TIKLA
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/edkirtasiye?ref=hl
  • https://plus.google.com/b/106886206509708574199/106886206509708574199/posts
  • https://twitter.com/egitimdunyamiz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam38
Toplam Ziyaret1364386
ANKET
Sizce Eğitim Sisteminin En Büyük Eksikliği Nedir?
Site Haritası
REKLAM4
reklam5
REKLAM2
REKLAM1
REKLAM

BABA SEVGİSİ HİKAYELERİ

Affet Babacığım
 

  Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düsünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu.

 Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağlari kopardı ve “Ya ben bu evde kalmayacak!” diyerek rest çekti… Eşini kaybetmeyi göze alamazdi.

  Babasi yüzunden cikan tartismalar disinda mutlu bir yuvasi, sevdığı ve kendini seven bir eşi ve bir cocuklari vardı. Eşi icin cok mucadele etmişti evliligi sirasinda. Aileşini ikna etmek icin ugrasmiş ve cok sorunlaria karsilasmişti. Hala onu olürceşine seviyordu.

  Careşizlik içinde ne yapacagini dusundu ve kendince bir cozum yolu buldu. Yillar once avcilik meraki yüzunden kendisi icin yaptirdığı külübe tipi dağ evine gotürecekti babasini. Haftada bir ugrayacak ve ihtiyaci neyse karsilayacak, boylelikle eşile de bu tür sorunlar yasamayacakti.

   Babasina lazım olacak butun malzemeleri hazirladiktan sonra yatalak babasini yatagindan kaldirdi ve kucakladığı gibi arabaya attı Oğlu can:

   “Baba ben de seninle gelmek istiyorum!” diye ısrar edince onu da arabaya aldi ve birlikte yola koyuldular.

  Kara kisin tam ortalariydi ve korkunc bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzunden yolu zor seçiyorlardı. Minik can, sürekli babasına “baba nereye gidiyoruz?” diye soruyor ama cevap alamiyordu. Öte yandan; nereye götüruldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı dokuyor, oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

   Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulastilar. Epeydr buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artik curumeye yüz tutmüstu ve tavan akiyordu. Barakanin bir  koseşini temizleyip hazirladi ve arabadanyuklendığı yatagi oraya itina ile serdi. Sonra diger malzemeleri tasidi. Enson da babasini sirtlayarak yataga yerlestirdi.

  Tipi, adeta bırakanin içinde hissediliyordu. Careşizlik içinde babasını izledi. Daha simdiden usumeye baslamişti. “Yarin yine gelir bir yorgan ve birkac battaniye getiririm.” diye dusundu.

   Oyle uzgundu ki, dunya basina gocuyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yuregine bicak saplamiş gibiydi. Yillarca yemek verdığı oğlu tarafindan bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, ici yaniyordu ama belli etmemeye calisiyordu. Minik can ise olanlara hicbir anlam veremiyordu. Anlamsizca ama dedeşinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

    Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarini ve ellerini defalarca öptu. “Beni affet!” der gibi sarıldı, kokladi. Artik ikisi de kendine hakim olamiyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Buna mecburum!” der gibi bakti babasının yüzüne ve Can’in eline tutup hizla barakayi terk etti. Arabaya bindiler. Can yola ciktiklarinda aglamaya basladi: “Neden dedemi o soğuk yerde biraktin?” Verecek hiçbir cevap bulamiyordu… “Annen boyle istiyor!” diyemiyordu. Can: “Baba, sen yaslandığında ben de seni buraya mi getirecegim?” diye sorunca dunyasi basina yikildi. O sorunun yonelttilmeşiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayi.

    Barakaya ulastiginda “Beni affet baba!” diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul siki siki sarilmiş, cocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardi. Oğlu: “Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptigim icin beni affet!” diye hatasını belli … Babasi oğlunun bu sozlerine  en anlamli cevabi verdi: “Geri geleceğini biliyordum yavrum! Ben babamı dağ basina atmadim ki, sen beni atasin…Beni bu dağda birakmayacağını biliyordum!”                                                           

Babam Seyrediyor

Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Çocuk, okulun futbol takımındaydı. Takımındaydı ama, ufak-tefekyapısı ve tecrübesizliği nedeniyle hocası ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. O yüzden, her maçta yedek kulubesinde otüruyordu. Buna ragmen, babası hicbir maçı kacirmaz ve hep ayaga kalkıp tezahurat yapardi.

Liseye girdiğinde sınıfının yine en ufak-tefek oğrencisiydi gencimiz. Fakat babası onu devamlı futbol oynamaya teşvik etti, bununla birlikte eğer istemezse oynamayabileceğini de belirtti. Delikanlı futbol seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi. Her idmanda elinden geleni yapiyor ve takımın az oyuncularından biri olmaya calışıyordu. Bütün lise hayatı boyunca hiçbir idmanı veya maçı kaçırmadı. Ama sürekli yedek külübesinde oturmaktan kurtulamadı. Inançlı babası ise her zamanki gibi tribunlerde yerini alıyor ve oğlunu destekleyici tezahuratlarda bulunmaya devam ediyordu.

          Genç üniverseteye basladığında futbol konusunda ümidini yitirmeye başlamıştı, ama yine de elinden geleni yapti. Herkes onun okul takımına giremeyeceği neden çok emindiyse de, bunu başardı. Takımın antrenoru onu listeye dahil etigini, çünkü her idmana   yureğini koydugunu ve takımin diger uyelerini de sevki getirdigini itiraf etti. Takıma girebildigi haberi onu o denli heyecanlandirdi ve sevindirdi ki, solugu en yakin telefon kulubesinde aldi ve babasına mujdeyi verdi.Onun bu mutluluğunu paylaşan babası, kendisine maçlarin sezonluk biletlerini gondermesini istedi.

          Universitedeki dort yil boyunca hicbir idmani kcirmayan genc, ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına dogru, buyuk bir eleme maçınin idmani icin sahaya cikmaya hazirlanan gencin yanina, elinde bir telgrafla antrenoru geldi. Guclukle yutkunarak hocasina sunlari soyleyebildi:

          “Bu sabah babam olmus. Izninizle bugunku idmana gelmesem?”

          Hocasi kolunu sevkatle omzuna doladi ve: “Bu hafta dinlen evlat”dedi, “cumartesi günkü maça gelmeyi de aklından geçirme.”

          Cumartesi geldi yattı. Maç kıran kırana devam ediyordu. Ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi. Maçın sonlarına dogru, bir kişi soyunma odasına sessizce girdi, formasını ve futbol ayakkabılarinı giyip sahanın kenarına cıktı. Babası olen ufaklıktı bu! Antrenor ve oyuncular azimli arladaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında gordükleri için son derece şaşırmıştı.

          Hocasinin yanina giden genç “Lutfen izin verin oynayayim” dedi. “Bugun oynamak zorundayim .” Hocasi once omu duyumamis gibi davrandı. Boylesine zor bir eleme maçında takıminin en kotu oyuncusunu sahaya cikarmasina imkan olmadigini düşünuyordu. Ama genc o kadar israr etti ki, sonunda ona aciyan hocasi razi oldu: “Pekala, oyuna girebilirsin.”

          Gencin oyuna girmesinin ustunden cok gecmemisti ki, hem hoca, hem oyuncular, hem de maçı izleyenler gorduklerine inanamadilar. Daha once hic oynamamış olan bu mechul ufakligin her haraketi harika, attigi her pas isabetliydi. Karsi takımin oyunculari onu durduramiyordu. Kosuyor, pas veriyor, savunmaya yardim ediyor ve maçın yildizi olarak parliyordu. Sonunda, gencin takımi aradaki farkı kapatti ve nihaet atilan bir gole beraberligi yakaladi. Ve son saniyelerde ufaklik topu tek basina surukleyip herkesi gecti ve galibiyet golunu atti. Maç bitmisti. Okulunun taraftarlari sevinc cigliklari atiyor, arladaşlari onu omuzlarinda tasiyordu.

          Seyrciler tribunleri terk ettikten, oyuncular duslarini alip soyunma odasini bosaltiktan sonra, takımin hocasi gencin kosede tek basina sessizce otürdugunu fark etti. Yanina gidip: “Evlat, inanamiyorum. Bugun bir harikaydin” dedi. “Sana ne oldu, bunu nasil yaptin, anlat bana!”

          Genc hocasina bakti, gözleri yasla doluydu:

          “Babamin oldugunu biliyorsunuz. Peki onun gözlerinin görmediğini biliyor muydunuz?”Delikanlı zorlukla yutkundu, gülümsemeye çalıştı: “Babam bütün maçlarıma geldi, çünkü gormedigi halde beni desteklemek istiyordu. Ilk defa bugun beni oynarken gorebilirdi. Beni de bu firsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona gostermek istedim!”

 

ESKİ BİR LETONYA MASALI. SİZ DE DİNLER MİSİNİZ?

     "Çok eski zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış.Böylece zaten az olan yiyeceklerin, çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış.İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde gizleyemez, komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış. 

     İşte bir gün yaşlılardan birini oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar, oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler. İhtiyarı bırakmış dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası umursamayınca da : "Kızağımı almalıyım, yoksa sen yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım" demiş. Oğul o an anlamış ki, ihtiyar babasının kaderi, yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta  saklayıp her gün ona gizlice yemek vermeye başlamış. 

     Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış. Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş: "Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu, şu otlardan ilaç hazırla. Sağlıklılara da şöyle şöyle yap.'' Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş. 

    Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş: "Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban kesme." Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy tarlalarda çalıştırılacak hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış. Ama ihtiyarın öğüdünü dinleyen gencin hayvanı varmış.

       İlkbahara doğru köyde artık ekmek yapacak tahıl bile kalmamış.Ama asıl sorun, tohumluk olarak kullanabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış. Tarlaya ne serpeceklerini, gelecek senenin mahsülünü nasıl hazırlayacaklarını bilemiyorlarmış. İhtiyar bu konuda da oğluna öğüt  vermiş:

      "Yavrum, ahırın çatısı samanla doldurulmuştur. Onları çıkar, yeniden döv. Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin." Oğlan, ihtiyar babasının dediği gibi yapmış. Köyde tohumluğu olan tek aile onlar olmuş. Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye başlamış. Öyle ya, herkesin işi kötü giderken, bu evde garip bir şekilde kötülüklere bir çare bulunuyormuş. Evi gözlemeye başlamışlar.

      Sonunda da gerçek anlaşılmış, ihtiyar babanın hala yaşadığı ortaya çıkmış. Köylüler genci krala şikayet etmiş. Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış. Ama olup bitenleri dinledikten sonra iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi değiştirebileceğini kabul edip, ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun çıkarmış.

      "Bundan böyle çocuklar, anne ve babalarına yaşlılıklarında bakacaklar. Onların gönlünü hoş tutacaklar. Çünkü onların hayat deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler var." 

 

KÜÇÜK KIZ

            Evvel zaman içinde düşlerinin kadınıyla evlenmiş iri yarı bir adam varmış. Aralarındaki büyük sevgiden güzel küçük bir kız meydana gelmiş.

            Küçük kız büyürken iri yarı adam ona sarılıp

            "Seni seviyorum küçük kız" dermiş.

            Küçük kız hemen öfkelenir ve

            "Ben artık küçük bir kız değilim" diye yanıt verirmiş . O zaman iri adam güler ve

            "Ama sen hep benim güzel küçük kızım olarak kalacaksın" şeklinde konuşurmuş . Artık küçük kız olmayan küçük kız günün birinde evden ayrılmış ve kendisini bekleyen dünyaya adım atmış. Kendisiyle birlikte

            "İri yarı adamı da daha yakından tanımaya başlamış. O adamın en güçlü yönlerinden biri ailesine olan sevgisini dile getirirmiş. Küçük kız dünyanın neresine giderse gitsin, iri yarı adam onu telefonla arar ve

            "Seni seviyorum küçük kız" dermiş. Bir gün artık küçük olmayan küçük kız bir telefon almış. İri yarı adam hastaymış. Bir kalp krizi geçirmiş. Konuşamıyor, gülümseyemiyor, yürüyemiyor sarılamıyor ve artık küçük kız olmayan kızına "Seni seviyorum diyemiyormuş"

            Koşmuş babasının yanına ve küçük kız yapacağı tek şeyi yapmış. İriyarı adamın yattığı yatağa oturmuş ve babasının artık hiçbir işe yaramayan omuzlarına sarılmış. Başını babasının göğsüne yaslayıp düşünmeye başlamış. İri yarı adamın her zaman kendisini nasıl koruduğunu, nasıl şefkat gösterdiğini düşünmüş. Kendisini rahatlatan sevgi sözcüklerini artık hiçbir zaman işitmeyeceğini anlamış. Sonra iri yarı adamın yüreğinin sesini duymuş.

            İri yarı adamın kalbi aralıksız atıyormuş, tüm bedeni artık işe yaramasa da. Ve o an sihirli bir şey olmuş işitmek istediği sesi duymuş. Ta derinden babasının kalbinden gelen.

            "Seni seviyorum küçük kız, seni seviyorum".

 

BORCUM VARDI


Oldukça yaşlı bir adam, kendisi gibi kamburlaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup:
- Geçmiş olsun dede, dediler. O serseri ne istedi ki senden?
Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken:
- Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece...
Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek:
- Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı?
Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip :
-Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak.
Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu fark etti.Yaşlı adam, iniltiye benzeyen bir sesle:
- Elli yıl kadar önceydi, diye devam etti. Rahmetli babamı, sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde.Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti.Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken:
- Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin'le öpeceğim ellerinden...


AFFET BABACIĞIM



Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.
Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...
'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

BABAM BENDEN SIK SIK MEKTUP BEKLERDİ

 

1973 yılı ağustos ayı. Yalova da öğretmenliğe başladığım ilk günler. O günün şartlarında telefon yok ,haberleşme imkanları çok kısıtlı. Babam son derece üzerimde durur ve benden her hafta olmazsa en geç onbeş günde bir mektup beklerdi.

Ben de kendisine babacığım her hafta ben sana ne yazayım,yazacak bir şey bulamam ki dediğimde her seferinde babamın cevabı” oğlum bir şey yazman şart değil,senden beyaz bir kağıt gelsin ben bileyim ki bu Şakir’den geldi , o beyaz kağıdı koklar cebimde gezdiririm, benden bunu esirgeme” derdi. Bende içimden yüzüne karşı:

“Babacığım dünyada sanki birtek evlat ben bir tek baba da sen varsın sana kadar baba mı yok, herkes böyle mi yapar. Niçin üzerimde bu kadar duruyorsun?der içimden tepkimi gösterirdim.

Gün oldu biz evlendik Allah’ın bana da bir evlat verdi. Anne baba olarak son derece sevinçli ve mutluyuz. Oğlumuz Emre henüz bir haftalık olmasına rağmen kucağıma alıp severken bile bir tarafı kopar ,kırılır,çıkar diye korkarak sevdiğim yavrumu sabah okula giderken öpüp,koklayıp gittiğim halde öğleye kadar yine burnumda tütüyor,öğlen olsa da yavruma kavuşsam bir daha koklasam bir daha öpsem diye can atıyordum. Eve döndüğümde çok acıkmış ve yorgun olmama rağmen gözüm hiçbir şey görmüyor Emre’yi kucağıma alıp öpüyor,kokluyor bağrıma basıyor ondan sonra rahatlıyordum.

Ben evladımın hasretine  öğleye kadar dayanamıyordum. Ya babam aylara nasıl dayanabilsin. Ama bunu ben ancak baba olduğum zaman anlayabilmiştim. Demek ki babalık duygusu anlatılmaz ancak yaşanırmış.

 

 

BABAM VE BEN

4yaş: Babam her şeyi bilir.
5 yaş: Babam çok şeyi biliyor.
6 yaş: Benim babam, senin babandan daha çok şey biliyor.
8 yaş: Babam her şeyi bilmiyor olabilir.
10 yaş: Babamın gençliğinde her şey çok farklıymış.
12 yaş: Aslında, babam bu konuda hiçbir şey bilmiyor.
Çocukluğunu anımsayamayacak kadar yaşlı.
14 yaş: Babama kulak asma, o artık çağ dışı kaldı.
21 yaş: Babam mı? Aman Tanrım! o hiçbir işe yaramaz
25 yaş: Babam bu konuda az da olsa bir şeyler biliyor. Ama o yaştaki
insanın bu konuda bir şeyler bilmesi normal zaten.
30 yaş: Bu konuda babamın fikrini alsak iyi olur. O kadar deneyimli ki!
35 yaş: Babama sormadan hiçbir şey yapmasam iyi olacak.
40 yaş: Acaba babam bu konunun nasıl üstesinden gelirdi? Ne kadar
akıllı ve deneyimli bir insandı.
50 yaş: Babamın yanımda olması ve bu konu hakkında fikir vermesini ne kadar
çok isterdim. Onun ne kadar akıllı olduğunu hiç taktir etmemişim. Ondan çok şey öğrenebilirdim

 

Etme Bulma Dünyası

Bir adam, karısı ve yaşlı babası. Kadın kayınpederini istememekte, huysuzluk etmekte, evin huzurunu boznaktadır.
Bir gün kocasına:
- Bey... bey.. Bezdim bezdim. Bir gün göremedim. Gençliğim gidiyor. Ya ayrılalım, babanla kal., ya da al babanı al da nereye getirirsen getir beraber kalalım. Yoksa ben gidiyorum.
Adamcağız  şaşkınbiraz da sitemli   bir vaziyette:
-Ne diyorsun hanım, o babam babam; öldüreyim mi, atayım mı? Kimi var bizden başka bakacak, dese de karısı ısrarda ısdrar  ediyordu.
Adam baktı olacak gibi değil babasını  dağa bırakmaya karar verdi. Yanına oğlunu da alarak yola koyulurlar. Babasına da:
- Baba, torununla beraber dağa oduna gidiyoruz, istersen sen de gel" der. Baba gelinin dırdırını dinlemektense onlarla beraber ağın yolunu tutar..
yola koyulu dağlara, ormanların içlerine girip bir müddet gittikten sonra, babasına:
- Baba sen burada biraz dinlen. Bizde odun toplayalım, der ve oradan ayrılırlar.
Odun toplamadan, babasını orada bırakarak dönerler.
Yolda oğlu:
- Dedemi almadık baba.
- Dedeni oraya bıraktık. Artıki htiyarladı orada kalacak.  
Torun ısrar eder:
- Dedemi isterim... . En sonunda babasına ne dese desin fayda etmeyceğini anlayan çocuk:
- Baba, sen ihtiyarladığında ben de senin gibi  seni getirip dağa mı bırakacağım? der demez adamın aklı başına gelir. Babasını almaya karar verir İhtiyar, kendisini almak için yoldan geri dönen oğluna:
- Evlâdım, sen beni  bırakıp gidemezsin. Çünkü ben babamı bırakmadım. Ölünceye kadar hizmet ettim.
Adam babasını alıp eve getirir. 

 

TAHTA ÇANAKLAR

            Süleyman Dede iyice yaşlanmıştı. Gizleri görmüyor, kulakları işitmiyordu. Yemekleri üstüne başına döküyordu,sofrayı kirletiyordu. Bir odadan öbürüne gidecek olsa, eşyalara ayakları takılıyor, evin düzeni bozuluyordu.

            Oğlu olsun, gelinini olsun Süleyman Dede’den bıkmışlardı. “Ah! Şu ADAM BİR ÖLSE DE ONDAN KURTULSAK!” DİYORLARDI. Ona iyi davranmıyorlardı. Hele gelini, Süleyman Dede’yi sık sık azarlıyor, ona yapmadığını bırakmıyordu. Evde onu tek seven, küçük  torunu Aliş’ti. Aliş, dedesine acıyor, babasıyla annesinin tutumlarına çok kızıyordu.

            Bir akşam yemek yiyeceklerdi. Sofraya yeni oturmuşlardı. Süleyman Dede, yemek tabağını önüne çekmek istedi. Tabak, içindeki yemekle birlikte yere düştü, kırıldı. Örtüler kirlendi. Gelini çok öfkelendi:

-          Bıktım, usandım artık senden! Sakarlığın yüzünden evde sağlam bir şey kalmadı! Nedir senden çektiğimiz? Allah canını ala da kurtulsak! Dedi. Bangır bangır bağırdı.

Süleyman Dede içini çekti. Hiçbir şey söylemedi. Karnı açtı ama yiyecek hali kalmamıştı. Sofradan kalktı. Yatmaya gitti. Yatağında bütün gece ağladı. “Allah’ım güzel Allahım canımı al kurtulayım! Böyle yaşamaktan bıktım artı. Oğluma ve gelinime yük olmak istemiyorum.” Diye ağladı, yalvarıp yakardı.

Bu olaydan sonra Süleyman Dede’i artık sofraya oturtmadılar. Onun için birkaç tahta çanak yaptılar.

Yemeğini bu çanaklara kopup Süleyman Dede’ye öyle verdiler.

Bu  hal, küçük Aliş’in yüreğine dert olmuştu. Annesine ve babasına kızıp  duruyordu: “bir gün siz de yaşlanacaksınız, siz de öyle olacaksınız. O zaman ben de size böyle yapacağım!” diyordu.

Yağmurlu bir gündü. Aliş’in babası ile annesi evde idi. İşe gitmemişlerdi. Aliş, birkaç parça tahta bulmuştu. Elindeki bıçakla tahtaları kesiyor, bir şeyler yapıyordu. Annesiyle babası, bir süre onu seyrettiler. İkisi de meraklanmışlardı. Acaba Aliş, bu tahtalarla ne yapıyordu? Sonra yanına  gidip sordular:

-          Ne yapıyorsun Aliş?

Aliş, elindeki tahtayı yontmaya devam ederek:

-          Tahta çanaklar yapıyorum.

-          Ne yapacaksın tahta çanakları?

-          Yaşlandığınız zaman yemeklerinizi bunlara koyacağım, size öyle vereceğim.

Karı koca donmuş kalmışlardı. Söyleyecek tek kelime bulamadılar. Bir süre birbirlerine bakıp durdular. Birden yaşlandıklarını, Süleyman Dede’nin durumuna düştüklerini görürü gibi oldular. İçlerine bir pişmanlık çöktü. Hemen Süleyman Dede’nin odasına koştular. Ondan özür dilediler.

O günden sonra yemekleri birlikte yediler. Süleyman Dede’e, çok iyi davranmaya başladılar. Süleyman Dade de memnun ve mutluydu. Ömrünün son günlerini mutluluk içinde geçiriyordu.

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


 TIKLA