TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam38
Toplam Ziyaret1364386
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

AŞIRI EVLAD SEVGİSİ HİKAYELERİ

Deli Kadın

 

- Celal nasıl hala?

- Ne bilsin, dedi annesi halasından evvel. Görüyor mu ki Celal’i...

- Niye, uğramıyormu gelince?

- Cici annesiyle cici babasının yanına gidiyor, dedi halası, boğazında kalimeler düğümlenerek... Zaten geldiğini bana haber vermiyorlar. Halit de görünce söylemiyor. Soruyorum küçüğüne “Abin geldi mi?” diye. Tabi görüyor; yolda, pazarda... “Ne bileyim” diyor “benim derdim o mu?”

   Gelir bir beş-on dakikalığına elbet, misafir gibi... Torunum da iki yaşına girdi. Babaanne der mi ki? Elime de vermezler belki... Gelinim, yabancıya gidince ağlıyor derse... Ocaklardan ırak olasıca...

- Yok, dedi Tarık. Korkma, o kadar da yapmazlar.

   Halası, alabildiğine hissi, acaip şeyler düşünüyordu. Onun ağlaması Tarık Bey’i de hüzünlendirmiş, aklına gelen şeyleri söylemek istememişti.

   Tarık Bey, Celal’in küçüklüğünü, geçmiş yılları hatırladı. Halası onun üzerine nasıl da titrerdi. Hele ondan bahsedip, onu methederken... Bütün benliğiyle lezzet aldığı her halinden belli olurdu. Oğlunu anlatmak, onun için dünyanın en zevkli işiydi o günlerde... Ya şimdi? Birisinin kahrına uğramıştı ki, hem de nasıl?

   Halası biraz da övünmeyi seven bir tabiyattaydı. Hatta birazın da çok ötesinde... Övünecek sermayeyi de bulunca işi işti.

   Hayatında tek hedefi çocuklarıydı. Dost olarak onları tutmuştu. O kadar bağlıydı ki, Tarık çok defa halasının halinden rahatsız olur, “Bu kadın çocuklarına puta tapar gibi tapıyor” diye düşünürdü.

   Bir insan, evladı dahi olsa bir faniye bu denli bağlanmamalı, onu her şeyin üstünde tutmamalıydı. Her şeyden evvel onları veren Allah’ı sevmeli, onları da O’ndan ötürü sevmeliydi. Kendisindeki şefkat kırıntısına bakıp hakiki şefkat sahibini bulmalıydı. Şefkat verdiği için, içinde O’na karşı bir ayrı şükür dalgası daha coşmalı, gönlü ihtizaza gelmeliydi... Ana öyle olurdu ve öyle olmalıydı. Tarık’ın aklına, “Bu çocuklardan birisini sahibi alsa, bak onları değil beni sevmelisin dese, halam herhalde çıldırır” diye gelirdi.

   Hayır hayır... Mahlukatın hiçbirisi bu denil sevilmeye layık değildi ve olamazdı. Bu, insanın kendi hissiyatını ifratlaştırıp hedefi şaşırmasıydı. Hakiki sevgiye Allah layıktı ve Allah sevgi hissini de kendisini bulmakta, O’na talip olmakta kullanalım diye veriyordu.

- Benim oğlum mu, senin çocukların mı daha yakışıklı dayısı?

- Emine Hanım geçen gün Celal’imi gördü. Terbiyesine temizliğine bayıldı. İlk defa böyle bir genç görüyorum dedi.

- Celal’imin sesi öyle güzel ki.

- İlçemizden çıkan ilk doktor Celal’im olacak. Bu sene mezun oluyor. Doktor anneseiyim artık.

- Celal’ime azıcık çımarık diyorlar, kulağıma geliyor ama, o kadarına da hakkı var artık. Onun yerine olsa kim öyle olmaz.

   Tarık, bitmek bilmeyen bu methiyeleri kim bilir kaç defa dinlemişşti. Birgün: 

- Hala, demişti, Rabbiye arası, ona sadakatı nasıl, hiç bakıyor musun? Kendisine bu kadar şey veren Rabbine karşı sadık olmayan, başkalarına karşı pek vefalı olmaz.

   Halasının da Allah’la ciddi dostluğu olduğu zaten söylenemezdi. Tarık’ın konuşmalarını  destekler ve hemen lafı değiştirirdi. O gün:

- Hayatımızı yaşayalım, diyor. Doğru söylüyor. Yaşamak bu yaşta onların hakkı, diye cevap vermişti.

    Ve evet... Allah’a sadık olmayan, O’na ihanet eden evlat, annesine rahatlıkla ihanet etmişti. Karısıyla geçinemeyen annesinin yanına bile uğramıyordu. Hakaretler yağdırmıştı annesine...

   Allah kimi sevmesi gerektiğini öğretmişti, ama kim anlar? Mahlukata muhabbet yukarıdan aşağı olmalıydı, aşağıdan yukarı değil... Allah’tan sonra evlat sevilmeliydi. Bu, dilde değil hakikatte olmalıydı. Allah’la irtibatı olmayan evlada karşı hiç değilse yüreğinde ciddi burkuntu duymalıydı. Yoksa evlattan sonra Allah sevilmemeli, yirmi dört saat, zikir çeker gibi onlar virdi zeban edilmemeliydi.

   Birkaç gün sonra halası yine abisini, Tarık’ın babasını ziyarete gelmişti. Gözyaşları hiç durmuyuordu. Kahreden değil, sevilen vurmuştu onu...

   Aslında oğlunu haddinden, hak ettiğinden fazla severek oğluna o zülmetmişti. İnsan, taşıyamayacağı bir şeyi, bir başkasına sevdiği için bile olsa yükmemeliydi. Bu onun hayrına olmaz zararına olurdu. Ona ancak çekebileceği kadar vermeliydi. Bu, birisinin sevdiği bir başkasının sırtına, onu sevdiği için bir tonluk yekpare altını yüklemesi gibiydi. O yük onu ezerdi. Halbuki götüreceği kadar verse onu da ezmemiş, kendini de üzmemiş olacaktı.

- Niçin gitmiyorsun? diyen birisine:

- Benim öyle annem yok, dediğini duymuştu halası...

   Beddua ediyordu. Tarık, beddua etmemesini ihtar etti.

- Yapma, dedi hala... Bir gün düzelir bakarsın. Sonra, ananın yaptığı beddua tutar, yine sen pişman olursun.

- Tutsun, dedi halası. Tutsun! O benim ciğerimi yaktı. Allah da onu yaksın. Tarık’ın:

- İnşallah ettiğin beddualara pişman olmazsın, demeleri fayda etmedi.

   Birkaç gün sonra bir haber geldi.  İlçeden şehre giden bir taksi, karşıdan gelen bir tankerle çarpışmış ve taksideki genç karı kocayla, çocukları yanarak ölmüştü. Kim bilir, belki de genç adam, gününü gün etmek için yaşadığı ve korkunç beddualar aldığı için bir daha sonsuza kadar ateşin içinden çıkamayacaktı.

   Cenaze töreni çok hazin geçmişti “Celal’im” diye inleyen halasını zaptedebilmek mümkün değildi. O günden sonra halası hep mezarlığı bekler oldu. Kaçıp kaçıp gidiyor, sokak sokak dolaşıp “Celal, Celal” diyordu. Soğuk kış geceleri mezarlıkta geçerdiiği için hasalandı ve bir kaç yıldan fazla yaşamadı. Fakat uızub yıldar halkın “Deli Kadın” lakabını taktığı halasının hikayesi unutulmadı. İlçedeki insanların hafızasında annelere ve evlatlara yol gösteren bir işaret taşı gibi kaldı.  

 

GERÇEK BİR HİKAYE

Gece geç yattığımdan sabah namazına çok zor kalkmıştım. Uykuyla uyanıklık arasında yaptığım tesbihattan sonra ancak kendime gelebildim. Kalkıp pencereden dışarı baktım. Güneş yeni yeni ufuktan güzel yüzünü gösterip, sonsuz güzellik sahibini haber veriyordu. Gökyüzü tertemiz ve pırıl pırıl haliyle, kainat denizinin ve o deniz içinde yüzen dünya gemisinin etrafını temizleyen, hiçbir süprüntü bırakmayan, sonsuz temizlik sahibine işaret ediyordu. 
Sabah kahvaltısına sığırcıkların tatlı tatlı ötüşleri eşliğinde başladım. Masadaki birkaç dilim ekmek, ufak bir parça köy peyniri ve haşlanmış yumurta ile karnımı doyururken, o nimetleri göndereni düşünüp şükrederek de kalbimi ve ruhumu doyurdum. 
Annemi işine yolcu ettikten sonra biraz gazete okuyup, o gün için planladığım işleri yapmaya başlayacaktım. Bakkaldan gazetemi almaya giderken, pencereden şöyle bir dışarı bakıp, güneş olduğunu görünce paltomu giymekten vazgeçtim. Apartmanın merdivenlerinden inerken yüzüme vuran sabah esintisi, havanın biraz soğuk olduğuna işaret ediyordu. Bahçeye indiğimde, keskin soğuk bütün vücudumu sardı. Başımın üzerinden esen rüzgar, buz zerrecikleri gibi kulaklarımı kesiyor, ellerimi yakıyordu. Üşütürken yakan zemherir soğuğu bu olmalıydı. 
Gazeteyi alıp geri dönerken, bir yandan önüme bakıyor, bir yandan da ilk sayfa aşlıklarına göz atıyordum. Yanından geçtiğim yaşlı nineyi, ancak seslendiğinde farkettim. "Evladım, Allah rızası için bir ekmek parası ." Önce biraz durakladım, sonra tekrar yüzümü çevirip yürümeye başladım. Ama, vücudum ağırlaştı, adımlarım yavaşlamaya, boğazım düğümlenmeye, kalbim sıkışmaya başladı. Sanki birisi iple boğazımdan tutup, geri çekmeye çalışıyordu. Sonra içimden bir ses; " Vicdansız. Çekip giderken hiç mi kalbin sızlamıyor ." Dedi. O anda gözlerim doldu. Tekrar geriye dönrek yaşlı ninenin yanına doğru yürüdüm. Üzerinde, eski,yamalı bir şalvar, sırtında ince bir pardüse, ağarmış saçlarının üstünde de yarı örtülü gri bir yemeni vardı. Gözleri deniz mavisi gibiydi. Yılların buruşturduğu yüzünde ince kırışıklar geziniyordu. Deniz gibi gözlerinden akan yaşlar, kumsala benzeyen yanaklarına vururken, ilahî mehtabın nuru, çehresine yansımış, sîmasını aydınlatıyordu. 
Yaklaştığımı görünce, "bir ekmek parası yavrucuğum, elini ayağını öpeyim." Dedi. "Al Teyzeciğim, bana da dua et." Dedim. Eğilip elime sarıldı ve yanağına koydu. O anda o kadar çok utandımki. Benden en az yarım asır büyük bir insanın bu hareketi karşısında, yerin dibine geçirileceğimi zannetim. Ya Rabbim ne kadar küçülmüştüm. İçimden toprak olup Onun ayaklarına serilmek geldi. Yaşlı teyzenin ağladığını görünce, hissiyatıma gem vuramadım. Zaten dolu olan gözlerim ağlaya başladı. hemen kalktım. Elimi kaçırıp, arkama bakmadan , kaçarcasına eve gittim. 
Kapıyı kapatır kapatmaz, bütün hislerimi serbest bırakıp, utancımdan ağladım, ağladım... Biraz sakinleştikten sonra içimden bir ses "yanına git ve ona derdini sor." Diyordu. Ama ne yapabilirdim ? Sonra, "Hiç değilse gönlünü alır, sıkıntısını dinler, teselli vermeye çalışırım." diye düşünerek , hemen kendimi dışarı attım. Gitmiş olabilir mi? endişesiyle adımlarımı hızlandırırken, Onun , buz gibi kaldırım taşlarına oturup, soğuktan ellerini ıstmaya çalıştığını görünce, gözlerim yine buğulandı. Hislerimin önüne set çekip, duygularıma hakim olmaya çalışarak yanına gittim. Gelip geçen insanları görmezden gelerek , nefsimi ayaklarımın altında ezip buz kesmiş kaldırımlara ben de oturdum. Çok ince ve mahçup bir tebessümle selam verdim. Şefkat yüklü, derin bakışlı, mavi gözleriyle bana bakıp selamımı alınca, içimde benliğe dair ne kadar duvar varsa hepsinin yerle bir olduğunu hissettim. Kendimi, dalga vurdukça parçalanmamak için zor ayakta duran iskele tahtası gibi hayal ediyordum. 
Yumuşak bir ses tonuyla "Teyzeciğim, neden bu soğukta burada oturuyorsun, evin barkın yok mu?"diye sordum. Yaşlı Teyze bu soru üzerine başını eğip, gözlerini kısarak konuşmaya başladı.; "Sorma evladım! şu yukarıdaki hastanenin arka tarafından, yıllar önce kiraladığımız derme çatma bir gecekondumuz var, beyimle beraber orada kalıyoruz. Beyim kalp hastası, durumu çok ağır, o yüzden çalışacak gücü yok. Hastane masrafları çok fazla olduğundan beyimin hastalığıyla Ben ilgileniyorum. Komşularımızın verdiği üç beş kuruşla da karnımızı doyurmaya çalışıyoruz. Bugünlerde de, ev sahibi, halimizi bile bile bizden zorla kira parası istiyor. 
Yaşlı teyze, daha son kelimesini söyleyemeden, elleriyle yüzünü kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onun bu ağlayışı rikkatime öyle çok dokundu ki, iç dünyam patlamak üzere olan bir baraj kapağı gibi oldu. Yine de kendimi sıkıp, "Teyzeciğim, çoluğun çocuğunda mı yok ?" dedim. Önce gözlerini kapattı, sonra yüzü mahsunlaştı ve derinden bir nefes alıp "aah ah sorma evladım." dedi. Belli ki çocuğundan çok çekmiş. Hayatımda daha önce hiç evladı için böyle derinden "ah" eden anne görmemiştim. O kadar terkedilmiş ve üzüntü dolu bir "ah" çekti ki "herhalde bu beddua gökteki bütün perdeleri geçip Arş-ı Alâ'ya çoktan ulaşıştır ." diye geçirdim içimden. Çünkü o anda "En çabuk kabul olan dua, belaya uğramışların ve annenin evladına yaptığı duadır. Onunla Cenab-ı Hak arasında hiçbir perde yoktur." Nebevî sözü aklıma geldi. Ben bu düşünceler içindeyken "Evladım" dedi, yaşlı teyze "Bir tane oğlum vardı, evli ve bir mobilya atölyesi çalıştırıyordu. Bir zaman önce evlerinde kalıyorduk. Günün birinde, benim ve beyimin huzursuzluk çıkardığımızı ve geçim sıkıntısı çekmelerine sebep olduğumuzu bahane ederek, bizi evden attı." 
İnsaniyeti sukut etmiş,canavara dönüşmüş O evlat, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validenin evlatlarına karşı şefkatleri olduğunu ve en büyük görev, onların o şefkatlerine karşılık hürmet etmek olduğunu bilmiyor muydu? Çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından da, gayet latif bir rızık olan sütü gönderen Rahman-ı Rahîm'in, çocuklardan daha ziyade merhamete layık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını bereket sûretinde gönderdiğini, kalbi dünyaya küsmüş, yüzlerine ebedî alemlerin ışıkları vurmaya başlamış o insanlar sayesinde, evine bereket geldiğini, bu yüzden geçim sıkıntısı çekmeyeceğini anlamıyor muydu? 
Soru rüzgarları düşünce değirmenini çevirirken, yaşlı teyze başını göğe kaldırıp, gözünü uzaklarda ki bir noktaya dikti ve "O günü hiç unutmuyorum, bizi evden götürüp gecekonduya birkaç eşya ile yerleştirirken 'yavrum, etme eyleme, iki hasta ihtiyar bu buz gibi yerde yapayalnız ne yaparız, hiç mi insafın yok?' diye yalvardığım sırada 'kes sesini' diye yüzüme inen sert bir tokatla yere yığılmıştım. O anda, yatakta yatan, yerinden kımıldayamayacak kadar hasta olan beyimin, çaresizlik içinde yaşlı gözlerle bana baktığını görünce saçlarımın yarısı bir anda ağarıvermişti. O üzüntüyle dilimde tek kelime çıkmıştı; 'elinden bul inşaallah' Bu olaydan iki hafta sonra, oğlumun, elini makinaya kaptırdığını, ondan sonra kangren olan kolunun da omzuna kadar kesildiği haberini aldık. Bu kazadan iki yıl sonra da işini batırıp eşinden ayrıldığını duyduk. Daha sonra bir daha haber alamadık. 
Yaşlı teyzenin anlattıklarını dinlerken aklıma "her amel kendi cinsinden birşeyle karşılık görür." sözü geldi. Tam o esnada "evladım, ben ona çok söyledim; 'şu ahir ömrümüzde bize bu kadar eziyet etme, yoksa sana sütümü helal etmem' dedim, ama o yine dinlemedi, dövdü, sövdü ve ' O, dünyada da ahirette de ziyana uğramışlar'dan oldu. Sözlerini tamamladıktan sonra, soğuktan çatlamış elleriyle önündeki direkten destek alıp ayağa kalktı. Yanında duran, içi yarıya kadar elbise dolu olan çuvalı sırtlayarak ağır ağır yürümeye başladı. Bense oturduğum yerde donup kalmıştım. kendimi toparlayarak hemen ayağa fırlayıp yanına gittim. yüzünü bana döndüğünde içli içli ağladığını gördüm ve yarım saattir önüne set çekmeye çalıştığım gözlerimi durduramaz olmuştum. Çağlayanlar gibi olan gözlerimden kısa aralıklarla yere damlalar dökülmeye başladı. Tam bir şey söyleyecektim ki; "sus evladım, biz kaderin cilvesine uğradık. oğlumuz küçükken, ona imanın güzelliğini sunmadık. Allah aşkını, Peygamber muhabbetini öğretmedik, daha erken , hele biraz büyüsün dedik. Onu dünyanın kötülüklerinden, boş hayallerden korumadık. Haramların günahların olduğu yerlerden uzak tutmadık. Kendi ahiretimizi düşündük. Ama onu, küçüklüğünde, uyusun diye sabah namazına kaldırmadık. İşte görüyorsun ya bilmeden bizde onun ahiretini mahvettik." 
Yaşlı teyze sözlerini bitirdikten sonra durdu ve "Evladım, senden istediğim bir tek şey var." Ben de "Nedir o teyzeciğim hemen yapayım" dedim . "Bu dinlediklerinden iyi ders al!" Söyleyecekleri tamamen bitmişti. Başını çevirdi ve aynı, sakatlanmış, heybetli bir kaplan gibi, yavaş yavaş yürüyerek sokağın köşesinde kayboldu gitti. 
Artık gözlerimin ağlaması durmuş, içime işleyen soğuğu farketmeye başlamıştım. Bu olaydan alacağım dersi düşünürken, düşünce ufkumu kaplayan soru bulutları, tefekkür rüzgarlarıyla bir anda dağılmış ve gönül iklimimi bir bahar güneşi gibi ışıtıp aydınlatan o göz alıcı cümle meydana çıkmıştı; 
"BEŞER ZULMEDER KADER ADALET EDER."


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA