TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam119
Toplam Ziyaret1365887
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

ANNE HİKAYELERİ

Anne Kalbi

Delikanlı, katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemiş. Ançak kız, korkunç bir şart ileri sürerek:

-Senin sevgini ölçmek istiyorum, dedi. Bunun için de köpeğime yedirmek üzere, bana annenin kalbini getireceksin.

Delikanlı, tüylerürperden bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki durumu farkettiği için oğluna fazla girenmedi. Ve coçuk, onu öldürerek kalbini mendile koydu.Delikanlı, kızın isteğini ya,erine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda koşarken, ayağım bir taşa takıldı. Kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı. Canının acısından, ağzından ister istemez, ‘Ah anacığım! ’ sözleri döküldüğünden, annesinin tozlara bulunan ve hala soğumamış olan kalbınden bir ses yükseldi:

-Canım yavrum, bir yerin  acıdı mı?      

 

Bir Çift Kulak

 

Çiçeği burnunda anna mutlaka“Bebeğiim görebilir miyim? diye sordu. Kundak kucağına verilince kundağın örtüsünü açap de bebeğinin yüzünüğörünce annenin yüzü bembeyaz kesildi. O sırada odada doktor yüzünü çevirdi ve pencereye bakmaya başladı.

Yeni doğmuş veveğin bütün organları yeündeydi, ama kulakları yoktu. Zamanla duymasında hiçbir soorun yaşamadığı anlaşıldı. Gelgelelim, dunya tatlısı çocuğun kulaksız oluşu yüzünün güzelliğini gölgeliyordu.

Bir gün okuldan eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kolarına attı küçük çocuk.Ard ardaiçiniçekerek yaşadığı tragediyi anlattı: “Bir çocuk, büyük bir çocuk bana,yaratık” dedi.

Bir zamanların çocuğu büyüdü ve yakışıklı bir genç oldu, ama kulaklarının yok olması ona hep sıkıntı getirdi. Buyüzden sınıf başkanı olamadı mesela. Edebiyet ve müziğe büyük bir yeteneği vardı, ama annesi “´Peki diğer gençlerle oturup kalkmak zorunda kalacağının farkındamısın?”diyerek onu uyardı

Gencin babası aile doktorlarıyladurumu konuştu. “Hiç bir şey yapılamaz mı?” diye sordu. Doktorun cevabı “Bir çift kulak bulabilsek, onları amelyatla takabileceğime inanıyoru!”şeklinde oldu. Böylece genç çocuk için bu fedakarlığı yapabilecek birisini aramaya başladılar.

Aradan iki yıl geçti. “Hastaneye gideceğiz oğlum” dedi babası bir gün. “Annen ve ben, ihtiyacın olan kulakları bağışlayan birisini bulduk. Ama bu kişinin kim olduğu sır olarak kalacak.”

Ameliyat çok başarılı geçti. Veortaya yeni bir kişi çıktı. Kendini duyduğu güveninden başka yetenekleri de değişti. Lisede, ardından üniversitede büyük başarılar gösterdi. Nihayet evlendi ve bir diplomat oldu.

Bir gün, babasına “O kişinin kim olduğunu bilmem gerekiyor!”dedi. “Bana bu büyük iyiliği kim yaptı? Ona borcumu asla ödeyemem.”

“Bence de ödeyemezsinoğlum!”dedei adam.”Ama biliyorsun ,anlaşmamıza göre senin bilmemen gerrekiyor´çen azından şimdi değil.”

Yıllar geçti ve bu büyük sırrı öğrendiği gün nihayet geldi. Ama bu,bir evladın yaşayabileceği en üzücü günlerden birisiydi.Babasıyla birlikte ,az önce son nefesini veren annesininsoğumaya yüz tutan cansız bedeninin yanında duruyordu.Babası titreyen elini uzattı ve annesinin uzun kahverengi saçlarını kenara itti. Kadının kulakları yoktu!

“Annen saçlarını hiç kestirmediği için memnundu!”diye fısıldadı adam oğluna“Ve kimse onun daha az güzel olduğunu düşünmedi.”

 

Pembe Gözlük

 

     Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre nur yüzlü ve badem gözlüyüdü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başladığında, işler değişti. Arkadaşları, onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayılacağını söylemekteydi.

     Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama birkaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir bebeğe benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahip olduğu için, yaşlı bir insan yüzünü andırıyordu. “Badem” dediği gözleri ise şaşıydı. Boyunun da bir serviyle ilgisi yoktu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

     Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre içinde nefrete döndü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen, yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.

     Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki sözlerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp, evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasına rica etti.

     Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Artı karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, öyle bile bir kayıp sayılmazdı.

     Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat gün ışığını özlemişti. En azında kimseye yük olmazdı.

     Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki sivilceler tamamen kaybolmuitu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş ve yaban otlarını andıran düz saçları, dalga dalga olmuştu. Boyu da her zamankinden uzundu.

     Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:

-                       Sanki yeniden dünyaya geldim!. diye bağırdı.

     Yüzümde hiç bir çirkinlik kalmamış. Estetik ameliyatımı siz mi yaptınız?

     Yaşlı doktor:

     - Hayır kızım!. diye gülümsedi. Annenin gözlerini taktık sadece. “Bana lazım değil” diye bağışlamıştı.             

 

Anne  Sevgisi

 

Avustralyada  şiddetli  bir kuraklığın hüküm sürdüğü senelerde ,orman  hayvanları  o kadar  susuz  kalmışlardı  ki ,  arada sırada  evlere  sokulmağa  bile  cesaret  ediyorlardı.Sığırları  ve  koyunları  sinek  gibi ölen çiftçiler,elde  kalan azıcık suyun vahşi  hayvanlar  tarafından içilmesi  korkusuyla ,her  an  tetikteydiler.Her  biri, el  altında  bulunması düşüncesiyle ,tüfeğini  kapının yanına asmıştı.

 Tanıdığım  bir  çiftçi de  günün  birinde  elinde  tüfek  olduğu halde , çalıların  arkasında  gizlenen  bir  hayvanın  meydana  çıkmasını  bekliyordu.Derken  karnında  yavrusunu  taşıyan  bir  kanguru  evin önündeki meydanlığa  çıktı . Güzel  kahverengi gözleriyle, yalvarırcasına çiftçiye  bakıyordu.  Hayatta  kalan  tek  tük evcil hayvan  için meydanın  ortasına  konmuş kovaya  doğru ilerledi.  Çiftçi  hala  onu  vuramıyordu.

 Kovanın  önüne gelen  kanguru ,yavrusu su  içerken , hala  çiftçinin  gözlerinin  içlerine bakıyordu.Yavrusu  doyunca ,  agzına  bir damla  su  koymadan , çalıların arasına  daldı.Çiftçi  o  gözden kayboluncaya kadar  arkasından  baktı.Sonra  çiftesini  yerine  astı ve  yaşlı  gözlerle  işinin  başına  gitti.

 

 

Bir Hatıra

 

            Çocukken yatağımdan her kalkışımda, yerdeki yastık ve minderleri görüp, annemin dağınıklığından dolayı söylenip dururdum.

            Büyüdüm, evlendim ve nurtopu gibi erkek çocuk sahibi oldum.Oğlum da bana benzemiş olmalı ki, geceleri kıpır kıpır dönüp, ikide birde yataktan düşüyor.

            Ve şimdi ben, rahmetli anacığıma fatihalar okuyarak yavrumun düşebileceği yerlere minderler seriyorum 

 

 

 

 

Elma Ağacı

 

Uzun yıllar önce kocaman bür elma ağacı vardı. Küçük bir erkek çocuğu her gün bu ağacın yanına gelıp orada oynamayı çok severdi. Ağacın tepesine tırmanır, elmaları yer, gölgesininde uyurdun. O ağacı sever, ağaç onu severdi. Aradan yıllar geçti. Küçük çocuk büyümüştü ve ağacın cıvarında her gün oynuyordu. Bir gün çocuk ağacın yanına geldi, üzgün görünüyordu.

“Ben artık küçük bir çocuk değilim,ağaçlarla oynamıyorum!” diye cevap verdi çocuk. “Benim oyuncaklara, onları satın alacak paraya ihtiyacım var.”

“Üzgünümm, ama benim param yok. Ama bütün elmalarımı toplayıp satabilirsin. Böylece paran olur.”

Çocuk çok sevinmişti. Bütün elmaları topladıve mutlu bir şekilde oradan ayrıldı. O günden sonra da hiç gelmedi.Elma ağacı üzgündüç

Bir gün çocuk geri döndü, ağaç öyle sevındi, öyle mutlu oldu ki hemen “Gel birlikte oynayalım”diye atıldı.

“Oyuna ayıracak zamanım yok. Ailem için çalışmak zorundayım. Başımızı sokavak bir eve ihtiyacım var. Banayardım edebilir misin?

“Üzgünüm ,ama benim evim yok ki! Ama dallarımı kesıp onlarla ev yapabılırsın.”

Böylece, genç delikanlı ağacın bütün dallarını kesti ve sevinç içinde oradan ayrıldı. Ağaç onu sevinçli gördüğü için memnun oldu, ama genç delikanlı bir daha görünmedi. Ağaç yine yalnız ve mutsuzdu.

Sıcak bir yaz günü, delikanlı geri donduğunde, ağaç çok mutlu oldu.“Gel benimle oyna”dedi.

“Mutsuzum ve artık yaşlanıyorum. Dinlenmek için tekneye binmek istiyorum. Bana bir tekne verebilir misin?

“Tekneyi yapmak için gövdemi kullanabilirsin. Böylece uzaklara gider ve mutlu olursun”

Böylece, delikanlı tekne yapmak için ağacın gövdesıni kesti. Tekneyele gezintiye çıktı ve uzun süre hiç gelmedi.

Sonunda, yıllar sonra geri geldiğinde ağaç şöyle dedi:

“Üzgünüm evlat, ama sana verebilecek bir şeyim kalmadı. Artık elmam da yokç”

“Benim de onları ısıracak dişim yok zaten. ”

“Üstüne tırmanacak gövdem de yok.”

“Tırmanmayacak kadar yaşlandum ben.”

“Sana gerçektten verecek şeyim yok. Elimde kalan tek şey kurumaya yüz tutmuş köklerim.”dedi ağaç güzyaşları içinde.

“ Onlara ihtiyacım yok!”dedi adam “Sadece dinlenecek bir yer arıyorum. Gelve benimle birlikte otur.”

Adam oturdu ve sırtını ağacın köklerine yasladı. Ağaç sevinç gözyaşlarını döküyordu....

Bu aslında hepimizin öyküsüdür. Ağaç anne-babamızdır. Küçüklüğümüzde onlarla oynar büyüdüğümüzde onları bırakıp gideriz. Ne zaman bir şeye ihtiyacımızolsa veya ne zaman başımız sıkışsa yanlarına gideriz. Ne olursa olsun, anne-babalar hep şeyi yaparlar. Delikanlının haksızlık yaptığı nı mı düşünüyorsunuz? O halde hepimiz  anne-babalarımıza nasıl davrandığımızı bir düşünün bakalım.

 

 

Aşçı Kadın

 

Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olen oğlu ve yeni gilini için yine mutfağa kapanmış yemek yapıyordu. Aynı akşam yemeğe eskibir aile dostu da davetliydi.

Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar:Yaşlı kadının o gece yaptıgı değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbatti. Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hşç pişmemişti.

Oğlu, yeni gelini ve aile dostu kadıncağıza durumu fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da yemek sırasında pek iştahlı göründukleri söylenemezdi.

Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler.

Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi duşunuyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra yaşlı kadına“Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana soyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var!”dedi.

Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi: “Hayır, hiçbir şeyim yok! Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak.”

 

 

Yağmur

 

 -“Bizim evin pencereleri panjurluydu,yağmur yağınca damlaların pancura her carpışında uykum kaçar yağmur dinene kadar yatakta döner dururdum. ’’

              Bu cümleleri söyledikten sonra ellerinin titremesi iyice artmıştı. Sıkıca kavradığı bardağın elinde kayıp, sıcak çayın üzerine dökülmesi an meselesiydi. Hızla elimi uzatıp elime dökülen sıcak damlalara rağmen, bardağı elinden aldım.

-  Bir şey anlatmana gerek yok benimki de lüzumsuz merak, boşver ağabey başka mevzulara geçelim, dedim. Derin birkaç nefesten sonra bakışlarını gözlerime çevirerek suçunu itiraf etmek isteyen bir suçlu pişmanlığıyla.

-  Sıkmıyorsam anlatacağım, dedi ve bizim itirazsız bakışlarımızdan sonra cebinden çıkardığı sigarayı yaktı. Sigaranın dumanı yükselirken  bizden ayrılan gözleri de dışarıda yağan yağmura çevirildi...

              Hikmet ağabeyi bu kahvehanede tanımıştım. Tanışalı iki yılı geçti. İlk zamanlar kahveye pek az gelir, geldiğinde de gazetelere şöyle bir göz gezdirir, etrafındakilerle fazla hasbihal etmeden çıkar giderdi. Zamanla yakından tanıyorum diyebileceğim kadar olmasa da dostluğumuz ilerlemişti. İnşaat mühendisiydi zengindi, çoğu insanın imrediği maddi imkanlara sahipti. Tüm bunlara rağmen mutlu bir insanın ruh halinden çok uzak bir siması vardı.Onu kısa bir süre de olsa görenlerin intibağı çok ıstırap çekmiş bir insan olduğuydu.

             Güldüğünü gören yoktu. Nadiren rastlanan tebessümlerinde dahi büyük bir ıstırabın izleri görülürdü veya biz onu böyle yorumlamaktaydık. Bu el titremeleri sonradan dikkatimizi  çekmişti. Bir iki derken zamanla alışmıştık bu haline. Sebebini de merak etmiyor değildik, fakat çok fazla samimi olamadığımızdan veya onun bu keder dolu simasından cesaret bulup sebebini soramıyorduk. Besbelli bir rahatsızlığı var diye konuşurduk arkadaşlarla.Yine bır titreme krizinden sonra kahvehanenin müdavimlerinden Fuat Amca :

              - Daha çok yağmur yağdığı günlerde tutuyor titremesi, deyince bizim de dikkatimizi çekmişti bu özel durum. Hafızamı yokladım, doğruydu. Hemen her defa yağmur yağdığı günlerde oluyordu bu titremeler. Çok roman okuduğumdan mıdır nedir, aklıma lise yıllarında okuduğum Peyami Safa’nın “Şimşek” adlı romanındaki kahraman geldi bir an. Hikmet ağabeyindeki de “Şimşek”in kahramanınki gibi sinirsel bir hal miydi? İşte her bilinmeyen karşısında hissettiğim o müthiş merak hissime mağlup olmuş ve bu titremelerinin sinir krizini andıran bu merakı mucip halin sebebini soruvermiştim. İçimden keşke sormaz olaydım diyor ve merakına mağlup bir insan olduğum için kendime kızıyordum ki Hikmet ağabey tok ve acı dolu sesiyle tekrar anlatmaya başladı. “Bizim evin pencereleri panjurluydu, yağmur yağınca uyuması zordu. O gece de yağmur yağıyordu.”Bir iki hafif titreyişten sonra devam etti.

              -Biliyor musun  Orhan ben ne yaptım! Bunu söyledikten sonra tekrar durdu. Doğrusu merakım iyice artmıştı, bu muamma insanın mazisinde işlediği ne gibi bir suçun faili, eski bir cinayetin katili miydi? Ben bunları düşünürken o tekrar anlatmaya başlamıştı:    

             -Annemi beni dünyaya getirip benim için uykularını harap eden bin bir zorlukla bizi okutan anamı işte böyle yağmurlu bir gecede tek başına bıraktım. Bir gün bile tutmadım onu orada ama olan olmuştu of... “ ” OF” sesi ıstırabın her tonunu ifade eden yıllanmış  acılarla doluydu. Meseleyi anlar gibi olmuştum. O yine devam etti: 

             -O gece de böyle şiddetli yağmur yağıyordu. Sağ tarafıma pencereye doğru yatmıştım. Her yağmur tanesi sanki birer taş olmuş başıma düşmekteydi... Anacığım ah anacığım... Gecenin o vaktinde o yağmurda yanlızdı. Boş bir evde altmış yedi yaşında bir kadın... O kadın benim anamdı...  yağmur taneleri camları kırmak istiyor gibi camlara vuruyordu. Ahh anacığım! Korkmuştur tek başına korkmaz mı kadıncayız!”anlatırken dalıyor o günü bir daha yaşıyordu. Sigarasından kısa çekişlerle nefesleniyor, düzensiz cümleleriyle anlatıyordu:   

Eşim – “Niçin yatmıyorsun?” dediği zaman gök gürlemişti. Yatakta doğruldum eşime cevap  veremedim çünkü öfkenin sınırlarında dolaşıyor kendimi zor tutuyordum.Bu öfke yalnız eşime değildi daha çok kendime kızıyordum. Ben ne yapmıştım! O yağmurda o gök gürültüsünde benim bile içim ürperirken; kardeşlerimi ve beni okutma uğrunda sağlığını harap etmiş, genç yaşında saçlarına karlar yağmış hep sıkıntı hep dert çekmiş bu kadıncayızı o yaşlı halinde o en çok korunmaya muhtaç olduğu evladından sadece bir güler yüz beklediği bir zamanda terk etmiştik.″Gerçi bir gün bile kalmadı o  evde″ dedi kısık bir ses tonuyla. O bunları anlatırken birkaç meraklı daha sandalyesini çekti yanımıza. Hikmet ağabey biraz olsun rahatlamıştı isteğinin dışında konuşmalarına kulak verenlere aldırmadan konuşmasını sürdürüyordu:

            - Vicdanımız rahat etsin diye kadıncağızın kullanmasını dahi bilmediği bulaşık makinesi bile almıştık ona. Öyle ya el alemi kendimize güldürmeyecektik. Bir daha gök gürledi bu şiddetli gürültüyle öfke bulutlarım boşalmıştı.″Ah anacığım!″diye bağırarak yataktan fırladım. Odananın lambasını yaktım, alelacele gömleğimi giyerken eşimin:

 - Ne oluyor, nereye gidiyorsun!?″ diyen sesi aylardır biriken öfkemi patlatmıştı. Cehennemin dibine diye haykırdım. Senin yüzünden annemi evden attık onun için de cehennemin dibine gidiyoruz dedim. Ne söylediğimin farkında olmadan bağırıyordum. Ayakkabılarımı ne zaman giydim bilmiyorum. Kapıdan çıktığım  da merdivenleri buyük bir gürültüyle inmeden olsa gerek bazı dairelerin pencerelerinde bana bakan karaltılar görmüştüm. Apartmandaki bir çok insanı da uyandırmıştım. Ama bu durum umurumda değildi. Rezaletin büyüğünü yaşamıştım zaten...

Dışarıda yağmur bardaktan boşanır gibi yağıyordu.

Öfkemden kapıdaki arabamı da anahatarını da unutmuş. Koşuyor koşuyordum. Anneme tuttuğumuz ev bir, bir buçuk kilometre ilerideydi. Bütün gücümle koşuyordum. Bir dahaki gök gürültüsü adeta dizlerimin dermanını kesmişti, elim ayağım titrerken bir taraftan da yağan yağmura inat koşmaya çalışıyordum. Hikmet ağabeğin gözleri yaşlarla dolmuştu. Bizse olacakların merakıyla daha bir dikkat kesilmiştik.

- Yolun sonuna doğru artık ayakta zor duruyordum. Ellerim sinirden titriyordu. Artık ellerime hakim olamıyordum. Bir kelometrelik yol bitmez olmuştu. Gece yarısı arkamdan bağıran bekçinin ne dedeğini anlamam mümkün değildi. Gücüm küvvetim kalmamıştı. Sinirlerim alt üst olmuş öfke ve pişmanlık duygularının cenderesinde erimiş bitmiştim.

Anneme tuttuğumuz ev giriş katındaydı. Binanın arka girişinden ön penceresine doğru dönerken giriş katından zayıf bir ışık sızdığını gördüm.Ağır ağır binanın ön tarafına geçtim. Pencerede perdenin arkasında bir karaltı vardı.Ah anam...

Pencerede beni görmüş tanımıştı. Perdeyi açtı göz göze geldik. Sanki beni bekliyordu. Bir süre ona öykece bakakaldım. Hiçbir tepki vermiyordu. Sanki donmuştu. Bana bakan o gözlerde her şeyi gördüm. Anam bitmiş, anam tükenmiş, anam korkmuş, anam kırılmış. Kim bilir onun için ne uzun ne zor bir gece olmuştu...

Bizi büyüttüğü  en zor günlerinde dahi bu geceki kadar sıkıntı çekmemiştir her halde.

Annemi eve getirdim o gece benimle hiç konuşmadı.

O günden sonra biz sormadıkça konuşmuyor, konuşamıyordu. Yıkılmıştı tükenmiş bitmişti. Her zaman odasına çekiliyor ve o odadan çoğu zaman hıçkırık sesleri duyuluyordu. Yıkılan sadece anam değildi ben de yıkılmıştım. “Hakkını helal et.” diyecek oluyor, vereceği cevaptan korkarak bunu soramıyordum. Eve getirişimin on dördüncü gecesi bir kendil gecesiydi. Sesine hasret kaldığım anam merhamet dolu sesiyle son kez:

-“Allah rahatlık versin” demişti. Bir daha onun sesini duyamadım. Vefat ettiğinde yüzünde buruk bir ifade vardı. Anam bize küs gitmişti. Sigarasından derin bir nefes daha çektikten sonra:

-“Hakkını helal ettiğini sanmıyorum, etse de işte öyle” dedi ve ekledi:

-“İşte Orhan bu titreme o yağmurlu geceden kaldı.” O gece eve gittiğimde anamın elini öptüm.Ellerine sarıldım ağladım ağladım...

 

Mektup

 

Çocuk, babasından aldığı harçlığı vaktinden önce bitirmiş ve günlerdir istediği top için yeterli parayı biriktirememişti. Birkaç hafta sonra yaz tatiline girecek olması, onu bu konuda endişelendirip yeni kaynaklar aramaya sevkediyorlar. Evlerine gelen son aylık dergide ‘Her hizmetin bir üçret karşılığında olduğu’nu okuyunca, sevinçle havaya sıçradı. Buna göre ailesine yaptığı yardımların da elbette bir karşılıgı olmalıydı.

Çocuk bu fikirle hemen harekete geçip gördüğü işlerin listesini çıkardı ve bunların yanına da üçretlerini yazdı. Fırından ekmek almak için 20 bin, çöp dökmek için 30 bin, annesiyle beraber pazara gitmek için 50 bin lira, hiç de fazla sayılmazdı.

Aylık toplamı 500 bin lira tutan listeyi imzalayıp annesinin çantasına koyduğunda,bu akıllıca keşfinden dolayı gözleri parlıyordu.

Çocuk ertesi gün, yatağından başucunda 500 bin lira ile birlikte küçük bir kağıt parçası buldu. Kendi hazırladığı listeye benzeyen ve annesinin imzasını taşıyan kağıtta:

‘Seni hayatım pahasına dünyaya getirmemin, yıllarca bezlerini yıkamamın, binbir güçlükle besleyip büyütmemin karşılığısadece sevgindir ve yanağında aldığım  bir öpücüktür’ yazıyordu. ‘Kazandığın parayı güle güle harca yavrum.’

 

Cenneti taşıyan adam.

 

20 yılı asrın süredir oturmakta olduğum mahallemizde, evliya olduğu söylenen asırlık bir ihtiyar vardı.Ismi pek bilinmediği için kisaca “Nur Dede” diye çağırılan bu ihtiyar, insanın karşısına hiç umulmadık zamanlarda çıkar ve kerametli sözleriyle onların dertlerine derman olurdu.

Bir gün karsilastiğimizda kisa bir sohbetten sonra:

-Bana da dua et dede, dedim.Dunyadinin yükü, benim omuzlarimda sanki.

Titrek elleriyle kulagimi çeker gibi yaparak:

-Cennet’i tasiyanlarin yaninda dünyayı tasiyanlarin lafi olmaz evlat dedi.Ve hemen sonra,Cenneti yuklenen o adamı nerede gorebilecegimi tariff etmeye calisti.

Nur Dedenin bahsettiği kisi, yakin koylerin birinde outran ve her Cuma günu sehre gelen bir gencti.Bu bahtiyar insan dedenin anlattiğina gore son zamanlarda hep ayni binaya uğruyor ve sirtindaki o mubarek yuku bir an bile olsun birakmiyordu.

Nur Dede ile karsilasmamizdan sonraki ilk Cuma günu, tarif ettiği yere giderek beklemeye koyuldum.Burasi, merkezi bir binanin en ust katiydi.Burolarin acildiği koridorda uzun sure gezindikten sonra, merdivenlerde ayak sesleri duydum.Atılan adımların yorgunlugu sebebiyle onların bir gence ait oldugunda tereddüt etmeme rağmen,Cennet’ı taşıyan adamın geldiğini hissediyorum.Merakimi yenemeyip merdivene dogru ilerlediğimde bir anda onunla karsi karsiya geldim.20-35 yaslari arasinda celimsiz bir insandi ve yasli annesini sırtına almış vaziyette,asansoru her zaman bozuk olan isyerinin besinci katindaki doctor muayenehanesine tirmanmaya calisiyordu.Delikanlinin annesi,gucsuz kollarini evladına dolamış ve islemeli yemenisi ile cevrelediği nurlu yuzunu, hafifce yana cevirmis vaziyette oğlunun omuzlarina dayamisti.

Sirtindaki mukaddes yuku rahatsiz etmekten korktugum icin o gence yardim edemedim.Ama yanina yaklasarak:

-Allah senden razi olsun kardesim, dedim.Cennet’I tasidiğinin farkinda misin?

Delikanlinin terli ve solgün yuzu,sicak bir tebessumle aydinlandi.Fakat nedense tek kelime bile konusmadi.Ama Rabbim biliyor ki, o tebessumle omrum boyunca hic kimsede gormediğim bir sicaklik ve guzellik vardı.Belki de hasir ve sirattan sonra, ebedi saadet diyarina dogru ucan Cennet insanlarinin mutlulugu.

90’ li yillarin hemen başında,Adapazar’nda,Ordu Evi karsisindaki bir is hanında yasadiğim bu hatirayi,kardeslerimin arzusuyla kaleme aldim.O günden sonra anne veya babasina hizmet eden bir genc gordugumde Cennet’I tasiyan o adami hatırlarım.Tabi ki bir de,Fahr-i Kainat Efendimiz’in(s.a.v.): “Anne ve babasinin ihtiyarliğina yetisip de Cennet’I kazanamayanlara şaşarım” şeklindeki mübarek sözlerini.

 

 

Açık  Kapı

 

       İskoçyanın Glasgov  şehrinde  genç  bir  kız, aynı  bugünün  gençleri  gibi evinden  ve  anne  babasının  koydukları  kısıtlamalardan bıkmıştı.Ailesinin  muhafazakar  yaşam  tarzına  karşı  çıktı.Onlara,’’Ben  sizin  gibi  yaşamak istemiyorum.  Sizleri  terk ediyorum!’’  diyerek evini  terk etti  ve kendi ayakları üzerinde durabilen  bir  kadın olmaya  karar  verdi.Ancak,  çok  geçmeden  keyfi  kaçtı, çünkü bir  iş bulamıyordu.Sonunda  kötü yola  düşmüş, meşru  olmayan  yollardan  geçinmeye başlamıştı.Yıllar  geçti , babası öldü,annesi iyice yaşlandı  ve kız seçtiği yaşam  tarzının pençesinde,pişmanlıklar ve acılar içinde kıvranarak  yaşar  oldu.

       Geçen onca  yıl  boyunca anne  ile  kızı hiç görüşmedi.  Anne yıllar sonra  kızının  yaşadığı  şehri  öğrendi.Her  köşe başında durup, gelip geçene bir  resim gösterdi.Bu  resim,  saçlarına  ak  düşmüş gülümseyen  bir kadının resmiydi ve resmin  altında  şunlar  yazıyordu: “Seni  hala  çok seviyorum...Evine dön!”

       Aradan  birkaç ay geçti ; ne arayan oldu, ne  soran.Sonra  günün birinde  kızı o köşe  başlarından birinde  yorgun otururken, gözleri duvar  panosuna çarptı.Orada  asılı olan resmi görünce  kendi  kendine  sordu:”Bu  kadın benim  annem olabilir  mi ?”

      Ayağa  kalktı , resmin  yanına  gitti . Annesini  tanıdı ve  resmin  altındaki  yazıları  okudu:”Seni hala  seviyorum....Evine dön!”Resme  bakarken  gözyaşlarını  tutamıyordu. Bu  gerçek  olamazdı.

      Bu  arada  akşam  olmuş  ve  kız  o  kadar  duygulanmıştı  ki, evine  doğru  yürümeye  başlamıstı.Evine  vardığında  gün  ışıyordu.Korkmuş, ne yapacağını  bilemiyordu.  Kapıyı  tıklattığı  anda  kapı kendiliğinden  açıldı.O  anda evlerine  birilerinin  girdiğini  ve  annesine  zarar  verdiklerini  düşündü. Hemen  annesinin  odasına  koştu ve  kapısını açtı.Annesi  mışıl  mışıl  uyuyordu. Annesini  uyandırdı  haykırarak ,”Benim  anne! Benim! Evime  döndum!”

       Annesi  gözlerine  inanamadı . Gözyaşlarını  sildi  ve  birbirlerine  sarıldı .  Kızının   ağzından  şu  sözler  döküldü:” O  kadar korktum ki !  Kapı açıktı , birilerinin  sana zarar  vermiş  olduğunu  düşündüm!”                                                     

      Annesi  sakin  bir  şekilde  yanıtladı kızını , “Korkma  kızım. O  kapı  sen  gittiğinden  bu  yana  hiç kilitlenmedi.”

                                                                                    

                           

ANNELER GÜNÜ TARİHİ

 

        Bugün alışageldiğimiz "anneler günü" anlamında olmasa da anneler için yapılan kutlamalar Sümerlere dek dayandırılabilir. Matriyarkal (anaerkil) düzenin hüküm sürdüğü tarihin ilkçağlarından bu yana İştar, Kybele, Rhea ve daha bir çok yerel ve dönemsel isimlerle analık, doğurganlık niteliğiyle ön plana çıkmış ve doğanın uyandığı, yeniden doğduğu bahar mevsimi ile özdeşleşmiştir. Patriyarkal düzenin yerleşmeye başlaması zaman zaman kutlamaların içeriğinin ve şeklinin değişmesine ve hatta bazı dönemlerde gizli olarak yapılmasına sebep olmuşsa da kesintiye uğratamamış; her bahar coşkulu kutlamalar ve sunularla bir gelenek halini alarak binlerce yıl kesintisiz olarak sürmüştür.Daha yakın tarihlere uzanacak olursak, günümüzden birkaç yüzyıl önce 1600'lü yıllarda İngilizler arasında "mothering sunday" adı ile, lent döneminin 4. Pazar günü kutlamalar yapılmaya başlandı. İçinde bulundukları dönemde zor koşullar altında yaşayan ve çoğu zaman çalıştıkları yerlerde barınan İngilizler bu özel günde izinli sayılırlar ve tüm günlerini evlerinde anneleri ile geçirirlerdi. Hatta biraz da hristiyan aleminin yortu geleneğinin etkisiyle olsa gerek "mothering cake" adını verdikleri bir tür pasta götürme adeti yerleşmişti.Hristiyanlığın Avrupa'da yaygınlaşmasından sonra bu kutlama, onlara hayat veren ve kötülüklerden koruyan ruhani bir güç sayılan "Anneler Kilisesi" ni onurlandırmak amacıyla değişti. Zamanla kilise festivali Anneler pazarı kutlamaları ile birleşerek, beraber kutlanmaya başlandı.Anneler günüyle ilgili ilk resmi kutlama önerisi, Amerika'da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlandı. İlk defa Boston'da bir yürüyüş düzenlenerek kutlandı.1907 yılında Philadelphia'da Ana Jarvis, annesinin ölüm yıldönümü olan Mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü olarak kutlanması için bir kampanya başlattı. Bir sene sonra Philadelphia'da kutlanan Anneler Günü Ana Jarvis'in izleyenleri tarafından bakanlara, işadamlarına ve politikacılara ulaştırılarak ulusal olarak kutlanmaya başlandı.1911 yılına gelindiğinde hemen hemen her ülkede kutlanmaya başlanmıştı. 1914 yılında ABD başkanı Wilson tarafından resmi bir açıklamayla Mayıs ayının ikinci pazarı     Anneler Günü olarak duyuruldu.Böylece Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının binlerce yıl önce başlattığı gelenek 20. yüzyılın başından itibaren dünya çapında kabul görmüş oldu.Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun...

 
 
 
 
 
 
 
Avusturalya da ki Dişi Kurbağa
 
               Bir dişi hayvanın yavrularını yuttuğunu duysanız, herhalde onun ne kadar vahşi olduğunu düşünürsünüz.
               Halbuki Avustralya'da yasayan bir tur kurbağa, yavrularını vahşiliğinden değil, merhametinden yutmaktadır.
               "Rheobatrachus silus" adi verilen kurbağanın yumurtadan çıkmak üzere olan yavrularını yutma sebebi, onların emniyetli bir şekilde gelişmesini sağlamaktadır. Acaba anne kurbağanın midesine inen yavrular, mide tarafından hazmedilmeyecek mi?
               Elbette hayır.
               Çünkü bütün kainatta görülen İlahi rahmet, bu yavruları da ihmal etmeyecektir. Yeni doğan aciz yavrulara anında sut yetiştirerek
merhametini gösteren Zat, mideye inen yavruların hazmedilmemesi için de, kurbağanın midesindeki sindirim faaliyetini durdurur. Dişi kurbağanın daha önce midesine doldurduğu gıda maddeleri bağırsağa iletilir ve midenin şekli ile yapısı tamamen değişerek, yavrular için sıcak ve emniyetli bir beşik suretine girer.
               Oburluğu ile tanınan bu kurbağanın iştahı, aynı rahmet sahibi tarafından sonra tamamen kesilecek ve kuluçka devresi tamamlanıncaya kadar hayvan tam 2 ay aç kalacaktır. Kuluçkanın ileri safhasında mide büyüyerek akciğere dayanır. Ve onun faaliyetinin durmasına sebep olur.
               Ancak İlahi Rahmet burada da imdada yetişir ve akciğerleri devreden çıkan kurbağa, derisi vasıtasıyla nefes almaya baslar.
               Yumurtadan çıkan kurbağalar daha sonra yemek borusundan tırmanır ve anne kurbağanın ağzından aşağı atlayarak, gün ışığına çıkarlar.
               Mide yavruların tamamen çıkmasından 8 gün sonra normal
haline gelir ve vazifesini yerine getiren kurbağa, yiyip içmeye baslar.
               Avustralya’nın Adelade Üniversitesi’nden Zoolog Michael J. Tyler ile yardımcısı David Carter tarafından ortaya çıkarılan bu esrarengiz hadise, fizyoloji olarak bilinen ilim dalını alt-üst etmiştir.
               İlim adamları ülserin tedavisinde yeni bir ümit olarak gördükleri bu olağanüstü olayın nasıl gerçekleştiğini ve midedeki faaliyetin nasıl durdurulduğunu aramakla meşguller…
 

 

ANA GİBİ YAR

  Vaktiyle bir vezir, padişah katında hatırının kırılmayacağına inanarak kendisinden şöyle bir ricada bulundu:

- Sultanım benim iki tane karım, her birinden de üçer çocuğum var Karılarımın hangisinin analık duygularının daha kuvvetli olduğunu merak ediyorum Malımı da buna göre vasiyet edeceğim Şunları bu konuda bir sınamanız mümkün mü?

Padişah, veziri sevdiği için gönlünü yapmak istedi Hanımlarından birini çağırttı ve dedi ki:

- Ey hatun, benim vezirim olan senin kocan, gözdelerimden birini baştan çıkarmış Bunun cezası aslında ölümdür Ama sen kocanı affedersen idamdan vazgeçip onu sevgilisiyle beraber ülke dışına sürgün edeceğim

Kadının gözlerinde intikam alevi parladı:

- istemem, bana yar olmayan başkasına da yar olmasın! Asın, ipini de bana çektirin!

Padişah daha sonra vezirin öbür karısını çağırttı Ona da aynı şeyi söyledi Vezirin ikinci karısı tam tersine bir tavır takındı:

- Aman sultanım, ben kocasız kalmaya razıyım, ama çocuklarım babasız kalmasın, idam edeceğinize sürgün edin de çocuklarım babalarıyla bir gün kavuşma ümidini kaybetmesinler, 

 

ANNE SEVGİSİ

 

            Küçük Veysel’in annesinden bir tek isteği vardı. Bu isteğini şöyle dile getirdi:

-                      Sevgili anneciğim, ben de çok hakkın var! Bunun için, yanından bir an olsun ayrılmak istemem. Hizmetini hiçbir şeye değişmem. Ancak, konu peygamberimizi ziyaret olunca durum değişiyor. Senden Medine’ye kadar gidip gelmek için izin vermeni istiyorum. Hemen herkesin ziyaret edip sohbetiyle şereflendiği Hazreti Muhammed’i görmezsem, gözlerime uyku girmeyecek. Ne olur, bana izin ver! Peygamberimizi bir defacık olsun göreyim! Hemen dönerim.Annesi, Veysel’i çok seviyordu. Onu gözünün önünden ayırmak istemiyordu. Ancak bu istek başka isteklere de benzemiyordu. İzin vermeliydi. Düşündü, düşündü ve iznini şartlı olarak verdi:

-                                  Oğlum, Hazreti Muhammed’i ziyarete gitmene izin vereceğim. Ama bir şartım var. Peygamberin evine varacak,ziyaretini yapacaksın. Başka hiçbir yere uğramadan hemen geri döneceksin. Evinin dışında bir yere gitmene iznim yoktur. Bunu unutma!Veysel, bu duruma çok sevindi.l Şartlı da olsa izin almıştı. Demek Medine’ye gidecek, peygamberimiz Hazreti Muhammed’i ziyaret edebilecekti. Hemen yol hazırlığını yaptı. Heybesinin iki gözüne Yemen hurmalarından doldurdu. Annesinin elini öpüp duasını alarak yola koyuldu.

Tozlu yollar, kumlu çöller onun için engel oluşturmuyordu. Kalbine Hazreti Muhammed’i görme sevdası düşmüş, peygamber aşkı dolmuştu.Kasideler söyleyip, ilahiler okuyarak Medine yoluna devam ediyordu. İşte, Medine görünmüştü. Peygamber şehrinde Resulullah’ın hasretini giderecekti. Sora sora aradığı yere yaklaştı. Kime sorsa:

-                                  Resulüllah’ın evi Mescid’i Nebevi’nin bitişiğinde, diyordu.Peygamberimizin evinin çatısı hurma dallarından yapılmıştı. Kapısında kıldan örülmüş bir perde vardı.Kapıya yaklaştı ve bütün gücünü toplayarak seslendi:

-                                  Yemen’den ziyaret için geldim, Resulullah’ı görmek istiyorum!..Cevabı heyecanla bekledi. Kalbi tık tık atıyor, nasıl bir karşılık alacağını heyecanla bekliyordu. Sonunda beklediği cevap geldi:

-                                  Resulüllah evinde yok Medine’nin filan mahallesine kadar gittiler. Daha sonra mescide gelecek. İster mescide geri dönmesini bekleyin ister o mahalleye gidip, orada ziyaret edin.

-                                  Ben ne o mahalleye gidebilirim ne de mescitte Resullüllah’ın dönmesini bekleyebilirim. Annem izin vermedi. Sadece: “Evine gideceksin, başka yere iznim yok!” dedi. Ortalığı derin bir sessizlik kaplamıştı. Veysel düşünüyordu. Annesinin dediğini yerine getirmeli, sözünden çıkmamalıydı, anne sözüydü bu. Ama peygamberimiz Hazreti Muhammed’i de ziyaret etmeliydi. Zihninde değişik sorular uçuştu, cevaplar çatıştı. Ama anne sözüne sadık kalma, verdiği sözünde durmak ağır bastı. Kendi kendine söylenerek döndü:

-                                  Gidemem başka yere gidemem. Oturup peygamberimizin dönmesini de bekleyemem. Çünkü annemin izni yok. Anlaşılan kısmet değilmiş. Veysel üzüntümlerini kalbine gömdü, geldiği yoldan geri dönmeye karar verdi. İşte Yemen sınırı içine girmiş kendi köyüne de gelmişti. Hiç olamazsa biricik annesinin sözünü tutmuş, onun emrinden dışarı çıkmamıştı. Sevgili annesi durumu anlayınca Veysel’e şöyle dua etti:

-                                  Oğlum, sen dünyada beni mutlu ettin, Allah’ta seni memnun etsin! Dünyada göremediğin Resulüllah’ı ahrette görüp komşu olasın!...Diğer yandan evine dönen peygamberimiz Ayşe anamıza sordular:

-                                  Kim geldi buraya, ya Ayşe?

-                                  Yemen’den bir genç ziyaretinize gelmişti. Sizi evde bulamayınca annesinin izni olmadığı için yanınıza gelemedi. Oturup bekleyemedi de… geri dönüp memleketine gitti. Peygamberimizin cevabı şöyle oldu:

-                                  Kapıdaki nurdan, Veysel’in geldiğini anladım. O, annesine itaat edip etmeyeceği konusunda imtihan oldu imtihanı da kazandı. Dünyada beni görmesi nasip değilmiş. Ama cennette komşum olacaktır. 

ANNE VE ÇOCUK

1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz

2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz

3 yaşınızdayken size özenle yemekler hazırladı Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz

4 yaşınızdayken elinize rengarenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz

5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz

6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda "GİTMİYCEEEEEEM" diye ağlayarak teşekkür ettiniz

7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz

9 yaşınızdayken size piyano öğretmeni buldu. Notaları bir gün bile çalışmayarak teşekkür ettiniz

10 yaşınızdayken doğum günü partilerinden dans derslerine kadar her yere sizi arabayla götürdü. Arabadan fırlayıp giderken arkanıza bile bakmayarak teşekkür ettiniz

11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü. "Sen bizimle oturma" diyerek teşekkür ettiniz

12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz

15 yaşınızdayken sizi yurtdışında yaz kampına gönderdi. Tek satir mektup yazmayarak teşekkür ettiniz

17 yaşınızdayken erkek arkadaşınızla partiye gitmenize izin verdi. Bir telefon bile etmeden sabaha karşı eve dönerek teşekkür ettiniz.

19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı,sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı. Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz

21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi "Ben senin gibi olmayacağım" diyerek teşekkür ettiniz

22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz

24 yaşınızdayken uzun suredir çıktığınız çocukla tanışmak istedi "Zamanını ben bilirim" diye tersleyerek teşekkür ettiniz

25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı,sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz

30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. "Artık bu ilkel yöntemleri bırak"diyerek teşekkür ettiniz

40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı "Anne işim başımdan aşkın"diyerek teşekkür ettiniz

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu. Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz

Derken bir gün..... o öldü. O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi düştü....

 

ANNEM'E DUA

Sevgili ALLAH’ ım,

Artık genç değilim ve arkadaşlarımın anneleri tek tek ölmeye başladı. Arkadaşlarım annelerinin değerini anladıklarında, bunu onlara söyleyemeyecek kadar geç kaldıklarını dile getiriyorlar.

Benim hala hayatta olan kusursuz bir annem var. Onun değerini her geçen gün daha iyi anlıyorum. Annem değil, ben değişiyorum. Yaşım ilerledikçe, onun ne kadar olağanüstü bir insan olduğunu daha iyi anlıyorum.

Bu sözleri annemin kendisine söyleyemiyorum ne yazık, oysa duygularımı kaleme almak ne kolay.

Bir evlat kendisine yaşam veren annesine nasıl teşekkür edebilir?

Bir çocuk büyütürken gösterdiği sevgiye, sabra ve onca çabaya? Bebekken arkasından koştuğu, asabi bir ergeni anladığı, her şeyi bildiğine inanan üniversite öğrencisini hoş gördüğü için şükranlarını nasıl dile getirebilir? Kızının annesinin ne kadar akıllı bir insan olduğunu anladığı günü sabırla beklediği için nasıl minnet duyabilir?

Anne olmuş bir evlat hala kendisine annelik yapan bir insana nasıl teşekkür edebilir?

Her zaman öğüt vermeye hazır olduğu halde, istendiğinde, ya da gerektiğinde sessiz kalmayı başardığı için..

Binlerce kez söyleyebileceği durumlarla karşılaşmasına karşın, "Ben sana dememiş miydim?" demediği için..

Kendisi olduğu için.. Sevgi dolu, düşünceli, sabırlı ve bağışlamayı bilen kendisi olduğu için, nasıl teşekkür edebilirim?

ALLAH’ ım, Senden onun günahlarını bağışlamanı  istemekten başka bir şey gelmiyor elimden..

..ve onun bana örnek olmasında, bana yardımcı olmana şükretmekten başka. Kendi çocuklarımın gözünde, annemin benim gözümde olduğu kadar iyi bir anne olabilmek için sana dua ediyorum ALLAH’ ım.

Bir kız evlat

 

BATILI  ANNENİN  KADERİ  BU  MU  ?

 

Tıp tahsiline başladığım günden bu yana, insan uzviyatındaki değişiklikleri , ve uzuvlarda eskiyen veya ölen dokuların yerine yeni yeni dokuların inşa edilişinin , sırf maddi yönlerini izah eden  ve açıklayan temel prensiplerini öğrenmiştim. 

Dokuların birçoğunu mikroskop altında inceledim. Vücudun çabucak iyileşmesi ve yarayı sarması için ona yardımcı bütün şartları tetkik ettim.

Mükemmel ahenk karşısında kendimden geçtim. Yarayı kendi haline bırakmak, beklenen neticenin meydana gelmesi için tıbbi imkanları hazırlamak,  maddi şartları ayarlamak kâfi görünüyordu... 

Fakat harikulade bir süratle , sihirli bir iyileşme ancak ümitle , hayata kuvvetli bağlılıkla mümkün oluyordu...

“ Cerrah olarak çalışırken günün birinde

yetmişini aşkın bir nine geldi,bel kemiklerinin çok ağrıdığından ve kırılmış olma ihtimalinden şikayet ediyordu.

Bir süre hastayı kontrol altına alıp tedavi ettikten sonra, Ara ara filmlerini çekip incelemeye koyuldum. Ve şaşırtıcı bir süratle iyileşmekte olduğunu gördüm.

Çok geçmeden onun yanına varıp hayret dolu bir şaşkınlıkla;  Tıp tarihinde eşi görülmemiş bir çabuklukla iyileştiğini kendisine müjde verdim. Bunun üzerine yaşlı kadın, tekerlekli sandalyenin üzerine binerek

Hareket etme imkânına sahip oldu. Daha sonrada koltuk değneğine dayanarak yürümeye başladı. Mesai arkadaşlarımla birlikte bu harika iyileşme karşısında;  Hastanın taburcu edilebileceği ve hastanede tedavi görmesine lüzum kalmadığına karar verildi.

Hastanedeki rahat ve emniyet onu hayata bağlıyor ve yaşama sevinci veriyordu. Ümitle dopdolu oluşu hastanın iyileşmesine ve çok kısa zamanda şifa bulmasına sebep oluyordu.

Süratle hastalık ondan kalkmış ve kırılan kemik kaynamıştı. Ertesi sabah Pazar olduğu için kızı, mu’tad olarak annesini ziyarete gelmişti . Öbür güne taburcu edileceğini, koltuk değnekleri ile yürüyebileceği kendisine anlatıldı. Kızı, annesini bir kenara çekerek; kocasıyla karar verdiklerini , kendisini huzur evlerinden birisine yatıracaklarını , çünkü kendisine evde bakma imkanına sahip bulunmadıklarını bildirmişti.

Ziyaretçilerin dağılmasından bir saat ya geçmiş ya geçmemişti ki , hemşireler tarafından çabucak çağrıldım. İhtiyar kadıncağızın çok büyük bir kriz geçirdiğine şahit oldum. Başına vardığımda gördüğüm şey gerçekten dehşet vericiydi. Kadın son anlarını yaşıyordu . Anladım ki hasta kemiklerinin kırılmasından değil de , kırılan kalbinin tesirinden yıkılmıştı.

Elden gelen bütün imkânlar kullanıldı, krizin giderilmesi için her türlü çareye başvuruldu. Ama bütün çabalamalar boşa gitmişti. Ne var ki artık aldığı vitaminler , takviye edici ilaçlar Onun kırılan kalbini bir türlü tedavi edememişti. Ne yazık ki şimdi kırılmış olan kalbi, onun kaynamış olan kemiklerine rağmen yaşamasına müsaade etmiyordu.

Kadıncağız birkaç saat sonra ruhunu teslim etti.

Bu hazin son batılı annenin kaderi idi....

 

Ana-babanın seksen hakkı

 

Ana-baba hakları nelerdir?

CEVAP

İmam-ı Nesefi hazretleri bildiriyor ki: Ana-babanın evladı üzerinde seksen kadar hakkı vardır. Kırkı sağlığında, kırkı vefatından sonradır. Sağlığında olan kırk haktan onu bedenle, onu dil ile, onu kalble, onu da para iledir.

Bedenle olan hakları:

1- Hizmet ederek rızalarını almak. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Ana-babasına hizmet edenin ömrü bereketli ve uzun olur.) [İslam Ahlakı]

(Ana-babasını dine uygun hizmetleriyle razı eden, Allah’ı razı etmiş olur, onları gazaplandıran, Allah’ı gazaplandırmış olur.) [İbni Neccar]

(Ana-babası, yanında ihtiyarladığı halde, [rızalarını alamayıp] Cenneti kazanamayanın burnu sürtsün.) [Tirmizi]

 

Hasan-ı Basri hazretleri, Kâbe’yi tavaf ederken sırtında yük olan bir zat görüp der ki:

- Niçin yükle tavaf ediyorsun?

- Bu yük değil, babamdır. Bunu Şamdan yedi defa getirip tavaf ettim. Çünkü, bana dinimi, imanımı öğretti. Beni islam ahlakı ile yetiştirdi.

- Kıyamete kadar böyle arkanda taşısan, bir defa kalbini kırmakla bu yaptığın hizmet boşa gider. Bir defa da gönlünü yapsan, bu kadar hizmete karşılık olur.

 

Ana-babaya hizmette kusur etmemelidir. Hz. İbni Abbas, "Ana-babana karşı, kusurlu, güçsüz, aşağı bir kölenin, sert, kaba efendisine karşı bulunduğu hal üzere ol!" buyurdu.

Anneye hürmet ve hizmet, babadan önce gelir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Anneye yapılan iyiliğin ecri iki mislidir.) [İ.Gazali]

(Önce, annene, sonra babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve sırası ile diğer yakınlarına iyilik et!) [Nesai]

 

(Veysel Karaninin kavuştuğu bütün ihsan ve dereceler, anasına yaptığı iyilik sebebiyledir.) [R.Nasıhin]

(Ya Resulallah, annem müşriktir. Ona iyilik etmem caiz midir?) diye sorana, (Evet, annene iyilik ve ihsanda bulun!) buyuruldu. (Ebu Davud)

 

Her peygamber, kendi annesinden de üstündür. Buna rağmen, peygamberler de, annelerine hürmet ve hizmet etmişlerdir.

 

Kâfir olan ana-babaya hizmet etmek, nafakalarını vermek, ziyaretlerine gitmek gerekir. Küfre sebep olan şeyleri yaptıracaklarından korkulursa, ziyaretlerine gidilmez. (Bezzâziyye)

 

Hz. Musa, Cennetteki komşusunun kim olduğunu Hak teâlâdan sorup öğrendikten sonra yanına gider. Bu bir kasaptır. Kasap, bir parça et pişirir. Asılı zenbili aşağı alır, çok zayıf bir kadına et ve su verir. Üstünü başını temizleyip, zenbile koyar. Kasap, (Bu annemdir. Yaşlanıp bu hale girdi; sabah-akşam böyle bakarım) der. Kasabın annesinin, (Ya Rabbi oğlumu Cennette Musa aleyhisselama komşu eyle) dediğini Hz. Musa da işitir. Kasaba, (Müjde, Allahü teâlâ, seni Musa aleyhisselama komşu etti) buyurur. (Şir’a)

 

 

2- İyilik etmek. Ana-babaya iyilik ve ihsan, evlada farzdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Ana-babasına iyilik eden evlat, Peygamberlerle beraber Cennete girer.) [İ.Rafii]

(Ana-babasına iyilik edenin ömrü uzun, rızkı bereketli olur.) [İ.Ahmed]

(En faziletli amel, vaktinde kılınan namazdan sonra ana-babaya iyiliktir.) [Müslim]

(Ana-babaya ihsan, bedbahtlığı saadete çevirir, ömrü uzatır ve insanı kötü ölümden korur.) [Ebu Nuaym]

(Ana-babanıza ihsan ederseniz, çocuklarınız da size ihsan eder.) [Taberani]

(Sen de malın da babana aittir.) [İbni Mace]

 

3- Asi olmamak, karşı gelmemek. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Ana-babaya karşı gelmek büyük günahtır.) [Buhari]

(Ana-babasına asi olan Cennete giremez.) [Nesai]

(Ana-babasına karşı gelenin ömrü bereketsiz ve kısa olur.) [İslam Ahlakı]

 

İmanı olanlardan Cehennemden en sonra çıkacak olanlar, Allahü teâlânın yolunda olan ana-babasının İslamiyete uygun olan emirlerine asi olanlardır.

 

Ana-babanın ve hiç kimsenin, dine uymayan emri yapılmaz. Fakat, ana-babaya, yine tatlı söylemek, onları incitmemek gerekir.

 

Ana-baba kâfir ise, onları kiliseden, meyhaneden, sırtta taşıyarak bile, geri getirmek gerekir. Fakat, oralara götürmek gerekmez.

 

Ana-baba zalim de olsa, onlara karşı gelmek, onlarla sert konuşmak caiz değildir.

(Anam-babam çok şefkatsiz, onlara nasıl itaat edeyim) diyen bir kimseye, Resulullah efendimiz buyurdu ki:

(Anan seni 9 ay karnında gezdirdi. 2 yıl emzirdi. Seni büyütünceye kadar koynunda besledi ve kucağında gezdirdi. Baban da seni büyütünceye kadar birçok zahmete katlandı. İdare ve maişetini temin etti. Sana dinini, imanını öğretti. Seni islam terbiyesi ile büyüttü. Şimdi nasıl olur da, şefkatsiz olurlar? Bundan daha büyük ve kıymetli şefkat olur mu?) [Ey Oğul İlmihali]

 

(Ya Resulallah, yaşlı anama elimle yedirip içiririm. Abdestini aldırır, sırtımda taşırım. Hakkını ödemiş olur muyum) diye soran kişiye buyurdu ki:

(Hayır yüzde birini bile ödemiş olamazsın. O sana, yaşaman için hizmet ediyordu, sen ise, ölümünü bekleyerek hizmet ediyorsun. Ancak Allahü teâlâ, bu az iyiliğine karşılık çok sevap ihsan eder.) [R.Nasıhin]

 

Bir zat, (Ya Resulallah, ana-baba, evladına zulmetse de rızalarını almayan Cehenneme girer mi) diye sorunca, cevaben 3 defa (Evet zulmetseler de rızalarını almayan Cehenneme girer) buyurdu. (Beyheki)

 

Şu halde ana-baba zalim olup, evlada zulmetseler de, günah işlemeyi emretseler de, yine onları üzmemeye, küstürmemeye çalışmalıdır! Günah olan emirleri yapılmaz ama, yine de onları üzücü söz söylemek caiz olmaz.

 

Ana-baba kötü bile olsa, yine onlarla iyi geçinmelidir! Ziyaretlerini terk etmek büyük günahtır. Hiç olmazsa, selam göndererek, tatlı mektup yazarak, telefon ederek, bu günahtan kurtulmalıdır!

Kur'an-ı kerimde 3 şey, 3 şeyle beraber bildirildi. Biri yapılmazsa, ikincisi kabul olmaz. Peygambere itaat edilmezse, Allah’a itaat edilmiş olmaz. Ana-babaya şükredilmedikçe, Allahü teâlâya şükredilmiş olmaz. Malın zekatı verilmedikçe, namazlar kabul olmaz. (Tefsir-i Mugni)

 

4- İtaat etmek, karşı gelmemek, günah olmayan emirlerini yapmak.

Hz. Musa, Allahü teâlâdan 9 defa nasihat istedi. Hepsinde de, ana-babaya itaat etmesi emrolundu. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ana-babaya itaat, Allah’a itaattir, onlara asi olmak, Allah’a asi olmaktır.) [Taberani]

Babasına asi gelen, çocuğundan mürüvvet göremez, muradına kavuşamaz, ailesi ile geçinemez, evinin tadı bozulur. (Şir’a)

 

5- Sert bakmamak, şefkatle, sevgi ile bakmak. Ana-babasına şefkat ve sevgi ile bir defa baksa, kabul edilmiş bir hac sevabına kavuşur.

Peygamber efendimiz (Ana-babanın yüzüne merhametle bakana, hac ve umre sevabı yazılır) buyurunca, (Günde bin defa bakarsa da böyle midir?) denildi. Cevaben buyurdu ki:

(Günde yüzbin defa baksa da...) [R.Nasıhin]

Yine buyurdu ki:

(Ana-babanın yüzüne sevgi ile bakmak ibadettir.) [Ebu Nuaym]

 

6- Üzmemek, incitmemek, rızalarını kazanmak. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Rabbin rızası, ana-babanın rızasında, gazabı da, ana-babanın gazabındadır.) [Buhari]

(Ana-babasının rızasını alan mümine Cennetten iki kapı, üzene de Cehennemden iki kapı açılır.) [Beyheki]

(Ana-babasını razı eden mümin, ne yaparsa yapsın Cehenneme girmez, inciten de Cennete girmez.) [Şir’a]

(Hak teâlâ, bazı günahların cezasını kıyamete kadar geciktirir. Ana-babaya isyan bundan müstesnadır.) [Hakim]

 Ana-babayı üzmek, onlara eziyet etmek büyük günahtır. Ana-babanın veya hiç kimsenin günah olan emirleri yapılmaz. Ana-babanın yemeklerinde haram karışığı olduğu şüpheli olsa, ana-baba bu yemekten yemesi için evladını zorlasa, evladın o yemekten yemesi gerekir. Çünkü şüpheli şeylerden kaçınmak vera, ana-babanın rızasını almak ise vaciptir. Fakat gayrı meşru emirleri dinlenmez. Mesela onlar, (İçki iç, namaz kılma, yoksa senden razı olmayız) deseler de, haram olan şeyler yapılmaz. Çünkü (Halıka isyan olan işte, kula itaat edilmez) emri vardır. Hak teâlâ buyuruyor ki:

(Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme.) [Ankebut 8]

Ana-babası günah işleyen çocuk, bunlara bir defa nasihat eder. Kabul etmezlerse, susar. Onlara dua eder.

 7- İzinsiz sefere gitmemek.

Hacca giderken, muhtaç olmayan ana-babadan izin almak sünnettir.

Ana-baba muhtaç ise, izinsiz gitmek haramdır. Ana-babası muhtaç olmayan, onlardan izinsiz farz olan hacca gidebilir. Fakat nafile olan hacca izinsiz gidemez. (Redd-ül Muhtar)

 Cihad için izin isteyen birine Peygamber efendimiz, ana-babasının sağ olduğunu öğrenince, (Burada kal, onlara hizmet et, onlara hizmet cihaddır.) (Buhari)

 Cihada gitmek için gelen başka birisine de buyurdu ki:

(Annenin yanından ayrılma! Cennet onun ayağı altındadır.) [Nesai]

 Biri de, hicret etmek için gelip, (Ya Resulallah, ana-babamı ağlatarak geldim) dedi. Peygamberimiz, bu duruma üzülerek buyurdu ki:

(Hemen git, onları ağlattığın gibi güldür!) [Ebu Davud]

Ana-babayı ziyaret etmemek büyük günahtır. Hiç olmazsa, selam göndererek, tatlı mektup yazarak bu günahlardan kurtulmalıdır.

 

8- Saygıda, hürmette kusur etmemek. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Büyüğünü saymayan bizden değildir.) [Tirmizi]

Onları görünce ayağa kalkmak, yanlarına gitmek, onlar oturuncaya kadar ayakta durmak, izinsiz oturmamak gerekir. Otururken edepli oturmalı, ayağını uzatarak oturmamalı, bacak bacak üstüne atmamalıdır. Onlar bana bir şey demiyor diye bunları ihmal etmemelidir.

 9- Onlarla yolda giderken, arkalarından gitmek. Zaruretsiz önlerinde yürümemek.

 10- Çağırınca, hemen kalkıp yanlarına gitmek, buyurun demek. Ana-baba çağırınca, farz namazı bozmak caiz olur ise de, ihtiyaç yoksa, bozmamalıdır. Sünnetler bozulur. Hak teâlâ, buyurdu ki:

(Ya Musa, benim indimde çok ağır ve büyük bir günah vardır ki, o da, ana-baba evladını çağırınca, emrine uymamasıdır) [İslam Ahlakı]

 

Dil ile olan hakları:

1- Yumuşak söylemek, tevazu etmek. Öf bile dememek. Hak teâlâ buyuruyor ki:

(Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik.) [Ahkaf 15]

(Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine öf bile deme; ağır söz söyleme, onlarla yumuşak ve tatlı konuş, onlara acı, tevazu kanadını gerip "Rabbim, küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et" diye dua et.) [İsra 23, 24]

 

Hasan-ı Basri hazretleri buyurdu ki:

(Âlim bir evladın ana-babası kâfir olsa, kuyudan su çekmeleri için ona muhtaç olsalar, o da birkaç kova çektikten sonra öf dese, bu sebeple bütün amellerinin sevabı yok olur.)

 

2- Konuşurken sesini, onların sesinden yüksek çıkarmamak.

 

3- Yanlarında çok konuşmamak, edebi aşmamak. Ana-baba bildiği şeyleri de anlatsa, yine aynı şeyler mi dememek. Hiç duymamış gibi can kulağı ile dinlemek.

 

4- Kaba, dokunaklı ve argo söz söylememek. Mesela iki kardeşi olan biri, öteki kardeşini kastedip (Oğlun şunu yaptı. Ben yapsam kıyameti koparırdınız) veya (Anne torunu tepene çıkartıyor, çok şımartıyorsun. Söz dinletemiyoruz) gibi sözlerle ana-babayı üzmemelidir. Çocuklarını ana-babanın yanında dövmemeli, azarlamamalıdır. Böyle şeyler ana-babayı üzer.

 

5- Hanımını onlardan üstün tutmamak. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Hanımını anasından üstün tutana lanet olsun! Onun farz ve diğer ibadetleri kabul olmaz.) [Şir’a]

 

6- İsimleri ile çağırmamak, sözlerini kesmemek, sözlerinin arasına girmemek. Bilgiçlik taslamamak. Ana-baba yanlış da söylese, öyle değil diyerek itiraz etmemek.

 

7- Ana-babanın arasını açacak söz ve hareketlerden uzak durmak. Ana-baba ile oğul veya kızın arasını açacak işlerden uzak durmak. Gelinleri, ana-baba ile oğullarının arasını açacak sözlerden uzak tutmalıdır. Peygamber efendimiz, (Ana ile oğulun arasını açana lanet etsin) buyurmuştur. (Gunye)

 

8- Konuşurken, yap, yapma gibi ifadeler kullanmamak. Yapar mısın gibi ricada bulunmalıdır.

 

9- Hayır dualarını almak. Ana-baba duasını ganimet bilmek. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Üç kişinin duası kabul olur. Ana-baba, mazlum ve misafirin duası.) [Tirmizi]

(Ana-babanın duası, ilahi hicaba ulaşır, duaları kabul olur.) [İbni Mace]

 

10- Beddualarını almamak. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Ana-babanın çocuğuna ve mazlumun zalime olan bedduaları, reddolmaz.) [Tirmizi]

(Kendinize, evladınıza ve malınıza beddua etmeyin! Duaların kabul olduğu bir saate rastlar da bedduanız kabul olur.) [Müslim]

 

Ana-baba çağırdığı zaman herhangi bir işle uğraşırsan, hemen onu terk edip, derhal ana-babanın emrine koş! Anan-baban sana kızıp bağırırsa, onlara sen bir şey söyleme! Ananın-babanın duasını almak istersen, sana emrettikleri işleri çabuk ve güzel yapmaya çalış! Bu işini beğenmeyip sana gücenmelerinden ve beddua etmelerinden kork! Sana darılır iseler, onlara karşı sert söyleme! Hemen ellerini öperek gazaplarını teskin et! Ananın-babanın kalblerine geleni gözet! Çünkü senin saadet ve felaketin, onların kalblerinden doğan sözdedir. Anan-baban hasta ise, ihtiyar ise, onlara yardım et! Saadetini onlardan alacağın hayır duada bil! Eğer onları incitip, beddualarını alırsan, dünya ve ahiretin harap olur. Atılan ok tekrar geri yaya gelmez. Onlar hayatta iken, kıymetini bil!

Kalb ile olan hakları:

1- Acımak, merhamet etmek. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz.) [Müslim]

 

2- Sevmek. Her fırsatta ana-babanın ellerini öpmeli, sevdiğini hissettirmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Annesinin ayağını öpen, Cennetin eşiğini öpmüş olur.) [Şir’a]

 

3- Sevinçlerine sevinmek. Bir şeye sevinince, (Ne iyi olmuş, hayırlı olsun) gibi sözlerle memnuniyetini bildirmelidir.

 

4- Üzüntülerine üzülmek, dertleri ile hemdert olmak. Bir şeye üzülmüşlerse, (Geçmiş olsun) diyerek ilgilendiğini, üzüldüğünü bildirmeye çalışmalıdır.

 

5- Çok söylemelerinden incinmemek. İncinse bile, kesinlikle incindiğini hissettirmemek.

 

6- Sitem ve cefalarına kızmamak. Sözlerini hiç duymamış gibi hareket etmek.

 

7- Onlardan razı olmak. Ne yapıp yapmalı, onların rızalarını almaya çalışmalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allah’ın rızası ana-babanın rızasındadır.) [R.Nasihin]

 

8- İncitmekten çok korkmak. İsra suresinin 23. âyet-i kerimesinde ana-babaya iyi davranmak, onlara yumuşak ve tatlı söylemek emredilmektedir. Gaflete düşüp ana-babanın kalbini kırarsan, derhal rızalarını almaya çalış, yalvar ve ne yaparsan yap, onların gönlünü al!

 

9- Nazlanmamak. Aksine onların nazına katlanmalıdır. Çünkü ana-baba küçükken bizim çok nazımızı çektiler. Nazlanma sırasının onlarda olduğunu unutmamalıdır.

 

10- Sıkıntı görse de, ölseler de kurtulsak diye düşünmemek, çok yaşamalarını arzu etmek. Onlar, bizden çok sıkıntı gördükleri halde, yaşamamızı istemişlerdi. İcabında kendileri aç durup bizi doyurmuşlardı.

 

Mal, para ile olan hakları:

1- Kendinden önce, onlara elbise almak. Kendi yiyeceğinden iyisini onlara vermek.

 

2- Uzakta iseler ziyaretlerine gitmek. Ana-baba ve mahrem akrabaları ziyaret etmek vaciptir. Hiç olmazsa, selam göndererek, tatlı mektup yazarak bu günahlardan kurtulmalıdır. Ziyarette sıra, ana, baba, evlat, dede, nine, kardeş, amca, hala, dayı ve teyzedir.

 

3- Beraber yemek.

4- Arzularını sormak, öğrenip yerine getirmek.

5- Evlerini temizlemek, boyamak, tamir etmek.

6- Para vermek. İhtiyaçları olup da söyleyemezler belki.

 

7- Malı, parayı onlara serbest etmek. Ne zaman isterseniz, malım, param size feda olsun demeli, bir kızgınlıkları varsa, bu yolla onları teskin etmelidir. Ana-babaya harcanan paradan suâl olunmaz. Muhtaç olan ana-babaya yardım farzdır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:

(Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolculara infak edin!) [Bekara 215]

 

Kime infak edeceğini soran kimseye Resulullah efendimiz, (Kendine, ana-babana, sonra hanımına ve çocuklarına, hizmetçine bundan sonrasını da artık sen bilirsin) buyurdu. (Nesai)

 

Babası hasta olup, bakacak kimse bulunamazsa, kocasından izinsiz gidip hizmet eder. Zimmi baba da böyledir. Çocuk, zengin olan babasına bakmaya mecbur değildir. (Bezzâziyye)

 

Zengin çocuğun, fakir olan ana-babasına nafaka vermesi farzdır. Fakir kimsenin, fakir babasına nafaka vermesi farz değildir. Fakir olan ana-babasını kendi evine alıp, birlikte otururlar. (Fetava-i Hayriyye)

 

Ana-babadan birine iyilik edince öteki incinirse, babaya hürmet ve itaat etmeli, anaya hizmet, yardım ve ihsan etmelidir.

 

8- Ara sıra güzel yemek yapıp, davet etmek. Gönülleri ister de, belki söyleyemezler.

9- Dostlarını, dost bilip davet ederek gönüllerini almak. Düşmanlarından da uzak durmaya çalışmak.

 

10- Hastalandıkları zaman, tedavileri ile meşgul olmak, ilaç almak. Bir bakıcı, bir hizmetçi tutmak yerine, bizzat kendisi hizmet etmeye çalışmalıdır.

 

Vefatlarından sonraki 40 hak:

1- Definlerinde erken davranmak.

2- Sünnet üzere yıkamak. Bu işi bilen iyi kimselere yıkatmalıdır.

3- Sünnet üzere kefenlemek.

4- Caiz olmayan kefen yapmamak.

5- Sünnet olan sayıya dikkat etmek. Erkeklere 3 parçadan fazla yapmamak.

6- Kefende israf etmemek.

7- Helal parasından kefen almak.

8- Cenaze namazını biliyorsa kendisi kıldırmak. Bid'at ehli kimselere kıldırmamak.

9- Onlara hep dua etmek. Bir hadis-i şerif meali: (Ana-babasına dua etmeyenin rızkı kesilir) [Şir’a]

10- Toprağa kendisi koymak.

11- Mezarı kazan ve çalışanları memnun etmek.

12- İyi ve salih kimselerin arasına defnetmek.

13- Kötülerin arasına gömmemek. Çünkü kötü komşudan onlara sıkıntı gelir.

14- Kabrin üzerini balık sırtı gibi yapmak.

15- Kerpiç kullanmak.

 

16- Pişmiş tuğla kullanmamak. Çivi, tuğla gibi fırınlanmış şeyleri kabrin içinde kullanmak mekruhtur. Kabrin üstünü, dışardan tuğla ve mermerle örtmek caizdir.

 

17- Toprağı başında sadaka vermek.

 

18- Kabir başında dua etmek. [Sadakayı ve duayı geciktirmemek. 40. ve 52. gece gibi bid'at olan işlerden uzak durmak.]

 

19- Borçlarını ödemek.

20- Telkini kendi vermek.

 

21- İskatını hemen yapmak. Ölünün namaz ve oruç borcu için, başkası onun yerine namaz kılamaz ve oruç tutamaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Başkası yerine oruç tutulmaz ve namaz kılınmaz. Fakat onun orucu ve namazı için fakir doyurulur.) [Nesâi]

 22- Mezar taşına caiz olmayan ifadeler yazdırmamak. Mesela Fatiha veya Besmele veya ayet yazmak caiz değildir. Latin harfleriyle de caiz olanı yazmamalıdır. Başkaları uzun yıllardan beri yazıyorsa da, caiz değildir.

 

23- Vasiyetlerini yerine getirmek. Dine uygun değilse yerine getirilmez.

 

24- Namazlardan sonra dua edip, sevaplarını onların ruhlarına göndermek. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ana-babasına asi olan, vefatlarından sonra, onlar için dua etse, Allahü teâlâ, onu, ana-babasına itaat edenlerden yazar.) [İbni Ebiddünya]

 

25- Sevabı onlara olmak üzere oruç tutmak.

 

26- Sevabı onlara olmak üzere hac etmek. Âlimlerin çoğuna göre ana-baba için hac caizdir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ölmüş ana-babası adına hac edene, hem kendi, hem de ana-babası için hac yapmış sevabı verilir. Ana-babasının ruhuna müjde verilir.) [Dare Kutni]

 

27- Sevabı onlara olmak üzere sadaka vermek. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Sadaka verirken, sevabını müslüman ana-babanızın ruhuna niye hediye etmezsiniz? Hediye ederseniz, verdiğiniz sadakanın sevabı, onların ruhuna gideceği gibi, sevabından hiçbir şey eksilmeden size de yazılır.) [Taberani]

 

28- Kabirlerini ziyaret edip Kur'an-ı kerim okumalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ana-babasının veya birinin kabrini ihlasla ve mağfiret umarak ziyaret eden, kabul olmuş bir hac sevabı alır ve bunu âdet edinenin kabrini de melekler ziyaret eder.) [Hakim]

 

29- Kabirlerini Cuma günleri ziyaret etmek. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ana-babanın kabrini, Cuma günleri ziyaret edenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.) [Tirmizi]

 

30- Ziyarette dua ve Kur'an-ı kerim okumakla meşgul olmak, uygunsuz söz söylememek.

 

31- Sağlıklarında incinmiş iseler, çocuk salih olunca razı olurlar. Onların öğrettikleri iyi şeylerle amel ettiği müddetçe, sevabı onlara da ulaşır.

 

32- Onlardan kötü bir yol edinmiş ise, her yaptığından onlara da günah ve azap gider. Bunun için, onlardan veya onların vasıtası ile öğrendiği kötü şeyleri terk etmeli, kendi kötü amelleri ile, onlara kabirde azap ettirmemelidir.

 

33- Ana-babaya sövmemek. Hadis-i şerifte, (Ana-babaya sövmek büyük günahtır) buyuruldu. (Buhari) Yani birinin ana-babasına söversen, o da senin ana-babana sövebilir.

 

34- Yakınlarına iyi davranmak. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ölmüş ana-baba için dua ve istiğfar etmek, borçlarını ödemek, dostlarına ikram etmek, onların yakınlarını ziyaret etmek, iyi davranmak suretiyle onlara ikramda bulunun.) [Hakim]

 

35- Dostlarını ziyaret etmek. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Babası öldükten sonra, onun dostlarını ziyaret eden, en iyi iyiliği yapmış olur.) [Müslim]

 

36- Dostları ile görüşmek. Hadis-i şerifte (İyiliklerin en mükemmeli, baba dostunu görüp gözetmektir) buyuruldu. (Müslim)

 

37- Fıtır bayramında, sevabı onlara olmak üzere sadaka-i fıtır vermek.

38- Kurban bayramında sevabı onlara olmak üzere kurban kesmek.

39- Ana-babanın sevdiği yemeği yapıp, fakirlere verip ruhlarını şad etmek.

 

40- Kötülüklerini söylememek. Hadis-i şerifte (Ölülerinizi hayırla anın, iyiliklerini söyleyin, kötülüklerini açıklamayın) buyuruldu. (Tirmizi)

 


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA