TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret1365897
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

AHİRET HİKAYELERİ

Hesap Günü

 

- Haydi söyle artık, dedim arkadaşıma, dünden bu yana yeteri kadar meraklandrdın.                           

Arkadaşım fakültenin psikiyatri kürsüsünde ben dahiliyede asistandık. "Sana sürprizm var" demişti bir gün evvel... "Müthiş bir sürpriz...", "E söyleyiver" dedim ben... "Yarın" deyip ayrıldı yanımdan...                 

"Bugün de söylemezsen kaşınıyorsun demektir" dedim, benden bir hayli iri yan olmasma aldırmadan... "Tamam, korkturm" dedi ve başladı...         

   -  Bizim hocanın uzun süredir devam eden bir araştırması var. Gizli olduğu için duymamışsındır.

   - Niçin gizli? diye sordum.

   - Emniyet ile birlikte yapıyor çalışmayı da ondan, dedi, merakımı iyice tahrik etmek ister gibi...                              

   - Hocamızın uzun zamandır bir düşüncesi vardı. Zaman zaman anlatırdı bize... 'Madem' diyordu 'İnsan hafızası herşeyi kaydediyor, o kasetin düğmesine basacak bir ilaç yapabilsek, o güne kadar başından geçen her şeyi kendi ağzından dinleyebiliriz. Tabii, böyle şeylere tıp ile hukuk birlikte karar verebilir. Insan yaptıklarını anlatırken o günleri tekrar yaşayacaktır. Eğer, o andakl ruh halini de bir ekran aracılığı lie seyredebilirsek, hangi şeyleri nasıl bir ruh hali ile yaptığını apaçık görmüş oluruz.' Biz, biraz da bilim kurgu tarzi bulduğumuz bu düşünceler, hocanın aklına yeni yeni geliyor sanmıştık. Meğer, hoca bu meseleleri belli bir merhaleye getirdikten sonra bize açmaya başlamış. Farmakoloji hocasıyla aylardır kafa kafaya çalışması da o ilaci elde edebilmek içinmiş... Geçtiğimiz günlerde birkaç deneme yaptılar. Oldukça başarılı idi sonuç. En son deneyde beni de içeriye aldılar. Duyduklarıma, gördüklerime inanamadım. Aklım dondu. Bugünkü deneyi izlemeye senin için de müsaade aldım hocadan.. Haydi geç kalmayalım.

Aman Allah'ım!.. Şaka mi yapıyordu bu bizim muzip arkadaş?

- Bak, dedim yürürken, psikiyatri ile uğraşanlarda az buçuk bir şeyler vardir, sakın bu da öyle bir şey olmasın.

Gülümsedi ve sadece "Sabret" dedi. Bu iş için hazırlanmış özel bölmeye girdiğimizde, bizim ho­ca da oradaydı. Göz göze geldik.

- İkinci gelişi, dedi arkadaşim, bizim profesör için... İçeride, arkadaşımın hocası olan psikiyatri kürsüsü başkanı, fakülteden birkaç profesör, baş hemşire ve üniformalı insanlar vardı.

-  Başlayalım isterseniz, dedi hoca kendinden emin bir hal­de... Üniformalılardan olumlu işaret gelince deney başladı.

Deney, suçsuzluğu araştırılan bir zanlı üzerinde yapılıyordu. Zanlı, bizim bulunduğumuz yerle camdan bir duvarın ayırdığı özel bölmeye bir polis memuru tarafmdan getirildi. Mikrofonlar ve vericiler bölmedeki en küçük bir çıtırtıyı duyabilecegimiz bir şekilde ayarlanmıştı. Yukarıda, zanlının ulaşamayacağı bir mesafede dev bir ekran vardı. Hoca, baş hemşire ile birlikte zanlının bulunduğu bölmeye geçti. "İğneyi yapın" dedi hemşireye...  Hemşirenin, zanlının kolundan, damar içine yaptığı iğnenin bitmesini bekledi. 0 esnada zanlıdaki değişiklikler takip ediliyordu. Daha sonra kendisi, ekranlı cihazdan gelen bir kısım kabloları adamın kolunda, kafasında, önceden belirlenmiş yerlere bağladı.

Her şey hazırdı... Profesör, bizim yanımızdan, uzaktan kumanda ile ekranlı cihazı çalıştırdı. Ekranda, bir anlam veremediğim karışık görüntüler belirdi.' Adam, şok olmuş gibi şaşkın şaşkın bakıyordu bizlere... Profesör:                     

         - Çocukluğundan itibaren başından geçen, utandığın, sıkıldığın, pişman olduğun hadiseleri anlat bize, dedi.

Gözleri iri iri açıldı adamın... Dehşete kapıldı, anlatmak istemiyordu. Fakat, ilaç belleğindeki o düğmeye dokunmuştu bir kere... Bir kısım duyguları 'anlatma' diye çırpınsa da konuşacaktı. Buna mecbur, buna mahkum edilmişti.

Ekranda bir çocuk göründe evvela… Ve adam konuşmaya başladı. Fakir, cahil bir ailenin çocuğuydu. Daha o günlerden başladığı hırsızlıklarını, baktığı açık saçık resimleri, uygunsuz hallerini anlattı bir bir... Renkten renge giriyor, terliyor, ama yine de devam ediyordu. Bizim ekrandan seyrettiğimiz görüntüler çok farklı idi. Biz, adamın ruh halini seyrettiğimiz için inanıl-maz görüntülere şahit oluyorduk.

Bazen vahşi blr kurt, bir çakal görünüyordu hırsıyla duymaz duygulanmaz hale geldigi zaman... Ağzından kanlar damlıyor, dişleri kocamanlaşıyor, elleri tırnakları uzuyordu. Bazen yaptığı pis, behimi bir şeyi anlatırken, iğrenç bir manzara oluşuyor, içi dışına çıkıyordu adamın. Önce çıldırmış bir yaratık görünüyor, sonra adam sakinleşince vicdan azabı duyuyor, o esnada kendini en habis, en aşağılık bir varlık gibi hissediyor; gözleri dışarı fırlıyor, bağırsakları etrafa saçılıyor, bir pelte, bir irin yığını haline geliyor, midemizi bulandırıyordu.                     

Ben adama acımaya başlamıştım ama, profesörün acımaya niyeti yoktu. 0, vazifesini yapmanın ciddiyetiyle hareket ediyor, adamın bütün hayatını deşiyordu. Ne sorulursa en ince ayırıntısına kadar anlatıyordu adam… İstemiyor, ama anlatıyordu. Adeta kendisi kendisinin şahidi olmuştu. Adamın," kapalı kapılar arkasında, kimsenin görmediği yerlerde, kuytularda, karanlıklarda yaptığı her şeyi hem kulağımızla duyuyor, hem gözlerimizle görüyorduk. Bitmişti adam... İçinden geçenleri bile söylüyordu mazisini anlatırken... Çocukluğunda utançla duyduğu ilk hislerine, kaçamaklarına kadar...                  

Ve en sonunda beklenen şeye gelmişti. Polislerin aradığı, yaşlı bir kadını öldüren, kollarını kesip bileziklerini alan o muydu? Adam, anlatmaya başladığında polisiye bir film seyrediyor gibi olmuştuk.             

           Cehaletinl, terbiye edilmeyip hep tahrik edildlğini, vahşiliğe alıştığını söylüyordu.

    Kadının evine girerken süklüm, püklüm bir hayvan vardı ekranda... Öldürürken yırtıcı, vahşi bir canlı... Kollarını keserken de, kan emen bir vampir.                                                        1

     Gördüklerime inanamıyordum... İçim titriyordu. Adam, bir ara o ölü, o kanlar içindeki kadına sulandığını söylediğinde öyle iğrendim kl, kusacaktım.

Adamın hafıza defterinın açılması, kayıtların bizzat kendi agzından okunması... 'Müthiş bir şeydi bu.

Artık sorgulamanın sonuna gelinmişti. İlacin tesiri geçiyor, adam yavaş yavaş kendine geliyordu; ama ben hala şaşkın ve gördüklerimin tesiriyle sarhoştum. 'İyi ki' diyordum içimden, 'Hayatımda böyle büyük hatalarım yok.' Ya aynı şeye ben maruz kalsaydım... Ya hayat defterim dökülüp saçılsaydı ortaya. Ya insanlar benim gizli hallerime de vakıf olsalardı. Çıldırır, delirir, yerin dibine girerdim... Hayır, kendi defterimi kendim okumak istemezdim. 0 anda 'Keşke' dedim 'Bugüne kadar daha dikkatlı yaşasaydım. Profesör ya da başkası korkutmasaydı gözümü, utanacağım bir şey olmasaydı defterimde... 'Olabilirmiydi, bilemeyeceğim ama, bunu düşünürken ne diye bana bakıyordu ve ne için yanıma kadar gelmişti ki adam? Ben dehşet içindeyken profesör:

- Hı, ne dersin evladım, demesin mi?

- Hayır, dedim kesin ve kararlı bir sesle... Hayır, asla! Ne dediğinizin farkında mısınız siz?

Hepsi birden üzerime doğru geldiler, adeta çullanıp ısrar ettiler... Hatta arkadaşım bile... Bir de "Sakin ol" diyorlardı üstelik... Nasıl olacaksam?      

- Hayır, diye bağırdım var gücümle, hayır!

Bir an terleyen alnımda, serin tanıdık bir el hissettim.      I

- Sakin ol oğlum rüya görüyorsun, diyordu anam.

- Oh, dedim, çok şükür rüyaymış.

Akşam, böyle şeyleri düşünerek dalmıştım uykuya... Demek düşündüklerim düşüme girmişti...                                   

Ama bir gün hafızalarımızda kaydedilenleri, kendi hayatımızı kendimizin okuyacağı bir gün gelirse… Nice olurdu halimiz?

'Keşke' dedim kendi kendime, 'Şu defteri baştan yazmak mümkün olsaydı.'

 

DÜNYA HAYATI

Abdullah İbni Mesut'tan rivayet edildiğine göre , Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem  bir hasır üzerine yatmıştı. Kalkınca , yan tarafında hasırın iz bıraktığı görüldü. Kendisine :

-Ya Rasulallah sana bir şey ( yani bir yumuşak yatak ) alsak , dedik. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem :

- Benim dünya ile ne alakam var. Ben dünyada ancak bir ağaç altında gölgelenmiş , sonra ağacı bırakarak kalkıp gitmiş olan bir binici      ( yolcu ) gibiyim “ buyurdu.

                                                           (Tâc:5/177)

            Evet , insan burada misafir ve yolcudur ve  ebedi yolda kendisine lazım olacak eşyayı ve erzakı buradan temin etmekle mükelleftir.

            Misafir ev sahibinin işine karışmaz...

            O misafirhaneye kendi evi gibi sahip çıkmaz, tahakkümde bulunmaz.

            Yapılan ikram ve muameleleri tenkit etmez, nankörlük etmez , inkâr etmez.

            Hasılı ; misafir olan kimse , beraberinde getirmediği ve kendisi ile birlikte götüremeyeceği şeylere âlaka duyup kalbini bağlamaz, gönlünü kaptırmaz.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem , bir gün İbn-i Ömer’in omzundan tuttu ve şöyle dedi  :

“Dünyada sanki gurbette imişsin gibi , veyahut bir yolcu gibi ol ve kendini kabirde yatanlar arasında say.” İbn-i Ömer (ra) da öyle yapar , hem de şu tavsiyelerde bulunurdu :

“ Geceye gireceğin vakit sabahı bekleme. Sabaha çıktığın vakitte geceyi bekleme. Ve sıhhatinden hastalığın için, hayatından da ölümün için bir şey yapıp hazırlama fırsatını kaçırma.”

Evet , bizim halimiz şudur:

“ Ana rahminden geldik pazara

Bir kefen alıp döndük mezara.”

Gerçekten dünya hayatı , âhret hayatının  yanında geçici ve  değersizdir.

 

Öbür taraf

    Kendisini muayene için evine gelen doktor tam odadan çıkmak üzereyken, hastası ona şöyle dedi:

    “Doktor!” Ölümden çok korkuyorum. Bana, öbür tarafta beni ne bekliyor, orada ne var, anlatır mısın?”

    Doktor gayet sakin bir sesle “Bilmiyorum” diye cevapladı bu soruyu.

    “Bilmiyor musun? Sen ki, dindar birisi olarak tanınıyorsun ve öbür tarafta ne olduğunu bilmiyorsun, öyle mi?”

    Doktor, o sırada kapının kolunu tutuyordu. Kapının öbür tarafından gelen seslerden bir şeyin kapıyı tırmıkladığı ve içeri girmek için sabırsızca sesler çıkardığı duyuluyordu. O kapıyı açar açmaz içeriye bir köpek atıldı ve mutlulukla doktorun üzerine sıçradı.

    Hastasına dönen doktor “Köpeği gördüğn mü?” diye sordu. “Bu odaya daha önce hiç girmemişti. Kapının öteki tarafında beni bekliyordu. İçeride ne olduğunu bilmiyordu. Tek bildiği, efendisinin burada olduğuydu. Kapı açıldığında da korkusuzca içeriye koştu.

   “Şimdi, kabrin öteki tarafında ne olduğunu hemen hiç bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa, o da mezar kapısı açıldığında Rabbimin huzuruna perdesizce girebileceğim. Onunla perde arkasından değil doğrudan doğruya muhatap olabileceğim. İşte bunu bilmem bana yetiyor da artıyor bile!”

 

ÖBÜR DÜNYAYA İĞNE GÖTÜRMEK

Bir zamanlar, çok zengin bir tüccar yaşardı. Adamın cebi çok zengindi, ama yüreği fakir, hem de çok fa­kirdi. Cimriliğiyle hem kendisine, hem de ailesine hayatı zindan ederdi. Para harcamayı hiç sevmez, eski püskü, yır­tık elbiseler giyerdi. Fakirlere de yardım elini uzattığı hiç gö­rülmemişti...

Bu adam bir gün ağır bir hastalığa yakalandı. Kimseler onu ziyarete gelmedi. Tek dostu yılda bir kez ona elbise di­ken bir terziydi ve o da birkaç ay evvel ölmüştü. Herkes adamın günlerinin sayılı olduğunu biliyordu.

Nihayet, akrabalan ve komşulan vazife gereği onu zi­~•arete gelmeye başladılar. Terzinin genç oğlu da ziyarete gelenler arasındaydı. Ölüm döşeğindeki adam, tek dostu terzinin oğlunu görünce:

“Öyle görünüyor ki, bu dünyada artık fazla kalamayaca­ğım. Öbür dünyaya gitme zamanım geldi. Ama cehenneme gitmekten öyle çok korkuyorum ki...” diye inledi.

Genç yaşına rağmen aklibaşında ve bilge birisi olan de­likanlı, karşısındaki adamın hırsını ve cimriliğini gayet iyi biliyordu. Adama şöyle cevap verdi:

“Amca, babamın çok iyi bir insan olduğunu ve herkese Allah rızası için şefkatle yardım ettiğini biliyorsunuz. Umit edilir ki, şu anda cennettedir. Ölmeden önce, bana hep ter­ziliği çok sevdiğini ve sonsuz hayatında da Allah’ın iyi kul­lan için elbise dikmek istediğini söylerdi. Sana bir iğne ver­sem, onu babama verir misin lütfen?”

“Peki” dedi hasta adam, “memnuniyetle yapanm dediğini.”

Ölüm döşeğinde yatmasına rağmen cimriliğinden yaz-geçmeyen adam, kimseye bir şey vermeden “iyilik” yapabi­leceği için mutlu olmuştu! iğneyi aldı ve avucunda tuttu.

Genç yanından aynldıktan sonra ise, düşünmeye başladı:

“Ben şimdi bu iğneyi nereye koyacağım? Kefenimin ce­bi yok k1 cebime koyayım. Elimde tutsam, öldükten sonra elimden düşebilir. Ağzıma mı koysam yoksa? Ama o za­man da canım yanabilir. ..“

Düşündükçe, ölmeden önce yapacağı son iyilik konu­sundaki karan değişmeye başladı. Sonunda, terzinin oğlu­nu çağırdı ve ona şöyle dedi:

“Evlat. şu iğneni geri al. Onu öbür dünyaya, babana gö­tfırmem mümkün değil.”

Zaten buna benzer bir cevap bekleyen akıllı delikanlı adama tane tane şunlan söyledi:

“Amcacığım, bu küçücük iğneyi öbür dünyaya götüre­miyorsan, biriktirdiğin ve kimseye bir tanesini bile verme­diğin milyonlarca altını nasıl götüreceksinT’

Bu sözleri işiten hasta adamın birden kalp gözü açıldı. Genç doğru söylüyordu: Hayatı boyunca biriktirdiği ve ne zekatını verdiği, ne de sadaka olarak fakirlere dağıttığı o ka­dar altın ölümünden sonra kendisine arkadaşlik yapamaya­caktı! Rabbinin huzuruna çıktığında kendisine kolayhk de­ğil, ağırlık olacaklardı. Kendisine verilen onca nimet için şükretmek şöyle dursun, san altınlar için hem Yaratıcısını, hem de öbür dünyayı unutmuştu...

Adam son nefesini vermeden bu hakikatı hissedebildiği için şükretti. Sonra, servetinin büyük bir kısmının fakirlere sadaka olarak dağıtılmasını emretti. Kendisine borcu olan zengin tüccarlara kolaylık gösterilmesini, fakir tüccarların da borcunun silinmesini istedi.

Ölüm meleği geldiğinde, karşısında eskisi kadar zengin olmayan, ama gönlü asıl zenginlikle dolmuş bir insan bul­du...

ORGANLAR DA KONUŞUR

-Artık dayanamıyorum, dedi göz. Günde altı-yedi saat TV seyrediyor. TV’-den gelen radyasyon retina tabakamdaki koni hücrelerini mahvetti. Ya kirpiklerim, yıkanmadığından mikroplarla doldu, arpacık hastalığına teslim oldum.

Kulak lâfa girdi.

-Ya ben? Şehrin gürültüsü yetmiyormuş gibi 100 desibelin üzerindeki metalik gıcırtılarla titreşmekten genç yaşta ihtiyarladım. Oysa zarım, orta kulak kemikçiklerim ve korti organım 20-60 desibele ayarlı. Direnecek gücüm kalmadı.

Kısık kısık öksürükler arasında akciğerlerin homurtusu duyuldu:

-Bir de bana sorun arkadaşlar halimi. Sahibimiz günde iki paket sigara içiyor. ‹ncecik nazik zarlarla yapılmış alveollerim, soba borusu gibi simsiyah kurumlarla kaplandı. Nefes alamıyorum, boğulmak üzereyim.

Yanık kokuları sala sala deri geldi:

-Ah kardeşlerim, ya benim derdim. Güzellik uğruna her yaz kızgın güneşlerin altında saatlerce kavruluyorum, neredeyse kansere yakalanacağım.

Dil söylenmeye başladı:

-Yedikleri, içtikleri şeyleri hiç sormayın. En asitli koladan, bin bir çeşit alkollü içkiye kadar beni mahvedecek ve sizleri de öldürecek ne varsa içiyor. Üstelik abur-cubur yiyip komşum dişleri de fırçalamıyor bile. Bakteri yuvasına döndük. Kokuyoruz.

Kaşına kaşına ayaklar lâfa girdi:

-Bütün gün üzerimde şişman birini taşımak ne demek, bana sorun. Üstelik tırnaklarım yıkanmadığından pislik ve mikrop dolu. Mantar hastalığı çekiyorum. Kaşınmaktan yara bere içinde kaldım. Yeter artık.

Beyin konuşmalara katıldı:

-Tefekkür için, Yaratan’ı (cc) bulmak, tanımak için, O’nun rahmetini, şefkatini, güzelliğini ve diğer isimlerini, kâinatta harf harf söküp okumak için yaratılmıştım. Sizler de bana bu konuda yardımcı olacaktınız. Oysaki yalana, düzenbazlığa, kurnazlıklarla haram yollarda menfaat peşinde koşmaya harcandım. Hakkımı istiyorum.

En sonunda kalp, manevî boyutuyla birlikte, ağır ağır adımlarla yanlarına geldi:

-Hepiniz haklısınız. Ama bir de beni dinleyin. Ben manevî yönümle, sonsuza kanatlanıp uçmak için yaratıldım. Rabbimize aşık olmak için varım. Bunun için kâinatı, Yaratan’dan dolayı her şeyiyle sevebilecek kapasitedeyim. Yaratan’a kul olma makamının başında ben gelirim. Ben bir çekirdeğim. Büyüyüp kocaman bir ağaç olabilirdim ki o ağacın kökü iman, gövdesi sevgi, meyvesi Yaratan’a kul olmaktır. Bir de şu halime bakın. Mala, mülke, cismanî zevklere harcandım. Kula kul oldum. Yalancı sevdaların peşinde perişan oldum. Maddî boyutumda ise, yanlış beslenme, sigara ve tembellik yüzünden koroner damarlarım tıkandı, artık yaşamak istemiyorum.

Bütün organlar ayaklanmıştı, sesleri giderek yükseliyordu ki pürtelaş önsezi koşarak geldi.

Arkadaşlar, koca bir kâinat dolusu kızgın kalabalık buraya doğru geliyor. Aralarında kimler yok ki? Etini, sütünü veren koyundan, bir kilo bal için on binlerce çiçek dolaşan arıya, fotosentezle çamurlu bir suyu bir bir kimyevî işlemden geçirip elma, incir, üzüm yapan ağaçlara, bir lâmba gibi hiç durmadan yanarak dünyayı aydınlatan güneşe kadar, karıncadan yıldızlara bütün varlıklar bir ordu gibi buraya geliyorlar. Kızgın ve öfkeli, haklarını almak için geliyorlar. Bize katılacaklarmış.

Bu haber üzerine bütün organlar sahiplerini Rablerine (cc) şikâyete karar vermişti ki yollarını gözleri yaşlarla dolu ümit kesiverdi.

-Durun kardeşlerim. Biraz daha sabredelim. Şikâyetimizi geleceği kesin olan Âhiret gününe saklayalım. Belki bu süre içinde sahibimiz pişman olur, kul olduğunu hatırlar, Müslümanca yaşayıp tövbe eder.

Evet, bu hikâyenin sonu nasıl biter bilinmez, ama bilinen bir şey varsa o da hepimizin verilen nimetlerden teker teker sorulacağı.

Yüce Allah utandırmasın.

Cennet Komşusu

Vaktiyle padişahlardan biri şehri dolaşmaya çıkmıştı. Tanınmamak için kıyafetini değiştirmiş, yanına da bir kölesini almıştı. Halkın kendi yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek istemisti.
Mevsim kıştı. Soğuk her yeri kasıp kovuruyordu.
Yolu bir mescide düştü.
İki yoksul bir köşede titreyerek oturuyordu. Gidecek başka yerleri yoktu.
Onların ne konuştuklarını merak eden padişah yanlarına sokuldu.
Fakirlerden şakacı olanı soğuktan şikayet ediyordu:
- Yarın cennete gittiğimizde bizim padişahı oraya sokmayacağım! Cennetin duvarına yaklaştığını görürsem, pabucumu çıkarıp kafasına vuracağım.
Öteki merakla sordu:
- Onu niçin cennete sokmayacakmışsın?
- Tabii sokmam. Biz burada soğuktan donarken o sarayında keyif sürsün. Bizim halimizden haberdar olmasın. Sonra da kalkıp cennette bana komşu olsun. Ben öyle komşuyu istemem arkadaş, dedi.
Gülüstüler.
Padisah kölesine:
- Bu mescidi ve adamları unutma! dedi.
Saraya dönünce mescide adamlarını yolladı. İki fakiri alıp saraya getirdiler.
Zavallılar başımıza neler gelecek diye korkuyla bekleşirken onları dayalı, döşeli bir odaya yerleştirdiler.
- Burada yeyip, içip yatacak, padişahımıza dua edeceksiniz. Cennette size komşu olmasına karşı çıkmıyacaksınız, dediler.
Padişah ne iyi kalpli imiş, değil mi? Peygamberimiz yoksula yardım edenleri şöyle övmüştür:
"Bir mü'mini dünya dertlerinden kurtaranı, Allah, ahiret dertlerinden kurtarır."
 

 

Gerçek anlaşılınca...

Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna:
- Ayağınıza takılan şeyleri toplayın, diye emir verir.
Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım, diyerek hiçbir şey toplamıyorlar.
İkinci grup ise;
- Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir,  diyerek az bir şey topluyorlar.
Üçüncü grup ise;
-Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.
Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:
Hiç almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
- Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.

İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak.
Kafir olan;
- Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık,
Mü’min, fakat az sevabı olan;
-Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım.
Mü’min,çok sevabı olan ise;
-Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım... diyeceklerdir.

 

Hayvana Yapılan İyiliğe Ücret

Ebu Hureyre (r.a.) Peygamberimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğunu anlatır.

Bir yolcu, yoluna devam ederken, çok susamıştı. Bir kuyuya rastladı. İnip ondan su içti. Çıktığında bir baktı ki, çok susamış bir köpek dilini çıkarıp susuzluğunu toprak yiyerek gidermeye çalışıyor.
Yolcu:
- Bu köpek de benim biraz önce olduğum gibi çok susamış, der.
Kuyuya inerek ayakkabısına su doldururak köpeği su içirir. Allahu Teala'nın bu çok hoşuna gider, yaptığını muteber sayarak günahlarını affeder.

Ashabı Kiram dediler ki:
- Ey Allah'ın resulü! Hayvanlara yaptığımız iyilikte bize ecir, ücrety var mıdır?
Resulullah (s.a.v.) buyurdu.
- Her canlı hayvana yapılan iyilikte, ecir, ücret vardırç

 

 

O TARAFI ÇOK ÖZLEDİM KAVUŞMAK NE ZAMAN

 

Babam ve annemin bulunduğu köyde okul olmadığı için ilkokula dedemlerin yanında kalarak devam ediyordum. Dedem okuma yazmayı askerde öğrenmiş olmasına rağmen okumaya  çok düşkün bir insandı.40 yaşından sonra vefat edene kadar(77 yaşında vefat etmişti) ömrünü kitap okumakla geçirmiş, okuma sevdalısı bir insandı. Köyümüz dağ başında bir yerde olmasına rağmen aylık ve haftalık 7-8 tane dergi ve gazeteye abone olan dedem akşamları da boş durmaz evimize gelen misafirlere ahiretten ,kıyametten ,kabir azabından,fıkıh ve akaid konularında dersler verir onlarla sohbet ederdi. Bazı kış gecelerinde evimizde oturacak yer bulunmazdı.

Ben de bazen uykulu gözlerle,canım sıkılarak bazen de isteyerek ve severek gelenlere su ikramında bulunur ve konuşulanlara kulak kabartarak dinlerdim. Çocukluğumda dinlediğim o sohbetler yıllara rağmen  hiç aklımdan çıkmazdı ve ideal insanların, özellikle sahabe-i kiram ve Osmanlı büyüklerinin yaşantıları hayatımın gayesi haline gelmişti. Şimdi de hep şunu düşünürüm. Elimizde büyüttüğümüz ve Allah(c.c) ‘ın bize birer emanet olarak bahşettiği çocuklarımızı da böyle sohbetlerden mahrum etmesek. Çünkü çocuklarda en kalıcı bilgiler ve görgü kuralları o sohbetlerde dinledikleri ile elde ediliyor.

Yine bir kış akşamı köy camiinde yatsı namazını kılan cemaatin çoğu dedem Hacı Ömer Efendinin sohbetini dinlemek üzere evimize gelmişlerdi. Allah(c.c.) kalbimi biliyor ki insanların gelmesi biraz canımı sıkmıştı. Çünkü hem yorgundum,hem de uykum vardı. Onların yanında uzanıp yatabilecek durumda da değildim. Çünkü büyüklerin yanında ayaklar uzatılıp yatılmazdı. Ama yapacağım birşey de yoktu. Çünkü gelenler dedemin misafirleri yaşlı-başlı insanlar ben ise evin çocuğu idim. Ne yapabilirdim ki? Çaresiz anlatılanları dinleyecektim.

Söz açıldı,sohbet başladı. Rahmetli dedem ahireti,cenneti ve cennetin güzelliklerini anlatıyordu. Bende ise ne yorgunluk kalmıştı ne de uyku.Kimseden ses çıkmıyor,herkes pür dikkat anlatılanları dinliyordu. Heyecanlanıp ağlayanlar bile vardı. Bir ara misafirler arasında benim çok sevdiğim ,kumral sakallı, okuma yazması olmayan,     altmış yaşından sonra gece gündüz uğraşarak Kur’an-ı Kerimi hecelemeye başlayan ve her akşam bize gelmesini dört gözle beklediğim hacı Osman dede güzel yüzünü dedeme doğru uzatarak zihnimden hiç çıkmayan ve beni hayrette bırakan şu cümleyi söyleyiverdi.

“___ Hacı Efendiiii çok özledim,kavuşmak ne zaman acaba?”

Osman dede neyi özlemişti,nereye kavuşmak istiyordu. Çocukluk aklımla pek anlayamamıştım. Aklıma gelen şey olsa onu yıllar önce Mevlana söylemişti. Ona göre O’na kavuşmak düğün gecesiydi. Ama O Mevlana idi. Okumuş büyük bir veli idi. O böyle şeyler söyleyebilirdi. Hacı Osman dede ise köyde yetişmiş,okuma yazması olmayan bir insandı. Acaba o da mı mevlana gibi söylemek istiyordu da ifade edemiyordu. Bu sorunun cevabını kısa zaman sonra almıştım.

Osman dede de öyle düşünüyordu. O yaradanı nı O’nun rasulünü ve ahireti çok özlemişti. Anlaşılan  o idi. Tersine düşünmek ne mümkündü,çünkü ömrünü O’na kullukla geçirmişti Osman dede, o cümle de onun ağzına yakışıyordu zaten.

UYARAN RÜYA

 

Garibanın biri, çevresinde cimriliği, eli sıkılığı ile tanınan birinden kalabalık bir yerde bir kase yoğurt parası istedi "Çok canım istiyor" dedi Bu garibana yarı ermiş biri diye bakılıyordu Cimri adam garibanı tersledi Yine istedi Cimri yine yanından uzaklaştırdı Orada bulunanlardan birkaç kişi bu yoksula para vermeye, yardım etmeye kalkıştı Hiç birinden kabul etmedi Eli sıkı adama gidip bir defa daha sırnaştı Adam da "Al şunu da defol!" der gibi, önüne birkaç lira atıverdi

Bu olaydan kısa bir zaman sonra cimri adam, bir gece rüyasında kendisini cennette gördü Her yanda, dünyada görmediği güzelliklerden oluşan bir manzara gözlerini kamaştırıyordu Bu arada acıktığını hissetti Kendisine hemen bir tabak yoğurt ikram edildi Adam bir tabak yoğurtla doymadı "Burada yoğurttan başka birşey yok mu, bari bir-iki dilim de ekmek verseydiniz" dedi Kendisi ne şöyle söylendi: "Sen birkaç gün önce buraya yalnızca yoğurt göndermiştin O önüne çıktı Eğer başka şeyler de gönderseydin onlar da seni karşılar, sana ikram edilirdi"

Bu rüyadan sonra adam cimrilikten, pintilikten tümüyle sıyrıldı Eli açık, yediren, içiren, gerektiği zaman kesenin ağızını kolayca açan biri oldu

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA