur sözü ne kadar güzel: "Bakanlık geç gelenlerle erken gidenlerin karşılaştığı yerdir." demiş. Bakanlığı süresince de garip vakalara şahit olmuş ki, birçok vecize değerinde de sözler söylemiş.
1906 yılında bir gün aklına esmiş, emrindeki memurların durumunu şöyle bir yakından görmek istemiş. Odalardan birine girmiş, kimse yok. ikincisine girmiş, bomboş. Üçüncü odada bir memur varmış, o da uyuyormuş.
Yanında bulunan daire müdürüne dönmüş:
"- Sakın uyandırmayın, yoksa o da çekip gider."
İşte böyle, uzun söze ve uzun izaha benim de sizin de vaktiniz yoktur. İnsanlığın Garcia"ya mektup götürecek teğmenlere ihtiyacı çoktur

 

İMTİHAN

 

Geçmişin herkesin saygısını kazanmış derin hocalarından biri, yıllarca ders verdiği bir öğrencesini birgün karşısına aldı ve şöyle dedi:

- Sen artık yılların tahsil ve terbiyesi sonucu belirli bir düzeye geldin Gerekli bilgileri nazari olarak kavradın Ama bu öğrendiklerinden sonuç çıkaracak yorum yapacak, gerektiğinde bunlardan yararlanacak hâle geldin mi bunu öğrenmek için sana bir soru soracağım Doğru cevap verdiğin takdirde sana icazet (diploma) vereceğim Öğrenci:

- Peki hocam, sorunuzu sorun, bilirsem beni serbest bırakın, ben de zaten bunu istiyorum, dedi

Hoca sorusunu şöyle yöneltti:

- Diyelim ben seni serbest bıraktım, ilk önce bir sıla-i rahim (yakın akraba ziyareti) yaparsın Memleketine giderken elbette köylerden yaylalardan geçeceksin Yolun üstünde davar sürülerine, çoban köpeklerine rastlayacaksın Varsayalım ki böyle bir yerde beş altı tane köpek birden sana saldırdı Nasıl kurtulursun?

Öğrenci cevap verdi:

- Elimdeki sopa ile karşı koyarım

- Sopa ile beş altı köpekle baş edemezsin

- Köpekleri taşa tutarım

- Yine kurtulamazsın

- Silahımı çeker öldürürüm

- O zaman köpek sahipleri seni oradan sağ salim bırakmazlar Öldürmeseler bile iyice döverler, pestilini çıkarırlar ve köpeklerin parasını da tazmin ettirirler

Öğrenci pes etti:

- Hocam bilemeyeceğim Anlaşılıyor ki bir süre daha sizden feyz almam gerekecek Fakat nasıl kurtulabileceğimi siz söyler misiniz?

Hoca açıkladı:

- Dağda, bayırda, yaylada nerede olursa olsun böyle birkaç köpeğin birden saldırısına uğrayınca ilk yapılacak şey köpeklerin sahiplerine veya köpekler kimin denetiminde ise ona haber vermektir Çünkü köpekler daima sahiplerine yakın yerlerde bulunurlar ve sahiplerinin bir sözüyle, bir ıslığıyla saldırıdan vazgeçerler.

 

KENDINI DELI GÖSTEREN AKILLI

 

Adamin biri, önemli bir is için akil danisacagi, fikir alacagi akilli birini ariyordu. Bunun üzerine biri ona:

- "Bizim sehirde kendini deli gibi gösteren biri var ki, ben ondan daha akillisini görmedim. Yalniz bu

adami, deynegini at yapmis, diger çocuklarla beraber oynarken görürsen hiç sasma. O kendini deli gibi gösteriyor. Aslinda o adam son derece bilgili, tecrübeli, zeki birisidir" dedi.

Bunun üzerine akil arayan adam, ismi verilen sehre geldi. "Sora sora Bagdat bulunur" derler ya, o da deli denilen akilliyi aradi ve buldu.

Sorusu olan adam:

- "Ey deynege binmis olan kisi! Atini bu tarafa sür de yanima gel" diye seslendi.

Deli, deynegini o tarafa sürerek geldi.

- "Çabuk söyle! Atim çok huysuzdur, sonra seni teper" dedi.

Sorusu olan, onun bu halini görünce, asil soruyu sormaktan vazgeçti ve alay etmek maksadiyla:

- "Evlenmek istiyorum, acaba nasil bir kadin bulmaliyim?" dedi.

Deli·

- "Dünyada üç türlü kadin vardir. Ikisi belalidir, üçüncüsü define gibidir, zor ele geçer. Birincisi bela, ikincisi sikinti, üçüncüsü ise dünyada cennettir. Birinciyi istersen, o hiç senin olmaz. Ikincisinin yarisi senindir, yarisi senden ayridir. Üçüncüsü ise tamamen senin olur. Iste bunlari söyledim. Çekil yolumdan da atim çifte atmadan buradan uzaklas. Yoksa düsersin de bir daha ayaga kalkamazsin" dedi.

Deli adam, atini çocuklarinin arasina dogru sürdü. Soru soran ise, arkasindan kosarak:

- "Dur gitme! Gel de bunlarin açiklamasini yap. Bu üç çesit kadin kimlerdir?" diye bagirdi. Deli, sopasini durdurdu. Onun yanina geldi ve;

- "Senin olmayan kadin; çocuklu, dul kadindir. Bütün sevgisi çocuklarina ve ilk kocasinadir. Yarisi senin ' yarisi baskasinin olan kadin ise; çocuksuz dul kadindir. Hepsi senin olan kadin ise; bekar kizdir. O herseyiyle sana baglidir" dedi.

Deli, bunlari söyledikten sonra atini mahmuzlayarak sokaktaki çocuklarin arasina karisti.

Soru soran adam, delinin cevaplari karsisinda hayret etti ve;

- "Ey büyük insan! sana bir sorum daha olacak. Onu da cevaplandir, öyle git" dedi. Deli:

- "Peki! Çabuk sor, arkadaslarim beni bekliyor."

Adam:

- "Bu kadar akilli ve edepli oldugun halde, bu delilik oyununu neden oynuyorsun?"

Deli görünüslü akilli adam:

- "Neden mi? Çünkü bu devletin idarecileri beni sehre kadi yapmaya karar vermisler. Ben de kabul etmedigim halde, israr ettiler. Senden daha iyisini bulmamiz mümkün degil dediler. Ben de aslinda akilli ve normal biri oldugum halde, kendimi deli gibi göstermeye mecbur kaldim. Kadi olup, bunca insanin yükünü çekmektense, deli olmak daha hos" dedi ve tekrar sopasina binip uzaklasti.

Ögütler:

* Insan görünüsü ile degil, akli ve fikirleri ölçüsünde degerlidir. Onun için insanlar hakkinda görünüslerine göre hemen karar vermemelidir.

* Kisi, dilinin altinda gizlidir. Dis görünüsünün güzel ve çirkinligi, bir an için insani etkiler. Ama konusuldugunda, sözleri ölçüsünde deger verilir.

* Her gördügünü hizir bil. Karsimizdaki insanlarin kilik-kiyafetine bakmayip, herkesin mutlaka degerli bir tarafi olabilecegini düsünerek hareket etmeliyiz.

Ruhen büyük insanlar, ayni zamanda baskalarina da hürmet etmesini bilen insanlardir.

* Söhret, afettir. Baskalari tarafindan parmakla gösterilen biri olmak, insanda zaten mevcut bulunan kibir gurur, hased gibi kötü huylari öne çikartir, dünya ve ahiretin mahvolmasina sebep olabilir. O yüzden sakinmak lazimdir.

* Insanin basarisini alkislayan eller gün gelir ölümünü de alkislayabilir. Insanlarin bir anlik övgüsü ve alkisi bizi simartmamalidir. Tersini de düsünmelidir.

 

 

 

Kerpicin Etkisi

 

Bir inkarcı, alimin birine şu üç soruyu sorar:
1- Allah varsa bana göster.
2- Her işi Allah yaratıyor da neden suçlu ceza görür?
3- Şeytan ateşten yaratıldığı halde ona cehennem ateşi nasıl etki yapabilir?
  Alim bu soruları soğukkanlılıkla dinler. Sonra da yerden bir kerpiç parçası alıp inkarcının başına vurur. Başı yarılan inkarcı soluğu mahkemede alır. Hakim, alime sorar:
- Bunun başına kerpiç vurmuşsun öyle mi?
- Bana üç soru sormuştu, ben sorularına karşılık kerpici vurdum.
- Nasıl?
- Anlatayım. Allah varsa bana göster demişti. Başının ağrıdığını iddia ediyorsa göstersin. İkinci olarak da her şeyi Allah yaratıyorsa suçlu neden ceza görsün dedi. Madem ki niçin beni mahkemeye veriyor. Üçüncü olarak da ateşten yaratılan şeytana cehennem ateşi nasıl etki yapar diye sordu. Cevabını aldı. Topraktan yaratılan kendisine, yine topraktan olan kerpiç nasıl etki yapıyor?
 Bu cevaplardan sonra alim beraat eder. 


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA