TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret1365897
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

AZİM HİKAYELERİ

Altın Madalya

 

  1976 Yaz olimpiyatlarında bir Japon sporcunun gçsterdişi şaba, altın madalyadan şok daha fazlası gerektiriyordu.Üçlü paralel barda yarışan Shun Fujimoto’yu seyredenlerin aklında, o zarif ve çevik hareketler kaldı.Aynı sırada, Fujimoto’nun yüzünün dayanılmaz bir ağrıyla karıştığını, gözlerinden yaşlar geldiğini kimse görmedi ve hatırlamadı da. Fujimoto son dünüşünü başarıyla yapıp yere atladığında bile bunu kimse fark etmedi.sağ dizi kırıktı ve çok şiddetli ağrıyordu.

  Fujimoto’nun dizi, yarışmadan önceki alıştırma egzersizleri sırasında sakatlanmıştı.Japon jimnastik takımının üyeleri gösterilerini tamamladıkça, takım olarak altın madalya almalarına çok az kalmıştı.Paralel bar gösterisinde iyi bir puan alınırsa altın madalya garantinelecekti.Fujimoto’nun en iyi olduğu alan da buydu. Fujimoto, gösteri günü paralel barın kulplarını yakaladığında dizindeki ağrıyı unuttu, aklında sadece altın madalyanın hayali vardı.Olağanüstü bir konsantrasyonla, olağanüstü bir performansla, hiç kusursuz tamamladı hareketleri. Herkes nefesini tutup puanlamayı beklerken Japon takımının altın madalyası da garantilenmişti.

Daha sonraları bu olağanüstü çabasının sırrı sorulunca, Fujimoto şöyle cevap verdi: “Evet, dizimin ağrısı bütün bedenimi bir bıçak gibi kesiyordu. Gözlerimden yaşlar geldi.Fakat şimdi bir altın madalyam var ve ağrı yok.”

 

Asla Vazgeçmeyin!

 

*31 yaşında işini kaybetti.

*32 yaşında bir hukuk kavgasını kaybetti.

*34 yaşında işini tekrar batırdı.

*35 yaşında geldiginde çocukluk aşkı öldü.

*36 yaşında sinir krizi geçirdi.

*38 yaşında eyalet seçimini kaybetti.

*43, 46 ve 48 yaşlarında kongre seçimlerini kaybetti.

*55 yaşında eyalet senatörü olamadı.

*58 yaşında yine senatör olamadı.

*60 yaşında ABD Başkanlıgına seçildi.

Onun ismi Abrahım Linkoln dü. Asla vazgeçmedi. Asla vazgeçmeyin; kaybedenler yalnızca vazgeçenlerdir.

 

İnce Mesaj

 

ABDde işsiz bir genç, ünlü işadamı Ford’a gidip iş istemek için bürosuna varır. Sekreteden kavga dövüş, 8 ay sonra randevu alır, verilen saatte gider.

Sekreterde ki:

“Ford şu anda dışarı çıkıyor. Siz de onu takip edi lütfen!”

Bir arabaya biner Ford. Genç de yanındadır. Yol boyu hiç konuşulmaz. Arabadan inip bir mağazaya yürürler. Kapıdakiler, büyük bir saygıyla karşılarlar ünlü misafirlerini. Birlikte gezdıkten sonra da, aynı şekilde 2.3.4. ve 5. büyük mağazalar da gezildikten sonra dönüş için tekrar ötömöbile binilir. Genç daha fazla ve sonrar: “Sayın Ford , benimle bir iş görüşmesi yapmayacak mısınız?”

“Ya! Demek öyle?.. Pekiyi ohalde1”

Ford arabayı durdurup, kahramanımızın inmisini ister ve asar gider. Şehirden uzak, tenhe bir yerdir. Gencin cebindeyse hiç para yoktur. Senirlenerek yürümeye başlar. Kan ter içinde evine gelir. Bir taftan da düşünür : Mutlaka bir ders vermek isterdi. Ama ne? Günlerce yorum yapıp gizli mesajın ne olduğunu anlamaya, bulmaya, çüzmeye çalışır. Bir sonucu ulaşınca da Fordun ilk ziyaret ettiği mağazaya koşar. İlgililer , büyük bir saygı güsterirler. Her sorusuna, sanki karşılarında Ford varmış gibi nazeketle cevap verirler. Bundan sonra, 2.3.4 ve 5çmağza yetkililerine der ki:

“Ürünlerini pazarlamak istiyorum.”

“Buirun istediğiniz kadar alın satın ,parasını sonra ödeyin !”  derler.

Bundan büyük üardım mı olur bir insan için ? Sonra, tutun tutabilirseniz. 5 yıl içinde, Amerikanın en büyük iş adamlarından biri olur.

Eh Fordun ziyaret edeyim de kendisine teşekkürlerimi sunayım artık! Diye düşünür.

Gidip Fordun sekreterine söyler söylemez, aldığı cevap enterasndır:

“ Buyrun efendim, Ford sizi bekliyor.”Ford ona şunu söyler:

“Aynı yerde arabadan indirdiğim ne ilk kişisiniz, ne de son. İçlerinde bir tek siz anladınız ne demek istediğimi. O günden beri, hayranlikla takip ediyorum sizi! ”

 

Bir Basketçinin Bilinmeyen Tarihi

     Ortaokul öğrencisi suratı asık bir halde eve geldi, çantasını yere fırlattı, yukarı odasına koşup kendisini yatağa attı ve ağlamaya başladı. En büyük rüyasını gerçekleştirememişti. Okulun basketbol takımına girmek için elnden geleni yapmiş, ama başaramamıştı.

     Annesi sessizce odaya girdi ve şefkatle ne olduğunu sordu.

     “Takıma giremedim” dedi küçük delükanlı. “Bana ‘sen daha küçüksün’ dediler.”

     Annesi oğlunun yanına oturdu, kolunu boynuna dolayıp şöyle dedi:

     “Yavrum, önemli olan, takıma giremeyecek kadar küçük olman değil; içindeki basketbolcunun ne kadar büyük olduğu. ”

     Annesi bunu söyleyip odadan çıktıktan sonar, minik delikanlı yatağında doğruldu. Kendisini her zamankinden güçlü hissediyordu. Evet, belki küçüktü, ama içindeki basketbolcu öok büyüktü! Ertesi sabah, erkenden antremanlara gitti. Her gün, her hafta, her ay… Hep annesinin süyledikleri yankılandı zihninde. Günler geçtikçe, hem içindeki basketbolcu, hem de azmi büyüdü.

     Ertesi sene, takım seçmeleri yine yapıldı. Bu defa, minik delikanlının içindeki büyük basketbolcu kendisini yeterince gösteriyordu. Takımın hocası ondan çok etkilendi ve onu takıma aldı. Sonraki senelerde, takımdaki yerini hep korudu. Hep daha iyiye gitti, gelişti.

     Çok geçmeden dışarıdan teklifler gelmeye başladı. Önce amatör takımlarda oynadı. Sonra başarı merdivenini üçer – beşer tırmandı.

     Ve tüm dünya, bir zamanlar okul takımına bile giremeyen Michael Jordans’ı basketbol tarihinin en başarılı oyuncularından birisi olarak tanıdı…        

 

Eksikliklerimriz Fazlalığımız Olabilir

    9 yaşındaki Japonyalı çocuğun en büyük hayali çok iyi bir judocu olmaktır.Hep bu hayalle yaşayan çocuk bir trafik kazasında sol kolunu kaybetmiştir. Ailesi üzüntüden yıkılmış, çocuğun ise hayalleri suya düşmüştür.derken ailesi ona en iyi judo hocalarından birini tutup çocuğun eğitim almasını sağlamışlar.Ancak ailesinin hiç umudu yoktur.

    Hoca çocuğa hep aynı hareketi öğretir.Çocuk artık aynı hareketi yapmaktan bakmıştır ama o hareketi hocasından bile hızlı yapmaya başlar.Bir gün hocasına :

    -Hocam artık başka hareketler öğrenmek istiyorum der.

    Ama hoca fikrinden dönmez çocuğa hala aynı hareketi tekrarlatır.

    Ve bir gün çocuk o hareketi yıldırım hızıyla yapmaya başlayınca hocası:

    -Artık senin turnelere katılman gerek der ve dediğini yapar.

    Çocuk aynı hareketi yaparak tüm rakiplerini yener.Finalde karşısına dev gibi bir adam gelir. Ona da aynı hareketi yapar ve yener. Hocasına:

    -Hocam ben nasıl şampiyon oldum inanamiyorum der.

    Hoca:

    -Bak evlat sana öğrettiğim bu hareketi rakibinin karşılaması için senin sol kolunu tutması gerekiyordu.

 

 

 

 

Okul Bitirmeyen Doktor

Bundan yıllar evvel, o zaman en gözde göz cerahlarından John Wheeler, gözüne perde inen Siyam Kralını ameliyat etmek için görevlendirildiginde, bu işi E. Brower Burchellin fikrini almadan yapamayacagına karar verdi. Wheelerin nazik davetini kırmayan Burchell kralın gözünü muayene etti, bazı bakteriyojik tahliller istedi, sonra da ameliyatın uygun olacağı tavsiyesinde bulundu.

Burchellin tıp kariyeri, ne lisede ne de tıp fakültesinde değil, New York Göz ve Kulak Hastanesinde hademelikle başlamıştı! Duvar ustası olan babası kısa süre önce ölmüş, bu durum 17 yaşındaki genci ayda 18 dolar getiren bir işle hayatını kazanmak zorunda bıramıştı. Günde 12 saat, haftada 7 gün hastanede çalışıyordu.

Hastanenin serum ve bakteriyoloji labaratuvarlarında yerleri silerken, teknisyenleri dikkatle inceleyen genç, arada onlara sorular soruyordu. İçinde bir bilim adamı olma arzusu uyanmıştı. Geceleri, doktor ve diğer uzmanlar evlerine gittikten sonra, gizlice labaratuvarlara giriyor, gündüzleri gördüğü deneyleri kendisi yapmaya çalışıyordu. Beş yıl süreyle bu şekilde çalıştı. Bir gün, hastaneyi ziyaret eden bir nöroloji uzmanı, orada doğru dürüst bir omurilik örneğinin bulunmadığından şikayet etti. Burchell, gizlice mutfağa indi, aşçının kedilerinden birisini yakaladı ve ertesi gün nöroloji uzmanına hiçbir siniri zaret görmemiş bir omurilik sundu. Bunun, 30 yıldır gördöğü en güzel omurilik örneği söyleyen Burchell’e iki dolar verdi ve onun laboratuvara yardımcı elaman olarak tayın edlmesini sağladı.

   Birkaç ay sonra, hastaneden ayrılan bir cerrah, kalın bir anatomi kitabını bavuluna sığdıramayınca, onu atması için Burchell’e verdi. Kitabı evine götüren Burchell, hazine bulmuş gibi seviniyordu. Kitabı satır satır dikkatle okudu.

   Çok geçmeden, doktorların elden çıkardıkları kitaplarla bir kütüphane kurdu. Bir taraftan da, tıp bilgisini genişletmek için çareler arıyordu. Bir süre sonra, yalnız Columbia Üniversitesi tıp talebelerine açık olan ameliyet salonuna girmenin yolunu budu. Çünkü, koltuğunun altına bir-iki kitap sıkıştırdığı ve talebe gibi yürüdüğü zaman, konferansları ve ameliyat izleyebileceğini anlamışt.

   Aylık kaancını arttırmak için, kulağın karmaşık mekanizmasını kotuyan şakat kemiklerinin modellerini hazırlamaya başladı. Fransa’dan gelen örnekleri ğördüğünde, bunları daha mikemmelleştirebileceğini düşündü ve kendi modellerine, incelenmelerini kolaylaştırmak için küçük menteşeler ekledi. Çok geçmeden anatomi profesörleri onun örneklerini Fransızlarınkine tercih etmeye baçladılar.

   Daha sonraları, onun hazırladığı 400 kemik ve 100 bin göz kesitinden oluşan koleksiyon dünyanınen zengin koleksiyonu olarak kabul edildi. Bütün göz ve kulak anormallikleri ve hastalıkları bu koleksiyonda mevcuttu. Birçok uzman Londra, Paris vs. gibi şehirlerden kalkıp bu koleksiyonu görmeye geldi. Dünyaca ünlü bir cerrahın ifadesiyle “Burchell, göz ve kulak hakkında, bütün doktorlardan daha fazla bilgi toplamıştı.”

   Bir ortaokul diplomasına bile sahip olmasına rağmen, Burchell birçok ünivrsite ve tıp derneğinden konferanslar verdi. New York Üniversitesi Tıp Fakültesi ve New York Göz ve Kulak Hastanesinde 30 yıl boyunca hocalık yaptı. Verdiği konferanslara en tanınmış uzmanlar katıldı. Hatta Harvard, Columbıa ve John Hopkins gibi ünversitelerin tıp fakültelerin bitirenler, kendilerine göz kulak uzmanlığı ünvanını kazandıracak sınava girmeden önce Burchell’den ders aldılar...

 

Hedefi Görmeyen Başaramaz

 

Florence Chadwick, hem Fransa’dan İngiltereye, hem de İngiltereden Fransa’ya yüzerek Manş denizini her iki yönde geçen ilk bayam yüzücüydü. Bir ideali daha vardı. Catalina Adasından California sahiline kadarki 21 millik mesafeyi yüzen ilk bayan olmak istiyordu. Ama bu iş hiç de o kadar kolay olmayacaktı.

Yılın en sıcak günlerinden 4 Temmuz’da bile, yüzeceği denizin suyu insanın bedenini uyuştrucak kadar soğuktu. Hava o denli sisliydi ki, yüzücü kendisine eşlik eden tekneleri zorlukla seçebiliyordu. Üstelik o bölgede köpek balıklarına rastlanıyordu.

Florence soğuğa ve köpek balıklarına rağmen tam 15 mil yüzdü. Teknede bulunan annesi ve antrenörü “Başaraçaksın! Az kaldı” diye bağırıyorlardı. Televizyonlarının başında onu seyreden milyonlarca insan, başarısı için dua ediyordu. Sonra 5 mil daha yüzdü. Hatta California sahillerine sadece yarım mil kaldı. Teknedekilerin bütün teşviklerine rağmen kendisini sudan çıkarmalarını istedi. Herkes hayal kırıklığı içindeydi. Sadece birkaç kulaçlık bir mesafe kalmışken, başarılı yüzücü vazgeçmişti.

Florence Chadwick, daha sonra başarısızlığın nedenini şoyle açıkladı:

“Önümde hiçbir şey göremiyordum. Karayı görebilseydim, başarabilirdim!”

Onu durduran ne soğuk, ne onaltı saat süreyle kulaç atmanın yorgunluğu, ne de köpek balıklarıydı. Başarısızlığına hedefini görememesi neden olmuştu!

İki ay sonra, Florence yine denedi. Su yine soğuktu, köpek balıkları yine vardı, sis yine her şeyin üstünü örtüyordu. Ama bu defa, Florence sisin ardında bir yerde kıyının olduğunu düşünerek yüzdü hep. Sahili hayal ederek attı kulaçlarını. Ve başardı! Catalina Kanalını geçen ilk kadın ünvanını kazandı. Hem de erkeklerin rekorunu iki saat farkla geçerek!  

   

Hayat Uzun Bir Maraton

 

    Hava çoktan kararmış, maraton koşusu sonuçlanalı bir saati geçmişti.Seyircilerin neredeyse hepsi stadyumu boşaltmış, temizlik görevlileri etrafı toplamaya başlamıştı.Sona kalan birkaç seyirci de yerlerini terk etmeye hazırlanıyordu ki, stadyumun giriş kapısından zenci bir atlet gözüktü.Koşmuyordu, sekme ile yürüme arasında bir hareketle bitiş çizgisine ulaşmaya çalışıyordu.

    Yüzünden, aksayan ayağından dolayı ıstırap çektiği belli olan Tanzanyalı atlet John S. Akhwari, sonunda bitiş çizgisine ulaşmayı başardı.Akhwari, 1968 olimpiyatlarındaki bu koşusuyla spor tarihine geçti.Ama bunun nedeni,yarışı birinciden saatler sonra bitermesi değil, bitiş çizgisine ulaştıktan sonra gazetecilere söyledikleriydi.

    Tanzanyalı atlet yarış sırasında bir kaza geçirmiş ve yaralanmıştı. Tedavisi yapılmıştı, ama bacağı hala kanıyordu. Buna rağmen devam etmeye karar vermiş ve kalan birkaç seyircinin takdir dolu alkışlarıyla yarışı bitirmişti.

    Şimdi yanına yaklaşan gazetciler sordular:

    “Yarışı kazanma şansınızı zaten yitirmiştiniz; neden mutlaka bitiş çizgisine ulaşmak için kendinizi zorladınız?” atlet bu soruya şaşırdı,ama verdiği cevap sorutu soran gazetcileri utandırmaya yetti:“Çünkü halkım beni buraya, yarışa başlamam için değil, yarışı bitirmem için gçnderdi.”

 

 

DÖNECEĞİM

        Linda ve Bob Samele hastane odasının kapısına yaklaşırken güçlü olmaya çalıştılar. Linda kendi kendine "Sakin ol. Onu bir de sen üzme" diyordu.

          23 Aralık 1988 günü öğleden sonra yağmur atıştırıyordu. 15 yaşındaki oğulları Chris beş arkadaşı ile birlikte, Torrington, Connecticut'tan, yakındaki Waterbury'e gidiyordu. arabaları çığlıklara dönüşmüştü. Çocukların üçü, Chris dahil olmak üzere, arka camdan fırlamışlardı. biri hemen ölmüş, diğeri ise ciddi bir şekilde yaralanmıştı.

         Chris'i bulduklarında, yolun ortasında oturmuş, sol bacağından fışkıran kana boş gözlerle bakıyordu. Bariyer, bacağını dizinden koparmıştı. Waterbury hastanesinden yedi saatlik bir ameliyat geçirmişti. Anne ve babası beklerken çılgına dönmüşlerdi.

         Şimdi, Linda onu hastane yatağından görmeye dayanamıyordu. Torrington'lu bir postacı olan Bob, Chris'in elini tuttu. Genç "Baba, bacağımı kaybettim" dedi.

         Bob başını salladı ve onun elini sıktı. Kısa bir sessizlikten sonra Chris " Şimdi ben nasıl basketbol oynayacağım?" dedi.

         Bob Samele kendini kontrol etmek için üstün bir çaba harcıyordu. Chris çocukluğundan beri bu oyunu oynuyordu ve efsanevi bir oyuncu haline gelmişti. Bir önceki sezon, St. Peters'in sekizinci sınıf öğrencisi olarak 41 sayılık bir rekora imza atmıştı. Şimdi, Torrington lisesinin birinci sınıfındaydı ve toplam iki oyunda 62 sayı atmıştı. Kazadan önce, binlerce kişinin önünde oynayacağı günlerin hayalini kuruyordu.

         Bob Samele sakat oğluna bakarken ne diyeceğini bilemiyordu. En sonunda, "Chris, biliyorsun" demeyi başardı. "Bekleme odasında, antrenör Martin dahil çok kalabalık bir grup var."

         Chris'in yüzü aydınlandı. Sonra, kararlı bir sesle, " Baba, antrenöre önümüzdeki sezon tekrar oynayacağımı söyle" dedi. "Tekrar basketbol oynayacağım."

         Chris yedi gün içinde bacağından üç ameliyat daha geçirdi. Başından beri doktorlar, kopmuş bacağın tekrar yerine dikilemeyeceğini anlamışlardı. birçok sinir, damar ve kas zarar görmüştü. chris ne yazık ki bir protez kullanmak zorundaydı.

         Hastanede kaldığı üç buçuk hafta boyunca odası ziyaretçilerle doldu taştı. Kendisine acıyan birini görünce " Benim için üzülme" diyordu Chris. "İyileşeceğim."

         Güçlü kişiliğinin yanı sıra Tanrı'ya olan inancı da ona yardımcı oluyordu. Doktorlarının ve hemşirelerinin çoğu bunu anlayamıyorlardı.

        Bir psikiyatrist bir gün " Chris, bazen kendine acıdığın oluyor mu?" diye sordu.

        Çocuk "Hayır" dedi. "Bunun bir işe yarayacağını sanmıyorum."

        "Peki hiç öfkelenmiyor musun?"

        "Hayır" dedi Chris. "Hep olumlu bakmaya çalışıyorum."

        Israrcı psikiyatrist odasından çıktığı zaman Chris anne ve babasına "Esas yardıma ihtiyacı olan o" dedi.

        Chris eski gücüne ve hareket kabiliyetine kavuşmak için hastanede gerçekten çok çabaladı. Becerebilecek kadar kuvvetlendiği zaman, yatağının yanına bir arkadaşının taktığı potaya top atmaya başladı. Koltuk değnekleri için vücudunun üst kısmını çalıştırması ve dengesini sağlamak için de bir sürü egzersiz yapması gerekiyordu.

        Hastanede kalışının ikinci haftası bitmişti ki, ailesi onu tekerlekli sandalyesi ile Torrington Lisesi'nin basketbol maçına götürdü. Hemşireler onun ne tepki göstereceğinden emin değillerdi. Ailesine dikkatli olmalarını söylemişlerdi.

        Chris, gürültülü salona girdiği zaman oldukça sakin görünüyordu. Tribünlerin önünden geçerken, dostları ve takım arkadaşları ona seslenip el sallamaya başladılar. Sonra, Torrington Lisesi müdür yardımcısı Frank McGowann mikrofondan "Arkadaşlar, çok özel bir misafirimiz var. Herkes lütfen Chris Samele'ye hoşgeldin desin" dedi.

       Chris, şaşkın gözlerle, salondaki 900 kişinin ayağa kalkmasını, tezahürat yapmasını ve kendisini alkışlamasını izledi. Gözleri yaşlarla doldu. Bu geceyi hiç unutmayacaktı.

       Kazadan neredeyse bir ay sonra, 18 Ocak 1989'da Chris evine döndü. Okulda kaçırdıklarını toparlayabilmesi için, Her öğleden sonra eve bir öğretmen geliyordu.

       Ders çalışmadığı zamanlar, Waterbury hastanesinde tedaviye gidiyordu. Fiziksel acı, hem de içine işleyen türde acı artık hayatının bir parçası haline gelmişti. Ailesi ile televizyon izlerken, bacağının kesildiği yerden yayılan acıyı unutmak için bazen öne arkaya sallanıyordu.

       Derken, bir öğleden sonra, Chris koltuk değnekleri ile top atmayı ilk öğrendiği garaja gitti. Koltuk değneklerini bıraktıktan sonra, bir basket topu aldı. Kimsenin ona bakmadığından emin olduktan sonra, sağ bacağı üzerinde zıplayarak topu potaya atmaya başladı. Birkaç kez dengesini yitirip yere düştü. Her seferinde ayağa kalktı ve atmaya devam etti. 15 dakika sonra bitkin düşmüştü. "Bu sandığımdan da uzun zaman alacak" diye düşündü ve yavaşça eve geri döndü.

      25 Mart'ta ilk protezi takıldı. O kadar heyecanlanmıştı ki, hastanenin protez ve ortopedi bölümü yöneticisine bu protezle basketbol oynamasının mümkün olup olmayacağını sordu. Chris'in ciddi olduğunu gören Ed Skewes "Acele etme" dedi.

      Doktor, bir insanın spor yapmak bir yana, bir protezle yürümeyi öğrenmesinin bile nerede ise bir yıl süreceğini biliyordu.

      Evinin bodrumunda Chris takma bacağı ile yürüme egzersizleri yapıyordu. Protezle basket atmak, tek bacakla atmaktan daha da zor gibi görünüyordu. Atışlarının çoğu başarısızdı ve sık sık yere düşüyordu.

      En kötü anlarında chris annesi ile arasından geçen bir konuşmayı anımsıyordu. Çok cesaret kırıcı bir günden sonra, annesine gerçekten bir daha oynamayı başaracağına inanıp inanmadığını sormuştu. Annesi "Şimdi daha da çok çabalamalısın" demişti. "Ama, yapabileceğine inanıyorum." Haklıydı, bunu biliyordu. Sadece çok çalışması ve hiç vazgeçmemesi gerekiyordu.

      Chris, Nisan başlarında okula döndü ve basketbol sahası dışından hemen eski hayatına kavuştu. Okuldan sonra arkadaşları açık hava sahasında oynuyorlardı. Haftalarca onları kenardan seyretti. Derken, Mayıs başında bir gün, formasını giydi ve sahaya çıktı. Arkadaşları şaşkınlık içerisinde ona yol açtılar.

      Önce, kenardan top atmaya başladı. Topu potaya soktuğu zaman cesaretleniyordu. Ama top sürmeye ve sıçramaya kalkıştığı zaman yere düşüyordu. Arkadaşları, "Hadi, Chris, yapabilirsin" diye bağırıyorlardı. Ama Chris gerçeği biliyordu: Eskiden yaptığı gibi yapması imkansızdı.

     Yaz turnuvasında oynanan maçlardan birisinde, ters bir hareket yaptı ve protezinin ayağını kırdı. Sahadan zıplayarak çıkarken, "Belki sadece kendimi kandırıyorum. Belki vazgemem gerek" diye düşündü.

     Ama sonunda, kendisini daha da zorlaması gerektiğine karar verdi. Her gün deli gibi top atıyor, sektiriyor ve ağırlık kaldırıyordu. Her egzersizden sonra takma bacağını ve kesik yeri acıtmasın diye koyduğu dört havlu çorabı çıkarıyordu. Sonra duş yapıyor ve su toplamış yerleri sabunlarken yavaşça inliyordu. Çok geçmeden, kendisini eski haline yaklaşmık olarak görüyor ve acısını unutuyordu.

     " Becereceğim. Hem de gelcek yıl değil, bu yıl" diye düşünüyordu.

     Şükran gününden önceki Pazartesi, antrenör çocukları topladı. Hepsi sinirliydiler, çünkü hepsi Lise takımına girmek istiyordu. Antrenör Chris'e baktı.

     Sonraki iki gün boyunca yapılan seçmelerde hiç kimse kendini chris kadar zorlamadı. Savunma oyuncularının arasında top sektirdi, kaybedilmiş topları tekrar kaptı. Herkese hala oynayabildiğini göstermek için elinden geleni yaptı. Hatta, diğerleri ile birlikte her gün spor salonunda koşarak 10  tur bile attı. Herkesden daha yavaş koşuyordu ama yarıda bırakmıyordu.

     En son çalışmanın ertesi günü, Chris de listelere bakmaya koşanlara katıldı. Kendine, " Sen elinden geleni yaptın" dedi. Bu arada, arkadaşlarının omuzları üzerinden listeyi görmeye çalışıyordu. Evet, işte adı oradaydı. Samele! Takıma tekrar girmişti.

     O hafta, antrenör Anzellotti oyuncularını topladı. "Her yıl takımın bir kaptanı olur. Bu kişi örnek çalışması nedeni ile seçilir. bu yılın kaptanı Chris Samele olacak" dedi. Herkes tezahürat yaptı.

     15 Aralık gecesi, kazanın yıldönümüne sekiz gün kala, Chris ilk maçı için 250 kişinin önüne çıkacaktı.

     Soyunma odasında giyinirken elleri hafifçe titriyordu. Antrenör "Her şey yolunda gidecek, Chris" dedi. "Sadece, bu ilk geceden çok şey bekleme." Chris başını salladı. "Biliyorum" dedi.

     Az sonra, takım arkadaşları ile birlikte ısınmak üzre sahaya çıktı. Seyircilerin nerede ise tümü ayağa kalkarak tezahürat yapmaya başladılar. Oğullarını tekrar Torrington Lisesi forması ile görmek Linda ve bob'un gözlerini yaşartmıştı. Linda,

     " Allahım, ne olur onu mahcup etme" diye dua etti.

     Bütün çabalarına rağmen, Chris gerginliğinden kurtulamıyordu. Isınma hareketleri sırasında attığı topların nerede ise hepsi potanın kenarından döndü. Antrenör Anzellotti "Sakin ol, gevşe" diye fısıldadı. "Acele etme."

     Oyuncular, sahanın ortasında oyunu başlatmak için toplandılar. Oyun başladı. Chris tuhaf bir şekilde oynuyordu. Hareketleri sarsak ve temposuzdu. Attığı şutların çoğu potanın kenarına bile değmedi. Böyle olduğu zaman tribünlerdeki çocuklar, "Hava topu! hava topu!" diye bağırırlardı. Bu kez kimse bağırmadı.

     Sekiz dakika oynadıktan sonra, oyundan çıktı. İlk yarının bitmesine iki dakika kala, tekrar oyuna alındı. "Hadi Chris" dedi kendi kendine. "Bunun için çalıştın. Göster onlara." Birkaç saniye sonra, bir takım arkadaşı ona pas attı. Potadan bayağı uzaktı. Buradan başarılı bir atış yapmak  herkes için zordu. Chris hiç duraklamadan bir uzak atış yaptı. Top uçtu ve filenin içinden geçti.

     Spor salonu alkış ve tezahürattan yıkılıyordu. Bob Samele, heyecandan çatlayan bir sesle "İşte böyle, aferim Chris" diye bağırdı.

     Bir dakika sonra Chris bir çekişmeden galip çıkarak topu kaptı ve bir sayı daha attı. Salon gene tezahüratla çınlıyordu. Linda Samele artık gözyaşlarını tutamıyordu. Oğlu yumruğunu havaya kaldırmış, zafer işareti yapıyordu. Linda kendi kendine "Başardın, Chris" diyordu.

     Chris başarılı oyununu sürdürüyordu. Sadece bir kez dengesini kaybetti ve yere düştü. süre bittiği zaman, 11 sayı atmıştı ve Torrington maçı kazanmıştı.

     O gece evde Chris çok mutluydu. "İyi oynadım, baba, değil mi?" diye sordu.

     " Mükemmeldin" dedi Bob ve oğluna sarıldı.

     Oyun hakkında biraz konuştuktan sonra, Chris merdivenlerden, yatak odasına çıktı. Anne ve babası onun bu gecenin sadece bir başlangıç olduğunu düşündüğünü çok iyi biliyorlardı.

     Linda ışıkları kapatırken, oğlunu hastanedeki tedavi seanslarından birisinden sonra eve getirdiği bir günü anımsadı. Chris arabada sessiz bir şekilde oturuyordu. Derken birden şöyle demişti: "Anne, ben neden bunun başıma geldiğini biliyorum."

     "Neden?" diye sormuştu Linda şaşkın bir şekilde.

     Chris camdan bakarak "Allah benim bunun üstesinden gelebileceğimi biliyordu. Bunu bildiği için hayatımı kurtardı." demiş                                                                            Jack Cavanaugh

 

[Editörün Notu: Samele liseyi bitirene kadar torrington takımında oynadı. Okulun tenis takımına da katıldı. hem teklerde, hem de çiftlerde oynadı. Tenis oynamayı Springfield, Massachusetts'deki Western New England Koleji'nde de sürdürdü. Oradaki eğitimi sırasında, salon basketbolu oynadı ve Torrington bölgesindeki yaz liglerine katıldı. Samele basketbol antrenörü olmayı istiyor.]


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA